Haldun Solmaztürk
Gezi’de, ‘Türk Baharı’ geliyor sandılar. Korktular.!
Arap Baharının 2010 yılı sonlarında Tunus’ta başlaması tesadüf değildi.
Yetmiş dört yaşındaki Zeynel Abidin Bin Ali 23 yıldır Tunus’un başındaydı. Kötü yönetim ve otoriter siyasi rejimin sonuçları halkın canına tak etmişti. Bir sokak satıcısının kendisini yakması Yasemin Devrimine dönüştü ve Bin Ali bir ay içinde ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
Devrimler tüm bölgeye yayılırken, Türkiye’de ‘kumpaslar’ sürüyordu, ortama korku hakimdi. Birileri, Gezi parkına ‘AVM, rezidans ve cami’ inşa etmeyi takıntı yapmışlardı.
Taksim Dayanışması o zamanlar örgütlenmişti—Taksim’i ve Gezi’yi korumak için…
2013 Yaz başındaki Gezi eylemleri iktidarın sivil ve barışçı eylemleri şiddetle bastırmayı tercih etmesiyle kitlesel ‘demokratik’ değişim ve anayasal hak arama eylemlerine dönüştü.
İşte o zaman korktular—hem de çok…
‘Türk Baharı’ geliyor sandılar.!
Sonra, eski dostları Cemaat’le kapıştılar; 17-25 Aralık’ta kirli çamaşırlar ortalığa saçılınca ‘kumpaslar’ çözüldü. “Allah’ın bir lütfu” olan 15 Temmuz sonrası 2016’da yıllardır hayal ettikleri ‘siyasi rejime’ nihayet kavuştular.
Türk Baharı kışa döndü.!
Ama ne Gezi’yi unutmuşlardı ne de ‘Türk Baharı’ korkusunu…
Bir daha hiç kimse sokağa çıkmaya yeltenmemeliydi.!
Kavala, sokağı aklından geçirebileceklere ‘ibret-i alem’ olarak kurban seçildi; Kasım 2017'de tutuklandı. Darbe, anayasal düzeni değiştirme ve casusluk gibi üç ayrı suçlamayla birçok kez tutuklandı, tahliye edildi, tekrar tutuklandı; sonunda 2022 yılında, ‘darbe’ suçundan, darbenin (!) lideri, lojistik destekçisi ve finansörü olarak müebbet hapse mahkum edildi. Taksim Dayanışmasının iki erkek iki kadın dört üyesine de ‘darbeye yardımdan’ 18 yıl hapis verdiler.!
Onlara 2025 yılında—Gezi’den 12 yıl sonra—bir kadın menajer de katıldı.
Kavala bu süreçte, hukuki her yolu deneyip de Türk yargısından umudunu kesince, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitti. AİHM 2019 yılında Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan haklarının ihlal edildiğine karar vererek tahliye edilmesini istedi. Bırakın mahkumiyeti, ‘makul şüphe’ oluşturacak yeterli delil dahi yoktu…!
Erdoğan’ın, daha 2018’de, “AİHM'nin verdiği kararlar bizi bağlamaz. …bizim de yapabileceğimiz şeyler vardır. Karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz” dediği biliniyordu.!
Halbuki, Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 1954'te onayladı. AİHM’ne bireysel başvuru hakkını 1987'de, Mahkeme'nin zorunlu yargı yetkisini 1989'da tanıdı.!
Yani AİHM kararları Türkiye’yi bağlıyor…!
Onlar yine de Erdoğan’ın dediği gibi yaptılar; 2020’de Kavala’yı Gezi’den beraatle tahliye ettiler ama daha dışarı çıkmadan ‘15 Temmuz’ suçlamasıyla göz altına alıp tekrar tutukladılar.
Bir ay sonra, 15 Temmuz’dan da tahliye edip aynı gün, aynı suçtan tekrar tutuklayacaklardı.
İşi böyle bitirdiler—acımasızca, insanlık dışı kararlarla.!
Bu arada Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve Bakanlar Komitesi de devreye girdi. AİHM Büyük Dairesi 2022’de bir kez daha ‘hak ihlali’ ve tahliye kararı verdi ama takan olmadı.
Kavala, AİMH’e tekrar müracaat etti.
On gün önce AİHM Büyük Daire'de Kavala’nın duruşması vardı. Dava o kadar büyük bir hukuk garabeti ki asıl yetkili alt daire yargılama hakkından feragat ederek doğrudan Büyük Daire’yi devreye soktu. Duruşmanın kaydını burada izleyebilirsiniz: https://vodmanager.coe.int/cedh/webcast/cedh/2026-03-25-1/en
Duruşmada Türkiye hükümetini Boğaziçi Üniversitesi'ne yeni kondurulan hukuk fakültesinin dekanı savundu. Yanında da -- inanmayacaksınız -- Adalet Bakanlığı’nın İnsan Hakları Dairesi Başkanı vardı. Yani, Adalet Bakanlığında bir ‘insan hakları’ dairesi var.
Şaka gibi ama değil.!
Strazburg’daki duruşmada, 17 müdahilden biri de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri. Türkiye’de hükümeti eleştirenlerin, muhalif siyasetçilerin, gazetecilerin, insan hakları savunucularının hukuki, idari ve yargısal baskıyla karşı karşıya olduklarını anlatıyor.
İnsan Hakları Daire Başkanına göre; Gezi olayları Arap Baharındaki [a.b.] diğer toplumsal hareketler gibi, sivil toplum maskesi altında, önceden—2011’den—planlanmış, belli bir stratejiye dayalı, adım adım uygulanmış, meşru hükümeti hedef alan bir ayaklanmay-mış…
Sonra hukuk fakültesi dekanı geliyor—hükümet adına.! AKP hükümeti, ‘demokrasiyi, demokratik toplumu ve kamu düzenini korumuş; Kavala, ‘ayaklanmaya’ planlama altyapısı, lojistik ve finansal kaynak sağlamış, planlama ve icrada liderlik yapmış.
“Gezi, kolektif bir suçtur. Suç [ayaklanma] teşebbüs aşamasında tamamlanmış sayılır" diyor. Kendine özgü hukuk zekasıyla…
Lojistik ve finansal desteğin delilleri de şunlar: 20 sandviç, 20 yüz maskesi, 20 peynirli poğaça, 1 piknik masası, 1 portatif ses yayın cihazı.
Hepsinin toplam bedeli 670 lira…!
Darbe liderliğini de bazı telefon konuşmalarına bağlıyorlar ama onları Kavala’ya göstermiyor, saklıyorlar. Avukatları, Kavala’nın ceza adalet sisteminin onu susturmak üzere araçsallaştırılmasıyla “Benzeri görülmemiş” bir davanın konusu haline geldiğini anlatıyorlar, Venedik Komisyonu raporlarında Türkiye’de hâkimler arasında ‘korku ve [iktidara] itaat’ ikliminden söz edildiğini hatırlatıyorlar.
Hâkimler arasında ‘korku ve itaat’ iklimi…!
O korkunun kökeninde ‘Türk baharı’ korkusu var—bedelini de Kavala ve beş insan ödüyor.!
Anayasal hakları kriminalize edilerek yıllardır özgürlükleri ellerinden alındı.
Benliğinde insanlık onuru taşıyan bir insan bu duruma suskun, tepkisiz kalamaz, kalmamalı.!
Türk kışından çıkışın bizim elimizde ve irademizde olduğunu anlamak zorundayız…