Mehmet Yaşin
Rayların üstündeki saray
Kısacık bir aradan sonra tekrar yollara düştüm. Rüya gibi bir yolculuk yaptım. Sizlerle paylaşacağım!
Daha önceki yazılarımda, tren yolculuğunu çok sevdiğimi, bu işin dünyada bir numarası olan "Orient Express"le gezmeye can attığımı, böyle bir olanak bulursam izlenimlerimi sizlerle paylaşacağımı belirtmiştim. Bir süre sonra bir telefon aldım. Karşıdaki ses, Setur'un dış geziler sorumlusuna aitti. Sorumlu arkadaş, "Yazınızı okudum. Hâlâ gitmekte kararlıysanız Venedik-Londra seferini yapacak olan Orient Express'te yeriniz ayrıldı" dedi.
Nasıl heyecanlandığımı tahmin edebilirsiniz!
Çantayı toplayıp, Türk Hava Yolları uçağına kapağı attım. Yanıma aldığım kitaplardan birisi, Agatha Christie'nin “Orient Express'te Cinayet” adlı romanıydı. Aklım sıra, uçuş boyunca kitabı okuyacak, bu ünlü tren hakkında birtakım ipuçları yakalayacak, gezide beni nelerin beklediğini kestirmeye çalışacaktım. Ama düşündüğüm gibi olmadı. Soluk soluğa okuduğum kitapta, katilin kim olduğu dışında, başka hiçbir şey öğrenemedim.
Milano'dan bindiğim bir tren, ovaların, dağların arasından geçip beni Venedik'e getirdi. Orient Express'e garın 1 numaralı peronu ayrılmıştı. Ve peronun yolculara ait bölümü kırmızı halıyla kaplanmıştı. Bu halı ortama her ne kadar ihtişam katmışsa da üstündeki sökükler tekerleklerin dönmesini engellediğinden, bavulumu çekmekte zorlanmama neden oluyordu.
Kırmızı halıya lanetler yağdırarak bilet bankosuna doğru ilerlerken yanıma şık giyimli, kafasında sefertası görünümünde şapka olan bir görevli yaklaştı. Bavulumu kapıp, bilet bankosunun önüne götürdü. Bankoda bekleyen görevlilerden biri biletimi alıp üstünde kompartımanımın numarası yazılı olan başka bir kart verdi. O sırada bir güzel kız, elindeki tepsiden şampanya ikram etti.
Kalacağım kompartıman, küçük boyutlu, oldukça lüks bir oturma odası görünümündeydi. Üstünde çeşitli kuş desenleri çizili olan tahta kaplamalar öylesine iyi cilalanmıştı ki, nereye baksam kendimi görüyordum. Lavabo, yine şık bir kapıyla gizlenmişti. Lavaboda özel markalı bir diş fırçası ile macunu, bir çift banyo terliği, birkaç havlu, Sienna marka bir kolonya (en sevdiğim kokulardan biri), tıraş bıçağı ve köpüğü, çeşitli kremler ve şık bir ilkyardım çantası yer alıyordu.
Pencerenin kıyısındaki masaya konmuş küçük lambanın abajurunun desenleri, eskiyi çağrıştıran cinstendi. Geceleri yatak olan koltuk ise goblenle kaplanmıştı. Üstüne serpiştirilmiş puf yastıklar görüntüye rahatlık katıyordu.
* * *
Tren hareket ettikten sonra, yol giysilerimi değiştirdim. Kumaş bir pantolon ve ona uyumlu bir gömlek giydim. Biletle verilen broşürde, trende gündüz saatlerinde şık ve rahat, akşam yemeklerinde ise smokin veya kravatlı bir giysi giyilmesi öneriliyordu. Amerikan barın olduğu bölüme vardığımda, kendimi büyük bir otelin lüks bir barında sandım. Bu barın diğerlerinden farkı, hareket etmesi ve hafifçe sallanmasıydı. Bordo biyeli kahverengi kadife kumaşla kaplı koltuklar karşılıklı dizilmişti. Barın hemen yanında bir piyanist hoş melodiler çalıyordu. Beyaz ceket, beyaz papyon ve beyaz eldiven giymiş garsonun getirdiği birayı yarılamamıştım ki, diğer müşteriler de sökün etmeye başladı.
