Emre Alkin
Ekonomi yönetimi belki de ders aldı, bu sefer hiçbir şeye dokunmadı…
Piyasa aklıyla baktığınızda mutlak butlan kararı sonrası ekonomi yönetiminin sert bir önlem seti açıklaması ihtimal dışı değildi. Borsa İstanbul’un geçici kapatılması, açığa satışa sınırlama, devre kesicilerin daha sıkı uygulanması, likidite kanallarının daraltılması, döviz talebini soğutacak makroihtiyati adımlar ya da politika faizinde olağanüstü bir hamle gibi seçenekler teorik olarak masadaydı. Nitekim karar açıklandıktan sonra Borsa İstanbul’da satış baskısının güçlendiği, bazı haberlerde kayıpların yüzde 5-6 seviyelerine ulaştığı ve devre kesicilerin çalıştığı aktarıldı.
Buna rağmen ekonomi yönetiminin sabah erken saatte toplanıp belirgin bir karar açıklamaması ilk bakışta “dağ fare doğurdu” görüntüsü verdi. Ancak bu tür durumlarda hiçbir şey yapmamak da bazen bilinçli bir tercihtir. Hatta bazen en güçlü müdahale, müdahale etmemektir. Çünkü piyasa zaten kararın çıkacağını kısmen fiyatlamışsa, ekonomi yönetiminin panik havası yaratacak olağanüstü önlemler alması, “demek ki durum bizim gördüğümüzden daha kötü” algısı yaratabilir.
Bu nedenle ilk senaryo şu olabilir: Ekonomi yönetimi, kararın etkisinin kısa vadeli bir siyasi şok olarak kalacağını ve piyasaların kendi denge mekanizmasıyla bunu sindireceğini düşündü.
2. Senaryo, ellerinde piyasa akışına dair daha sakinleştirici bilgi olmasıdır. Kamu otoriteleri normal yatırımcıdan farklı olarak bankaların döviz talebini, yabancı çıkış hızını, takas verilerini, kamu bankalarının pozisyonunu, kurumsal emir akışını ve piyasa derinliğini anlık izleyebilir. Eğer sabah saatlerinde döviz tarafında beklenen kadar sert bir talep oluşmadıysa, yabancı yatırımcı borsada satış yapsa bile tahvil veya döviz tarafında panik görülmediyse, ekonomi yönetimi “olağanüstü tedbir almaya gerek yok” sonucuna varmış olabilir. Bu durumda mesele basitçe şudur: Piyasa gürültülüydü ama sistemik değildi.
3.Senaryo, müdahale kapasitesinin sınırlı olduğu gerçeğidir. Borsa’yı kapatmak, piyasaları tatil etmek, döviz işlemlerini sınırlamak veya olağanüstü faiz artışı yapmak çok ağır sinyallerdir. Böyle bir hamle sadece o günü kurtarmaz; sonraki günlerde “Türkiye’de piyasa kuralları gerektiğinde askıya alınır” algısını da büyütür. Hele yabancı yatırımcı çekilmeye çalışılan bir dönemde, piyasa kapatmak kısa vadede satışları durdurur ama uzun vadede güveni daha fazla zedeleyebilir. Bu yüzden ekonomi yönetimi “müdahale edersek şok büyür, dokunmazsak piyasa bunu atlatır” hesabı yapmış olabilir.
4. Senaryo, siyasi kararın ekonomi üzerindeki etkisinin kontrollü olacağına dair bir ön kabul bulunmasıdır. Mutlak butlan kararı siyaseten büyük bir başlık olsa da, ekonomi yönetimi bunun hükümet programını, bütçeyi, TCMB’nin teknik çerçevesini veya bankacılık sistemini doğrudan değiştirmediğini düşünmüş olabilir. Yani “evet, siyasi risk arttı; ama ekonomik mekanizma aynı kaldı” yaklaşımı benimsenmiş olabilir. Bu bakış açısına göre rezerv, faiz ve kur politikası anlık siyasi başlıklara göre değil, daha kalıcı makro göstergelere göre yönetilmelidir.
