Haldun Solmaztürk
“Ekrem eşekçe çaktı.!”
Bu Ekrem o bildiğiniz Ekrem değil;
Demokrat Parti’nin gerçek demokratlarından Ekrem Alican…
Adapazarı’ndan girdiği 14 Mayıs 1950 seçimlerinde milletvekili seçiliyor. DP, oyların yüzde 55'iyle Meclis'teki sandalyelerin yüzde 85'ini, 416 milletvekilliği elde etmiştir. Ülkede bayram havası vardır; artık ‘milli irade’ kurtulmuştur, hakimiyet ‘kayıtsız şartsız! milletindir.
“Vatan ve milletin yüksek menfaatlerini güden insanlar” olarak heyecanla Ankara’ya giderler ama o ‘insanları’ büyük bir hayal kırıklığı beklemektedir.
Hükümet kurulur; Celal Bayar cumhurbaşkanı, Adnan Menderes başbakandır. DP Meclis’e hakimdir ama DP hükümetini sıkı gözetim ve denetim altında tutan da yine DP grubudur.
Menderes önceleri DP milletvekillerinden gelen yazılı, sözlü soruları, eleştirileri anlayışla karşılar, devlet adamı olgunluğu içinde cevaplandırır, gerekli tedbirleri, kararları alır.
Çok sonraları, birileri de kurdukları partinin “Liderlik sultası altında, şahıs merkezli olmayacağını, bir kişinin değil, kolektif aklın temsilcisi olacağını” üfürmüştü ya, aynı öyle.!
Ama Menderes de giderek “Hükümet sizlerin şamar oğlanı mı” diyerek tepki göstermeye başlar. 1954 seçimlerinde de partiyi ‘bozgunculardan’ temizler; DP Meclis grubuna artık denetleme değil hükümetle tesanüt (dayanışma) ve anlayış havası hakimdir.
Ekrem Alican’ı temizleyemez—o temizleyemeyeceği kadar güçlüdür; eleştirilerini sürdürür…
DP, 1954 seçimlerinde milletvekili sayısını 503’e çıkarır ama işler iyi gitmemektedir. Alican parti grubunda kapsamlı bir konuşma yapar; seçimleri “Halk Partisinin beceriksiz muhalefeti nedeniyle kolayca kazandık ama artık ciddi icraata girişmeliyiz” der, önerilerini tek tek sıralar.
Menderes çok öfkelenir; bakanlarına “Ekrem eşekçe çaktı!” der ve her kindar gibi unutmaz!
DP hızla ‘lider sultasına’ tabi siyasi tarikata dönüşürken, Meclis grubu da hükümete tabi hale gelir ve anti-demokratik adımlar birbirini izler. Bunlardan biri de ‘İspat hakkı’ kanunudur.
DP iktidarı daha 1950 Haziran’ında, Genelkurmay Başkanı, kuvvet ve ordu komutanları dahil toplam 15 general ve 150 albayı emekliye sevk etmiştir. Sonra emekli bir albayı, Seyfi Kurtbek’i milli savunma bakanı yapar ve orduda ‘reforma’ girişir. Genelkurmay’ı ve kuvvetleri bakanlığa—orgeneralleri emekli albaya—bağlayacaktır. Menderes bu projeye ‘II. Nizamı Cedid’ diyordu—2009’da birilerinin "Bize Nizam-ı Cedit ordusu lazım" lafı ondandır. Sonra, Meclis çoğunluğuna dayanarak çıkardığı kanunlarla, tasfiyelerle yargıyı, bürokrasiyi ve üniversiteleri de sustalı-maymuna döndürür ama basın direnir.
1954 yılında çıkarılan bir kanunla, gazetecilerin kişiler hakkında "İtibar kıracak, şöhret ve servete zarar verecek" haber yapması suç yapılmış ama haberi ispat hakkı engellenmiştir. İktidar bu yolla basını baskı altında tutmaya çalışır ama Alican ve 10 DP milletvekili ispat hakkını tanıyan bir kanun teklifi hazırlarlar.
Menderes girişime karşı çıkar: “Memlekette icraatın murakabesini basın mı yapacak; o basın ki içinde çeşitli kötü niyetli insanları gizlemektedir”.
Adalet (!) Bakanı İbrahim Özyörük, “Onlar [Halk partililer] en kıymetli isimlerimiz hakkında her şeyi söylüyorlar. İspat hakkı tanırsak bunlar artacaktır. Allah belalarını versin!” der.
‘Vatan ve milletin yüksek menfaatlerini’ gözeten ‘ispatçıları’ partiden atarlar; Alican’ı da.!
‘İspat Hakkı’ ancak 1961 Anayasasıyla tanınacaktır ki 1982 anayasasında da yer almıştır. Nitekim gazeteci Örsan Kunter Öymen'e 2015 yılında bir yazısı nedeniyle ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ davası açılmış ama mahkeme ‘ispat hakkı’ talebini kabul etmişti. (2016'da hakaret davaları geri çekilince Öymen beraat etti.).
Ama basının başı üstünde her daim bir—mümkünse birkaç, ‘Demokles kılıcı’ gerekliydi!
‘Hakaret’ suçu (!) zaten hep oradaydı ama bazen yeterli (!) olmuyordu. Demokrasilerde çare tükenmez, 2022’de ‘yalan bilgiyi yayma’ suçunu icat ettiler. Her ne kadar daha komisyon görüşmelerinde—Yargıtay temsilcisi dahil—metnin içeriği, muğlaklığı, öngörülemezliği nedeniyle ‘sansür’ yasası olduğu eleştirileri yapılsa da AKP-MHP oylarıyla Meclis’ten geçti.
Sözde, suçun oluşması için beş unsurun tümü aranacaktı: haber gerçek olmayacak, ülkenin güvenliği, kamu düzeni ve sağlığı ile ilgili olacak, halk arasında endişe, korku ve panik yaratma kastı taşıyacak, kamu barışını bozmaya elverişli olacak, aleni yapılacak.
İlahların istediği—ve aldığı—en son kurban kimdi biliyor musunuz?
Gazeteci Alican Uludağ; Aralık 2024 tarihli bir paylaşımı nedeniyle, Şubat 2026’da—14 ay sonra—evinde, üstünü değiştirmeye bile izin verilmeden gözaltına alındı, tutuklandı, hala tutuklu…
Suçun unsurlarının oluşmadığını anlamak için hukukçu olmak gerekmiyor, Türkçe bilmeniz yeterli; ama ona da birileri çok kızmış, “Alican eşekçe çaktı” diyorlar…
O Alican’dan bu Alican’a, 70 yılda değişen hiçbir şey yok; çaresizce izliyoruz.!