Dezenflasyon reçetesi meğerse (!) doğru değilmiş...

Ekonomi yönetiminin uyguladığı programın doğası gereği geri adım atmasının kolay olmadığı bir dönemdeyiz. Enflasyonla mücadele gibi yapısal bir hedefe kilitlenmiş bir programın ortasında “politika değişikliği” çağrısı yapmak, teknik olarak mümkün olsa bile politik olarak son derece maliyetli. Bu yüzden bugün yaşanan tartışmayı yalnızca faiz, kredi ya da büyüme ekseninde okumak eksik kalır. Mesele biraz daha derinde, biraz daha siyasetin ekonomiyle kesiştiği noktada duruyor.

İş Bankası Genel Müdürü’nün çıkışını bu çerçevede yeniden okuduğumuzda tablo değişiyor. Çünkü burada dile getirilen eleştirinin doğrudan “program yanlış” demekten ziyade, “programın yarattığı sonuçlar yönetilebilir mi?” sorusuna odaklandığını görüyoruz. Ancak asıl kritik olan, bu tür bir çıkışın kimden geldiği.

Zira kamu otoritelerinden böyle bir eleştiri gelmesi mümkün değil. Ekonomi yönetiminin unsurları programını tartışmaya açamaz. Siyaset de doğrudan “bu yanlış” diyemez. Bu durumda sistem içinde ama görece bağımsız bir aktörün konuşması gerekir. İşte tam bu noktada İş Bankası’nın konumu anlam kazanıyor.

Uzun zamandır hem ekonomik hem de siyasi tartışmaların merkezinde yer alan bir kurumdan gelen bu tür bir mesaj, klasik bir piyasa yorumu olmanın ötesinde. Çünkü bu tür açıklamalar çoğu zaman iki katmanlıdır; görünen yüzünde teknik bir değerlendirme, arka planında ise politik bir sinyal vardır.

Sosyal medyada bazı deneyimli ekonomistlerin ve eski bürokratların yorumları da tam olarak bu yönde şekilleniyor. Açıkça ifade edilmese de satır aralarında şu okuma yapılıyor: Bu çıkış, doğrudan bir politika değişikliği talebi değil; daha üst düzey bir “yapısal değişim” ihtiyacının işareti olabilir. Yani reçeteyi yazanların değişmesi gerektiğine dair dolaylı bir çağrı.

Bu tür bir çağrının doğrudan yapılması mümkün değil. Çünkü bu, sistemin kendi kendini sorgulaması anlamına gelir ve bu da siyasi maliyeti çok yüksek bir adımdır. Ancak dolaylı mesajlar, özellikle de piyasada ağırlığı olan kurumlar üzerinden verildiğinde hem kamuoyu hem de siyasi karar alıcılar için bir “alan açıcı” işlev görür. Bir başka ifadeyle bu tür çıkışlar çoğu zaman şu cümleye dönüşür:

“Biz söylemiyoruz ama bakın, sistemin içinden önemli aktörler de aynı şeyi söylüyor.”

Aslında bu çıkışlar siyasete manevra alanı kazandırır. Çünkü değişim gerektiğinde, bu artık yalnızca siyasi bir tercih değil, “piyasa realitesi” olarak sunulabilir.

Uluslararası yatırımcı perspektifinden bakıldığında da bu tür sinyaller oldukça dikkatle izlenir. Londra merkezli bazı analistlerin benzer durumlarda yaptığı değerlendirmeler şunu gösteriyor; programın kendisinden çok, programın arkasındaki kadronun sürdürülebilirliği fiyatlanır. Eğer piyasa, mevcut yönetim ile hedefler arasında bir uyumsuzluk görmeye başlarsa, bu durum doğrudan risk primine yansır.

Ekonomistlerin sıkça paylaştığı bir yaklaşım burada tekrar önem kazanıyor. Ekonomi politikası yalnızca doğru araçları kullanmak değildir, aynı zamanda o araçları kimin kullandığı ile ilgilidir. Güven dediğimiz şey, sadece politikaya değil, politika yapıcıya duyulur. Dolayısıyla bugün yaşanan tartışmayı sadece “faiz yüksek mi, kredi daralıyor mu” sorularına indirgemek yeterli değil. Asıl soru şu olabilir:

Peki bu çıkış, ekonomi yönetiminin yönünü değil ama kadrosunu tartışmaya açan bir sürecin başlangıcı mı? Eğer öyleyse, bu tür mesajların artması tesadüf olmaz. Aksine, farklı aktörlerden gelen benzer tonlu açıklamalarla birlikte bir “zihin hazırlığı” süreci başlar.

Türkiye’de geçmişte de benzer dönemlerde bu tür dolaylı mesajların, daha sonra gelen politika ve kadro değişikliklerinin öncülü olduğunu gördük.

Sonuç olarak, İş Bankası Genel Müdürü’nün açıklaması sadece bir ekonomik değerlendirme olarak okunursa eksik kalır. Bu, aynı zamanda sistem içinden gelen, dikkatle formüle edilmiş bir sinyal olabilir. Ve bu sinyalin hedefi ekonomi politikası kadar, o politikayı uygulayan yapı da olabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Emre Alkin Arşivi