5.Senaryo, faiz artışı gibi bir hamlenin zaten istenmediği yönündedir. Çünkü olağanüstü faiz artırımı, siyasi şokun varlığını kabul etmek anlamına gelir. Ayrıca Türkiye’de zaten yüksek faiz, sanayi ve KOBİ tarafında ciddi şikâyet yaratıyor. Böyle bir ortamda bir de siyasi risk nedeniyle faiz artırmak, “ekonominin maliyeti bir kez daha reel sektöre yıkılıyor” eleştirisini büyütürdü.
6.Senaryo, kararın siyasi olarak daha büyük bir planın parçası olması ihtimalidir. Eğer kararın piyasa etkisi önceden tartıldıysa ve “yönetilebilir” bulunduysa, ekonomi yönetimin krizi normalleştirme görevini kabul etmiştir. Zaten çoğunlukla da böyle yapıyor. Yaşananları normalleştiriyor.
7. Senaryo ise daha psikolojik: Ekonomi yönetimi artık piyasanın tepki eşiğini test ediyor olabilir. Son yıllarda Türkiye piyasaları birçok siyasi, jeopolitik ve ekonomik şoku yaşadı. Her defasında bir miktar dalgalanma oldu, sonra bir denge bulundu. Bu tecrübe ekonomi yönetiminde “piyasa bağırır ama dağılmaz” düşüncesi yaratmış olabilir. Bu riskli bir rahatlıktır; çünkü piyasanın her seferinde aynı tepkiyi vereceği garanti değildir. Ancak o sabah alınan tavır, “panik yok, sistem çalışıyor” mesajı vermeyi amaçlamış olabilir.
8.Senaryo, kararın zaten fiyatlandığı düşüncesidir. Gün içinde karar beklentisiyle satışların başladığı, kararın 17.30 sonrası gelmesiyle düşüşün hızlandığı haberlerde yer aldı. Bu durumda sabah yapılacak sert bir müdahale, fiyatlanmış bir şoka fazladan anlam yüklemek olurdu. Piyasalar bazen haberden önce satar, haberle panik yapar, ertesi gün “gerçek etki ne?” diye yeniden fiyatlar. Ekonomi yönetimi bu yeniden fiyatlamayı görmek istemiş olabilir.
9. Ve en basit senaryo da şu: Karar alamadılar değil, karar almamayı karar olarak seçtiler. Çünkü her seçeneğin maliyeti vardı. Borsa’yı kapatsalar güven sorunu büyüyecekti. Faiz artırsalar reel sektör tepkisi artacaktı. Döviz işlemlerine sınırlama getirseler sermaye kontrolü tartışması başlayacaktı. Likiditeyi sert sıksalar bankacılık sistemi gerilecekti. Hiçbir şey yapmayınca da “seyirci kaldılar” denilecekti. Böyle bir tabloda en az maliyetli seçenek olarak “piyasanın kendi dengesini bulmasını beklemek” tercih edilmiş olabilir.
CEVABI BİRKAÇ HAFTADA ORTAYA ÇIKAR
Sonuç olarak o sabah hiçbir şey yapılmaması mutlaka çaresizlik anlamına gelmez; ama güçlü bir özgüven anlamına da gelmeyebilir. Daha çok “olağanüstü tedbirin yan etkisi, tedbirsizliğin maliyetinden büyük olabilir” hesabına benziyor. Ekonomi yönetimi muhtemelen üç şeye güvendi: kur tarafında panik döviz talebi oluşmayacağına, rezervlerin ilk şoku karşılayacak kadar güçlü olduğuna ve siyasi şokun birkaç gün içinde piyasa tarafından sindirileceğine.
Fakat burada asıl soru hâlâ yerinde duruyor: Eğer gerçekten bir şeylerden bu kadar emindilerse, neye emindiler? Piyasanın sakin kalacağına mı, siyasi sürecin kontrollü ilerleyeceğine mi, yoksa artık ekonomik aktörlerin tepki verme kapasitesinin zayıfladığına mı?
Bu sorunun cevabı birkaç günde değil, birkaç haftada ortaya çıkar. Kur sakin kalır, rezerv erimez, borsa kayıplarını toparlar ve faizlerde ek baskı oluşmazsa “dokunmama stratejisi” başarılı sayılır. Ama siyasi belirsizlik uzar, döviz talebi artar, yabancı çıkışı hızlanır ve risk primi yükselirse, o zaman bugün alınmayan kararların maliyeti yarın daha yüksek faiz, daha fazla rezerv kullanımı ve daha ağır güven kaybı olarak geri döner.