Esin Sungur
Kaybolan Sesler Senfonisi
Geçtiğimiz günlerde Amerika’da çok önemli bir sanatçının özel bir işi, doğada kaybolan seslere ses vermek üzere sergilendi. Utah eyaletinin Salt Lake City kentindeki tuz gölünün ve ekosistemin karşı karşıya olduğu ekolojik tehditlere dikkat çekmek isteyen bu iş; Olafur Eliasson’un küre biçimindeki dev ekranı idi.
26 Mart – 4 Nisan arasında sergilenen “A symphony of disappearing sounds for the Great Salt Lake” (Büyük Tuz Gölü’nün kaybolan seslerinin senfonisi) adlı bu yerleştirme için sanatçı, müzik prodüktörü Koreless ile iş birliği yapmış. Her akşam belli saatte yüzeyindeki çarpıcı görselleriyle uyumlu bir müzik eşliğinde canlanan küre için bizonlardan çakallara, kurbağalardan pelikanlara, çıngıraklı yılanlara kadar 150’den fazla yerel hayvan türünün çıkardığı seslerden oluşan bir müzik yaratılmış. Eliasson da bu sesleri, doğadaki kristal biçimlerden ve motiflerden esinlenen soyut görüntülerle eşleştirmiş.
Peki Tuz Gölü’nde ne oluyor? Göl yatağının neredeyse üçte ikisi açığa çıkmış durumda, geri kalan kısmının da yakında çoraklaşması bekleniyor ve bu da yaşamlarını sürdürmek için göle bağımlı onlarca türün yok olması anlamına geliyor.
Eliasson daha önce de doğaya ses olan çalışmalara imza atmıştı. Avrupa’nın önde gelen kentlerinde eriyen dev buzulları sergilediği “Ice Watch” işi hâlâ aklımızda… Bu projesini anlatırken de “manzara”dan çok “boşluk”tan söz ediyor. Utah’ın ağaçsız, çorak doğasını büyüdüğü İzlanda’ya benzetiyor; gençliğinde alıştığı o eksilme hissinin burada da karşısına çıktığını söylüyor. İzlanda’da buzulların her gün biraz daha geri çekilmesini izlemek, ona göre yok oluşu doğrudan görmek anlamına geliyor. Utah’taki Büyük Tuz Gölü de benzer bir kaybın eşiğinde. Bu yüzden projeyi bir “kayıp sesler senfonisi” olarak kurduğunu anlatıyor, New York Times’a. Kaybolan ya da kaybolacak türlerin seslerini bir araya getiriyor. Küre biçimindeki görsel-işitsel yapı, gölün renklerini, tozunu, kristallerini ve seslerini toplayarak bir manzara oluşturmuyor; tam tersine, aslında bir eksilme hissi yaratıyor. Çünkü göl hızla küçülüyor; özellikle böceklerin yok oluşu tüm ekosistemi çözüyor, göçmen kuşlar bile rotasını değiştirmeye başlamış.
Sanatçı söyleşide, bu işi bir felaket anlatısı olarak görmediğini de eklemiş. “Korku kısa vadeli bir tepki yaratır; kalıcı değişim için insanların bir şeye inanması, sorumluluk hissetmesi gerekir” cümlesi son derece vurucu ve hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir cümle.
Sanatında doğaya yönelmesini ilk olarak bir “içe bakma” ihtiyacı olarak ifade eden Eliasson, bugün ise artık büyük şirketlerin, siyasetin ve tüketim düzeninin değişimi engellediğini gördüğünü söylüyor. Bu yüzden çözümü artık hızlanmakta değil, yavaşlamakta görmesi şaşırtıcı değil. Bu önemli sanatçı ve modern sanat dünyayı kurtarma yolunda büyük bir etkiye sahip olmasa da en azından bir göle dikkat çekerek buranın kurtulmasında bir rol oynayabilir mi? Umalım ki böyle olsun zira bizim coğrafyamızda da kurtarılması gereken çok göl var, belki Türk sanatçıların da doğayla bağlı daha çok işini görmeye başlarız, kim bilir?.. Zaten eğer Eliasson’un söylediği gibi yavaşlamayı başaramazsak, önümüzdeki günlerde dünyanın önde gelen sanatçılarından kurtarılma ihtimali olan değil, sadece yitirdiğimiz doğaya dair işler göreceğiz, ne yazık ki.
