Ekonomi Yönetimi: Normal günde Köroğlu, zor günde Uyaroğlu…

Merkez Bankası'nın faiz kararını değerlendirerek haftaya başlayalım.

Açıkçası açıklanan metne bakıldığında uzmanlar hayal kırıklığı yaşamış olabilir. Hatta bazı ekonomistler, “Faizi 25 baz puan artırıp bu kadar şahin bir metin yazmasaydınız daha iyi olurdu” dediler.

Açıkçası bölgenin adeta bir ateş topuna döndüğü, savaş riskinin her gün arttığı bir ortamda, bu ekonomi yönetiminin, çok agresif kararlar alması zaten beklenemezdi. Türkiye şu anda bu savaşın içine çekilmemek için ciddi bir diplomasi yürütüyor. Dolayısıyla ekonomi yönetiminin de bu diplomatik dengeyi bozmayacak, mümkün olduğunca risksiz kararlar almaya çalışması oldukça profilleri gereği normal.

Aslında Merkez Bankası’nın önünde üç zor seçenek vardı. Faizi artırsa siyasetten eleştiri gelecekti. Faizi düşürse bu kez yatırımcı güveni sarsılacak ve dövizde yeni bir hareket başlayacaktı. Faiz indirimi aynı zamanda rezervler üzerinde yeni bir baskı yaratabilirdi. Bu nedenle en güvenli yol olarak görülen seçenek tercih edildi: Faize dokunmamak.

Bu karar biraz da “Bir ay daha bekleyelim, ortam nereye gidiyor görelim” yaklaşımını yansıtıyor. Nisan ayına kadar jeopolitik ortamın nasıl şekilleneceğini görmek isteyen bir para politikası duruşu söz konusu. Belki de üzerine çok titredikleri ama gerçekçi olmayan hedefleri kendi elleriyle rafa kaldırmak istemediler. Nisan ayında işlerin daha da beter olacağını beklemek falcılık olmaz. Merkez Bankası Yönetimi “elle gelen düğün bayram” modunda hep.

Ancak asıl kritik başlık savaşın ekonomik etkisi. Eğer çatışma kısa sürede sona ermez ve birkaç haftayı aşarsa Türkiye ekonomisinin bazı göstergelerinde bozulma kaçınılmaz olabilir. Böyle bir senaryoda resmi enflasyonun yüzde 30’un üzerine çıkması şaşırtıcı olmaz. Vatandaşın hissettiği enflasyon ise çok daha yüksek olabilir; yüzde 50 civarında hissedilen bir hayat pahalılığı ortamı oluşabilir.

Büyüme tarafında da riskler var. Türkiye için yüzde 3’ün altındaki büyüme oranları ekonomik aktivitenin ciddi biçimde yavaşladığı anlamına geliyor. Mevcut öngörüler yüzde 3,8 civarında bir büyümeye işaret etse de savaşın uzaması halinde bu rakamın yüzde 2,5 seviyesine kadar gerilemesi ihtimali konuşuluyor.

Cari açık ise ayrı bir sorun. Türkiye’nin ithalatının büyük bölümü enerji, hammadde ve ara malından oluşuyor. Normal şartlarda ekonomik büyüme yavaşladığında cari açık da azalır. Ancak son dönemde uygulanan politikalar nedeniyle kurun baskılanması ithalatı ucuz hale getirince büyüme zayıf olsa bile cari açık artabiliyor. Nitekim savaş başlamadan önce ocak ayında bile aylık cari açık rakamının 6 milyar doların üzerine çıktığı görüldü. Buna bir de yükselen enerji faturası eklenirse cari açık, döviz kuru ve enflasyon üzerinde yeni baskılar yaratabilir.

Petrol fiyatları bu noktada belirleyici. Eğer petrol yeniden 70 dolar bandına geri dönerse bu enflasyon açısından önemli bir rahatlama sağlayabilir. Ancak savaş ortamında petrol fiyatlarının bu kadar hızlı düşmesi kolay görünmüyor.

Bir başka tartışma da Türkiye’nin bu krizden fırsat çıkarıp çıkaramayacağı. Özellikle lojistik hatların bozulması nedeniyle bazı üretim siparişlerinin Türkiye'ye kayabileceği konuşuluyor. Tekstil gibi sektörlerde kapasite kullanımının düşük olması teorik olarak böyle bir fırsat yaratabilir. Ancak sanayinin milli gelir içindeki payının yüzde 20’nin altına gerilemiş olması ve üretim altyapısındaki zayıflama bu fırsatın ne kadar değerlendirilebileceği konusunda soru işaretleri yaratıyor.

Sonuç olarak Merkez Bankası’nın son kararı, teknik bir faiz kararı olmanın ötesinde, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamın bir yansıması. Bu kararın arkasında sadece enflasyon hesapları değil, aynı zamanda diplomasi, enerji fiyatları ve küresel belirsizlikler var.

Merkez Bankası yönetimi şartlar normalken radikal işler yaparken, zor şartlarda risksiz adımlar atmayı yeğliyor. Tüm bunlar yönetişim konusunda sıkıntıların olduğunu bizlere gösteriyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Emre Alkin Arşivi