Nedense, Orient Express'in müşterilerinin çoğunluğunun, yaşını başını almış kişiler olacağını düşünmüştüm. Meğerse yanılmışım. Yolcular öylesine gençti ki, neredeyse trenin en yaşlı kişisi ben olacaktım. Herkes bu yolculuğa eşleriyle katılmıştı. İki gay çift, kadın-erkek birlikteliğinin getirdiği monoton görüntüye renk katmıştı...
Eğer sizler de böyle bir yolculuğa niyetlenirseniz, eşinizi de yanınıza almanızı öneririm. Yoksa benim gibi bir köşede kukumav kuşu gibi oturmak zorunda kalırsınız.
Çevreye baktığımda, "şık ve rahat" giysi tarifinde diğer yolcularla aynı anlamı paylaşmadığımı gördüm. Onlara göre şık ve rahat bir giysi, pantolon, gömlek içinde fular ve spor bir ceketten oluşuyordu. Ben ise pantolon ve gömlekle şık olacağımı düşünmüştüm.
Kadınlar birbirlerini kıskandıracak giysilere bürünmüşlerdi. Hepsinin saçı, sanki biraz önce kuaförden çıkmışçasına șekilliydi. Bu yolculardan bir çift özellikle gözüme takıldı. Konuştukları dilden anladığım kadarıyla İspanya’dan katılıyorlardı. Ve kumrular gibi birbirlerine sokulmalarına bakılırsa, balaylarını bu trende geçiriyorlardı. Biraz sonra, erkeğin ısmarladığı bir şişe pembe şampanyayı görünce tahminimin doğruluğuna iyice inandım. Avrupa’yı yukarı aşan bu tren, balayı için ilginç bir adres olabilirdi.
Trende iki değişik yemek saati vardı. Siz istediğiniz bir saat için masa rezervasyonu yaptırıyordunuz. Benim yemek saatim gelince, piyano-barı terk edip yemek salonuna geçtim. Buranın da lüks bir restorandan farkı yoktu. Su ve içki bardakları kristal, çatal bıçak takımları gümüş, yemek takımı ise ünlü Limoge firması tarafından özel olarak üretilen porselen tabaklardan oluşuyordu. Bu şıklık içinde sunulan yemeklerin damağımda lezzet patlamalarına neden olduğunu anlatmama bilmem gerek var mı?
* * *
Yemek bitince garsona kahvemi kompartımanımda içeceğimi söyleyerek yemek salonundan ayrıldım. Kahvemi içerken bir yandan da pencereden akıp giden manzarayı seyrediyordum... Zirveleri karlı İtalyan Alpleri... Göz alabildiğine uzanan üzüm bağları... Yükseklere inşa edilmiş kaleler, şatoları gördükçe, şimdi bile tırmanmanın zor olduğu bu tepelere, onca taşı nasıl taşıdıklarının yanıtını bir türlü bulamıyordum.
Akşam yemeği rezervasyonunu yaptırdıktan sonra elime kitabımı aldım ve okumaya çalıştım. Ama pencereden akıp giden manzara buna izin vermedi. Aklım hep dışarıda olduğu için, okuduğum sayfalardan bir şey anlamadığımı fark ettim. Yemek saatinden bir saat önce, spor siyah takım elbisemi (düğmeler madenî olduğu için spor yakıştırmasını yaptım), bordo gömleğimi, aynı renk kravatımı taktım. Bir ton açık renkteki mendili göğüs cebime yerleştirdim. Söz aramızda, kompartımandaki boy aynasına bakınca kendimi çok şık buldum. Böylece öğle yemeğindeki açığımı kapamış olacaktım.
Yemek saatini beklemek için bara geçtiğimde yanıldığımı anladım. Benden başka tüm erkekler smokin giymişlerdi. Hatta bir ikisi işi abartmış, frakı tercih etmişti. Kadınların hemen hepsi uzun, siyah tuvaletler içindeydi. Bir tek yeni evli olduğunu tahmin ettiğim İspanyol kadın, giydiği kırmızı tuvalet içinde, ırkının tüm güzelliğini gözler önüne seriyordu. Anlayacağınız en sönük giysi yine benimkiydi. Öfkemi üst üste yuvarladığım martiniden çıkardım.
* * *
Akşam yemeği de aynı şıklık ve lezzetteydi. Yemekten sonra piyano eşliğindeki bar sohbetine iştirak edip odama çekildim. Gündüz oturma odasına benzeyen kompartımanım şimdi muhteşem bir yatak odasına dönüşmüştü. Ve yatağımın tam ortasına bir kutu çikolata konmuştu. Nasıl ve kaçta kahvaltı istediğimi belirten kartı doldurup kapıya astıktan sonra yatağa uzanarak kitabı kaldığım yerden okumaya devam ettim.