ŞANLIURFA DÜNYA GASTRONOMİ BÖLGESİ ADAYI OLDU
Sürdürülebilir ve dengeli turizm ile kalkınma stratejilerinin bir parçası olarak, bölgesel gıda, kültür, sanat ve doğal varlıkların korunması ve tanıtımına yönelik farkındalık oluşturmayı amaçlayan kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Uluslararası Gastronomi, Kültür, Sanat ve Turizm Enstitüsü (IGCAT) tarafından verilen “2029 Dünya Gastronomi Bölgesi (World Region of Gastronomy)” unvanına ülkemizden bir aday var; Şanlıurfa! Türkiye’den, bu alanda aday gösterilen ilk şehir olma özelliğini taşıyan Şanlıurfa, uluslararası ölçekte önemli bir ağa dahil olma yolunda ilk adımı atmış oluyor.
Merkezi Barcelona’da bulunan ve 2010 yılında kurulan IGCAT, gastronomi, kültür, sanat ve turizm alanlarında bölgesel paydaş konsorsiyumlarıyla çalışan, uluslararası uzman ağından yararlanarak hükümetler arası kuruluşlarla iş birlikleri yürüten bir yapı ve Dünya ve Avrupa Gastronomi Bölgesi Ödülleri’ni yürütüyor. Şanlıurfa’nın bu adaylığı, yalnızca bir şehir tanıtımı değil, insanlık tarihinin en erken yerleşimlerinden biri olan bu coğrafyanın, sofra kültürü üzerinden yeniden anlatılması anlamına geldiği için önemli. Diğer yandan, IGCAT tarafından yürütülen süreçte şehirler yalnızca mutfak zenginliğiyle değil, kültürel mirasın korunması, yerel üretimin sürdürülebilirliği ve gastronominin bir kalkınma modeli olarak ele alınması gibi çok katmanlı kriterler üzerinden incelendiği için, adaylıktan unvanı kazanma noktasına gelinirse, bu payenin kente ve bölgeye katkıları çok büyük olacak.

Buğdayın ilk kez ehlileştirildiği, medeniyetin başlangıcı olarak işaret edilen Göbeklitepe ve Karahantepe gibi noktalarıyla da ülkemiz ve dünya insanlık tarihinde özel yeri olan Şanlıurfa’nın bu adaylıkta yolunun açık olmasını diliyorum.
NİCE YILLARA ART CAFE!
Art Cafe, 30 yaşında! Butik bir aile işletmesi olarak yola çıkan, bugün ellili yaşlarını süren ve geçmiş İstanbulluların kalbinde özel bir yeri olan Art Cafe, unsuz, yağsız ve lezzetinden sual olunmaz pastalarıyla bugün Levent, Çiftehavuzlar ve sezonluk olarak Yalıkavak’taki üç ayrı şube ile hizmet veriyor. Kurulduğu günden bu yana doğal içeriklerle, katkısız üretim anlayışını benimseyen ve bu ilkesinden ödün vermediğini en iyi müşterilerinin bildiği Art Cafe; görsel olarak da üst düzey ürünlere imza atıyor. Unsuz ve yağsız Pinoli, artık bir klasik haline gelmiş durumda…

Bugün otuz yaşını kutlayan Art Cafe, butik pastane anlayışını sürdürerek lezzetini, kalitesini, müşterileriyle olan yakın bağını ve böylelikle de saygınlığını koruyor. Nice yaşlara Art Cafe!