Esin Sungur
İki Türkiye; içeride başka, dışarıda başka
5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü geride bıraktık. Bu yıl 5 Haziran, Türkiye için sıradan bir farkındalık günü değildi; Kasım ayında Antalya’da dünyanın en büyük iklim diplomasisi buluşması COP31’e ev sahipliği yapacak olmanın hazırlıkları şimdiden başlamış ve sürmekteydi. İstanbul’da düzenlenen “Road to Antalya: Zero Waste as Climate Action” forumunda Türkiye, kendisini iklim çözümlerinin önemli aktörlerinden biri olarak tanıttı. Yetkililer, Antalya’nın “uygulamanın COP’u” olacağını, artık vaatlerden çok somut adımların konuşulacağını söylediler. Elbette hepimizin temennisi bu. Ancak hayaller somut adım, gerçekler yeni açılan maden sahaları… Tüm dünyanın bu yılki iklim zirvesine ev sahipliği yapacak olan ülkemiz, kendi çevre tartışmalarını ne kadar çözebilmiş durumda?
İKLİM DİRENÇLİ ŞEHİRLER!
COP31’in Antalya’da düzenlenmesi öyle kolayca elde edilmiş bir hak değil. Avustralya ile tam üç yıl süren diplomatik rekabetin sonunda bu ev sahipliği Türkiye’ye verildi ve ancak ilginç bir formül ile; ev sahibi Türkiye olacak fakat müzakerelerin başkanlığında Avustralya aktif rol üstlenecek. Şüphesiz ki bu tablo, Türkiye’nin uluslararası iklim diplomasisindeki görünürlüğünü artırdı ve artıracak.
Resmî söylemdeki “Sıfır Atık” yaklaşımı, döngüsel ekonomi, iklim dirençli şehirler ve yenilenebilir enerji yatırımları COP31’in Türkiye perspektifinden temel başlıkları olarak sunuluyor. Dünya Çevre Günü kapsamında düzenlenen uluslararası forumlarda da “Antalya yolu” olarak adlandırılan yeni bir iklim vizyonu anlatılıyor.
Gerçekten de Türkiye son yıllarda yenilenebilir enerji kapasitesini önemli ölçüde artırdı. Güneş ve rüzgâr yatırımları büyüyor, sıfır atık politikası uluslararası görünürlük kazanıyor, ormanlaştırma projeleri devlet politikalarının önemli başlıklarından biri olarak sunuluyor. Ama işte COP31 hazırlıkları sürerken Türkiye’de çevre gündemi bir yandan bambaşka görüntüler de veriyor. Ve “biri içeride, biri dışarıda iki Türkiye mi var?” dedirtiyor.
TÜRKİYE ÇELİŞKİSİ
Akbelen’de maden genişlemesine karşı direnen köylüler, hapse girenler, çevre aktivistleri hafızalarımızda. Karadeniz’de maden aramalarına karşı yükselen itirazlar devam ediyor. Zeytinlik alanlarının madencilik faaliyetlerine açılmasına ilişkin tartışmalar bitmiş değil. Birçok bölgede enerji ve maden projeleri için verilen ÇED kararları mahkemelik oluyor. İklim zirvesine hazırlanan Türkiye ile sahada yaşam alanlarını korumaya çalışan Türkiye aynı anda nasıl varlığını sürdürebiliyor, sorgulamamak mümkün değil.
Tabii ki eğri oturup doğru konuşmamız gerek; bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil. COP’lara ev sahipliği yapan birçok ülke benzer eleştirilerle karşılaştı. COP28’in petrol üreticisi Birleşik Arap Emirlikleri’nde yapılması, COP29’un Azerbaycan’da düzenlenmesi uzun süre tartışıldı. Geçen yıl büyük beklentilerle gerçekleşen Brezilya zirvesi çok fazla eleştiri aldı. Eskiden büyük uluslararası zirveler daha çok diplomatik organizasyonlar olarak görülürdü. Bugün ise medyanın da sivil toplumun da gözü daha açık; uluslararası sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, gazeteciler ve yatırımcılar ev sahibi ülkenin gerçek performansını ve kendi ülkesindeki iklim politikalarının pratiklerini de değerlendiriyor.
EN ÖNEMLİ SORULAR
Kömürden çıkış planı var mı?
Doğa koruma alanları güçleniyor mu?
Sivil toplum süreçlere katılabiliyor mu?
Madencilik politikaları iklim hedefleriyle uyumlu mu?
Bütün bu soruların cevapları, Antalya’daki resmi oturumlarda ortaya konan resmi söylem kadar ve muhtemelen daha da çok konuşulacak.
DEĞİŞEN İKLİM GÜNDEMİ
5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün hemen ardından gelen 8 Haziran Okyanuslar Günü de dünyanın gidişatına ilişkin yeni verilerin ortaya konduğu bir gün oldu.
Birleşmiş Milletler değerlendirmeleri deniz seviyesi yükselme hızının son on yılda iki katına çıktığını, insanlığın ürettiği fazla ısının yaklaşık yüzde 90’ını emen okyanusların plastik kirliliği ve çeşitlilik kaybıyla baş etmekte çok zorlandığını söylüyordu.
Tarımın geleceği, balıkçılık, kıyı şehirleri, su kaynakları ve gıda güvenliği artık okyanusların sağlığı ile de ilgili. Tümü, kapsamlı bir iklim bütününün bozulmuş büyük parçalarını oluşturuyor. Türkiye de Akdeniz havzasında yer alan ve iklim değişikliğinden en hızlı etkilenecek ülkelerden biri olarak bu dönüşümün tam merkezinde bulunuyor.
ANTALYA'DAN GERİYE NE KALACAK?
Tüm bu verileri de arka arkaya okuyunca, COP31 sonunda yayımlanacak sonuç bildirgesi neler söyleyecek, söylemenin ötesinde nelere sebep olabilecek, neleri değiştirebilecek diyoruz. Türkiye bu zirveyi yalnızca başarılı bir organizasyon olarak mı hatırlayacak? Yoksa bu fırsatı kendi çevre politikalarını gözden geçirmek, doğa koruma ile kalkınma arasında yeni bir denge kurmak ve çevre hareketlerini yasaklamak ve göz ardı etmek yerine karar süreçlerinin doğal bir parçası haline getirmek için mi kullanacak?
İklim diplomasisinin en güçlü cümlelerinin artık toplantı salonlarında değil, ormanlarda, zeytinliklerde, kıyılarda, denizlerde ve maden sahalarında yazıldığını ve söylendiğini artık görmemiz gerek.