Esin Sungur
Dünyayı kurtaran kadınlar
Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun! 8 Mart’ta kadınların doğa ve doğa korumayla bağlarına bir göz atalım. Eğer insanlık içinden geçtiği bu darboğazdan bir şekilde kurtulacaksa, bunda kadınların büyük etkisi olacak. Dünyanın dört bir yanında can alan değil, can veren kadınların.
Yıl 1974. Hindistan Himalayalarında bir orman köyü, Uttarakhand. Ticari amaçlarla kereste için ağaçları kesmeye ormana girenler bir de bakıyorlar ki, ağaçlara sarılmış 27 kadın; ağaçlarını kestirmek istemeyen köylü kadınlar. Öncüleri 22 yaşında, okuma yazması olmayan Gaura Devi adlı bir genç kadın. Gece boyu ağaçlardan ayrılmadılar. Keresteciler geri çekildi, bu direniş de boşa gitmedi. Önce kesim yasağı getirildi, ardından 1980'de Orman Koruma Yasası çıkarıldı ve tüm Himalaya bölgesinde ticari ağaç kesimi ve doğa koruma konusu ciddi olarak gündeme geldi. O günden bu yana da, Hintçe sarılmak anlamına gelen "chipko" hareketi olarak biliniyor bu.
YEDİ FİDANLA BAŞLADILAR
Tohum atan kadınlar Kenya’da da vardı. Şimdi 1977’ye gidelim. Dünya Çevre Günü’nde Nairobi'nin çeperinde bir grup kadın, ellerinde fidanlar, ağaç dikiyorlardı. Sadece yedi tane. O yedi fidanın köklerinin nereye uzanacağını o gün kimse bilmiyordu.
Yedi Fidan eyleminin sahibi Wangari Maathai eğitimli bir kadındı. Nairobi Üniversitesi'nde doktora yapmış, Kenya'nın ilk kadın profesörüydü. Ama ailesi köy kökenliydi. Çatlayan toprağı, kuruyan dereleri, odun ve su arayan kadınları bizzat tanıyordu. Kenya'nın ormanlarının yok olduğunu, çocukluğunda coşkuyla akan derelerin kuruyup gittiğini görüyor ve en basit bilgiyle en yüksek bilginin kesiştiği o noktayı fark edebiliyordu. En güçlü fikirler çoğu zaman son derecede basit oluyor: Bir fidan dik. Büyüsün. Bir dahaki mevsim bir tane daha dik. Bu kadar… Kenya’da Maathai öncülüğünde köylü kadınlar işte bunu yaptı. Fidanlar diktiler. Tekrar, tekrar, tekrar. Ancak kadınlara has bir sabırla.
Maathai, kadınlara yetiştirdikleri her sağlıklı fidan için çok sembolik bir ücret ödedi. Küçücük bir ücretti ama emeğin, çalışmanın karşılığında ödenen bir ücretti. Emeği değer gören kadınlar bebek adımlarla sisteme dahil olmaya başladı. Fidanlıklar Kenya'nın dört bir yanına yayıldı. Kenya’nın yeşil kuşağı toprak tutmaya, su havzalarını korumaya, köylere yakacak odun ve gıda sağlamaya başladı.
Bugün o yedi fidandan elli bir milyon ağaç, haklarını talep etmeye başlayan on binlerce kadın ve bir Nobel Barış Ödülü doğdu. Maathai çevreyle demokrasi arasındaki ince, belki çok kırılgan ama son derece gerçek bağı o zaman keşfettiğini söylüyor. Zamanla Yeşil Kuşak Hareketi, yalnızca ağaç diken bir yapı olmaktan çıktı; Kenya'nın otoriter Moi rejimine karşı duran, toprak hakları için mücadele eden bir güce dönüştü. Wangari Maathai 2004 yılında Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Dikkatinizi çekerim; çevreyle değil, barışla ilgili bir ödül… Nobel Komitesi ödülün gerekçesini “sürdürülebilir kalkınmaya, demokrasiye ve barışa katkılardan dolayı” diye açıkladı.
