Türk Futbolu: Harcama-verim çıkmazı

Geçenlerde Avrupa'daki ülkelerin en üst futbol liglerinin mali değerinin milli gelire oranı tablosunu inceleme fırsatı buldum.

Ülkeleri yan yana koyduğunuzda fark hemen ortaya çıkıyor. İngiltere açık ara ayrışıyor. Futbolun milli gelire oranı binde 4,1. Futbol, İngiltere’de sadece bir spor değil, ciddi bir ekonomik faaliyet. Premier League artık saha içinde oynanan bir oyun olmaktan çıkmış durumda; yayın haklarıyla, sponsorluklarla, küresel marka gücüyle başlı başına bir ihracat kalemi. İngiltere futbol oynayan değil, futbol satan bir ülke haline gelmiş.

İspanya ve İtalya bu modelin bir alt katmanında yer alıyor. Oranlar sırasıyla binde 3,7 ve 2,7. Bu ülkelerde de futbol güçlü bir ekonomik değer üretiyor. Real Madrid, Barcelona, Juventus gibi kulüpler sadece sportif başarılarıyla değil marka değerleriyle de öne çıkıyor. Oyuncu yetiştiriyorlar, dünya pazarına satıyorlar ve global gelir elde ediyorlar. Yani sistem çalışıyor, para dönüyor ve değer üretiliyor.

Almanya ve Fransa’ya geldiğinizde oranların düştüğünü görüyorsunuz. Almanya’da binde 1,2, Fransa’da yüzde 1,3. Ama burada önemli bir fark var. Bu ülkelerde futbol, ekonominin çok büyük olması nedeniyle oransal olarak küçük görünüyor. Buna rağmen sistem son derece verimli. Almanya’da finansal disiplin, Fransa’da oyuncu üretimi öne çıkıyor. Yani oran düşük olabilir ama yapı sağlam.

Türkiye’nin bulunduğu yer ise tam burada anlam kazanıyor. Oran Almanya ile aynı: binde 1,2. Kağıt üzerinde bakıldığında bu bir denge gibi görünebilir. Ama içerik tamamen farklı. Türkiye’de futbol ekonomisi gelir üretmekten çok kaynak tüketen bir yapı sergiliyor. Yayın gelirleri büyük ölçüde iç piyasaya bağlı, kulüpler borçlu, oyuncu yetiştirme ve satma mekanizması zayıf. Yani sistem büyüklük üzerine değil, harcama üzerine kurulu.

Asıl çarpıcı örnekler ise Hollanda ve Belçika gibi daha küçük ekonomiler. Hollanda’nın oranı binde 1,1, Belçika’nın binde 1,6. Bu ülkeler Türkiye’den daha küçük ama futbolu çok daha akıllı yönetiyorlar. Oyuncu yetiştiriyor, ihraç ediyor, kulüplerini finansal olarak dengede tutuyorlar. Yani küçük ekonomiler, doğru modelle büyük etki yaratabiliyor.

Tablonun alt tarafında yer alan İsviçre ve Rusya ise futbolun ekonomide daha sınırlı bir rol oynadığı ülkeler. Oranlar düşük, çünkü futbol bu ülkelerde ekonominin merkezinde yer almıyor.

Bütün bu tabloyu bir araya getirdiğinizde aslında üç farklı yaklaşım ortaya çıkıyor. İngiltere futbolu küresel bir sektör haline getirmiş. İspanya, İtalya, Almanya ve Fransa güçlü ve dengeli bir yapı kurmuş. Türkiye ise potansiyeli yüksek ama sistemi eksik bir modelleme içinde kalmış.

Sonuç olarak mesele şu: Futbolun ekonomideki payı, sadece para büyüklüğüyle ölçülemez. Asıl belirleyici olan, o futbolun ne kadar üretim yaptığı ne kadar dış dünyaya açıldığı ve ne kadar sürdürülebilir olduğudur.

Türkiye’de futbol var, ilgi var, hacim var ama bu hacmi ekonomik değere dönüştürecek sistem henüz tam olarak kurulmuş değil desem yanlış olmaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Emre Alkin Arşivi