Ertesi sabah, kahvaltı saatinden on beş-yirmi dakika önce gelen görevli, kompartımanı tekrar oturma odasına dönüştürdü. Gümüş çaydanlıkla gelen kahvemi içip, sıcak kruvasanları reçel eşliğinde yedikten sonra yine manzaraya takılıp kaldım. Bu sefer görüntüye Avusturya Tirolleri girmişti. Bu dağın eteklerindeki kırmızı damlı evlerin oluşturduğu köy manzaralarının şirinliğini ve güzelliğini anlatabilme yeteneğine sahip olmak isterdim. Her biri bir biblo gibiydi. Bu fiziksel güzelliğin içinde ne gibi yaşamlar sürdüğünü öğrenmeye işte o sırada karar verdim. Yani kendime yeni rotalar buldum.
Trenin geçtiği her yerde herkes işini gücünü bırakıp bizi seyrediyordu. Bunlardan birçoğunun, "Ahh, bu trende ben de olsaydım.." dediklerini duyar gibi oluyordum. Ve onlara penceremden el sallarken yüzüme takılan gururla karışık ifadeyi görmeyi çok isterdim.
Venedik, Verona, İnnsbruck, Zürich, Basel, Paris derken yolculuğun ilk kısmı, Manş Denizi kıyısındaki Boulogne kentinde son bulmuştu. Oradan bindiğimiz "hovercraft"ın, Orient Express yolcularına ayrılmış özel salonunda, yine şampanyalar eşliğinde Manş Denizi'ni aşıp, İngiltere'nin Folkestone kentine varmıştık.
Orada da bizi başka bir lüks tren bekliyordu. Londra'da bu muhteşem trenden inip, Victoria istasyonunun "kaba" kalabalığına karışınca, kendimi güzel rüyalarla süslenmiş bir uykudan uyanmış gibi hissettim. Gerçek yaşamda Orient Express' in rahatlığı ve şıklığı maalesef ki yoktu.
MİNİ REHBER
"Orient Express"
MENÜ
İLK GÜN ÖĞLE
• Avokado dilimli füme vahşi somon balığı.
• Kaz ciğerli bonfile, yanında truffle mantarıyla.
• Anasonlu ve bademli pasta, seçme Fransız peynirleri, Kolombiya kahvesi.
AKŞAM
• Enginar ve zencefille tatlandırılmış sote iri karides ve dana ciğeri.
• Kırmızı orman meyveleri sosu eşliğinde fırında pişirilmiş ördek göğsü, yanında et suyunda haşlanmış marul ve tatlı patates.
• Karışık pasta tabağı, peynir tabağı ve kahve.
ERTESİ GÜN SABAH
• Sıcak kruvasan, üzümlü kek, küçük sandviçler.
• Reçel sepeti, peynir çeşitleri, tereyağı.
• Taze portakal suyu ve kahve.
ÖĞLE
• Rakle peyniriyle fırınlanmış taze kuşkonmaz.
• Sutereli tereyağıyla lezzetlendirilmiş haşlanmış yarım ıstakoz, yabanî sarmısak ve patates eşliğinde.
• Elmalı turta, peynir tabağı ve kahve.
AKŞAMÜSTÜ
• Küçük sandviçler.
• Skon (özel İngiliz bisküvisi) kaymak ve çilek marmelatı eşliğinde.
• Pasta çeşitleri ve kahve.
KISA TARİHÇE
1883 yılında sefere başladı. 1906'da Simplon Tüneli açılınca Paris, Milano, Venedik güzergâhında sefer düzenlendi. Daha sonra bu seferlere Belgrad, Sofya, Atina ve İstanbul güzergâhı eklendi. 1950'lerden itibaren hava ulaşımı devreye girince Orient Express'in yolcu sayısında azalma oldu.
1977 yılının mayıs ayında seferler kaldırıldı. Orient Express Otelleri Başkanı, Monte Carlo'daki bir açık artırmadan 1920 yıllarında yolcu taşımış iki vagonu satın aldı. Avrupa'nın çeşitli yerlerinde bu orijinallere benzeyen yeni vagonlar yaptırıldıktan sonra ünlü trenin seferleri 1982 yılının mayıs ayında tekrar başladı.