Yıl 2023 Muğla, Akbelen
Yıl 2023. Bir yaz günü, sabahın köründe Muğla Akbelen’de, İkizköy’e jandarma geliyor. Kısa sürede tükenip posasını bu güzelim doğaya bırakacak bir kömür rezervi için ormanları yok etmek isteyenlere karşı köylüler nöbette. O sabah ağaçlara sarılarak direnen kadınların sözcüsü muhtar Nejla Işık bir röportajında "Orman bizim için mantar, çınar, yaban mersini," diyordu; "hem geçimimiz hem yaşamımız." On binlerce ağaç kesildi, ekosistem yok edildi. Ama hukuk mücadelesi sürüyor. Zaten çok daha eski bir kökten beslenen bir çevre koruma bilincimiz var; 12 Ekim 1984'te, aynı Milas topraklarında, Türkevleri köyünün kadınları da Kemerköy Termik Santrali'nin makinelerinin önünde yirmi gün direnmişlerdi. Orada da ön saflarda, “mavi kadın” lakabıyla bilinen Saynur Gelendost vardı.
Hindistan'dan Kenya'ya, oradan Muğla'ya uzanan ince bir çizgi, kopmaz bir bağ. Toprağa, doğaya, aslında olduğu gibi yaşama sahip çıkan adını bildiğimiz, bilmediğimiz kadınlar. Chipko'nun ağaçlara "sarılması”, Maathai'nin fidanları "dikmesi”, Akbelen'in ormanda "nöbet tutması"; aynı dilin; varoluşun kelimeleri.
Dünya ekolojik çeşitliliğinin yüzde 5’i Khao Sok’ta
Khao Sok Parkı, Tayland'ın güneyinde, Phuket Adası'nın iki saat kuzeyinde bulunan bir ulusal park. 12 ayrı koruma bölgesinden, Adaman Denizi’ndeki birkaç adadan oluşan ve 5.316 km² alana yayılan Khao Sok Parkı, 48 memeliyi, 311 farklı kuşu, 30'dan fazla farklı yarasa türünü sınırları içerisinde barındırıyor ve tüm dünyanın ekolojik çeşitliliğinin %5'ine ev sahipliği yapmasıyla özel bir koruma alanı.
Khao Sok, filleri, maymunları, geyikleri, yılanları ve timsahları doğal ortamlarında gözlemlemek için mükemmel bir alan, bu hayvanlarla karşılaşmak parktaki günlük yaşamın bir parçası. Parkın "sıra dışı sakinleri" arasında ise; dünyadaki en küçük toynaklı hayvan olarak bilinen ve geviş getiren bir memeli olan fare geyiği (Lesser Mouse Deer), kanat arası uzunluğu 1,5 metreye ulaşan büyük boynuzlu kuş (The Great Hornbill), doğduğu andan itibaren kısa yaşamı boyunca kendi vücudundaki yağ depolarından beslenen atlas güvesi (Atlas Moth) sayılabilir. Görülmeye değer bitkiler arasında ise sineklerin yanında küçük memelilerle de beslenen etçil bitkiler, binden fazla farklı orkide çeşidi ve bir metreye kadar ulaşan çapıyla dünyanın en ağır ve büyük tek çiçekli bitkisi olan “rafflesia” bulunuyor. Şanslıysanız bu nadir ve ilginç kokulu çiçeği, bir yıllık büyüme ve gelişme sürecinin ardından açtığı 5 ila 7 günlük süreçte görebilirsiniz de.
Alışılmışın dışında bir ulusal park, alışılmışın dışında bir tarih
Khao Sok, aynı zamanda ülkedeki diğer ulusal parklarına kıyasla oldukça farklı olan tarihi ile de öne çıkıyor: Tayland'ın doğal bitki örtüsü ve doğal yaşam alanları gelişen endüstri nedeniyle hızla kaybolurken, Tayland ordusundan kaçarak ormanı mesken tutan bir grup komünist öğrenci bu parkın kaderini değiştiriyor. Silahlı öğrenci grubun balta girmemiş bu ormandaki varlığı, bu yaşam alanını sadece ordunun değil, aynı zamanda avcıların, madencilerin ve ahşap endüstrisinin tahribatından da korumuş. Tarihin bu cilvesi, ülke geneli müthiş bir doğa tahribatı yaşanırken, bu alanı ormansızlaşmaktan alıkoymuş.
Parkı şimdilerde ulusal parklar idaresi çalışanı olan orman korucuları ve bölge sakinleri koruyor. Parkta düzenli olarak devriye gezen korucular ormana sık sık gidip gelen yerlileri tanıyor. Park yönetiminin özellikle altını çizdiği ve oldukça iyi işlediği görünen misyonlarından biri, çoğunlukla turizmle ilintili işlerle meşgul bölge halkını ormanın korunmasına dair eğitmek ve parkı yerel halkın günlük yaşamının parçası kılmak. Bu misyon amacına ulaşıyor da… Ulusal parkın ciddi bir doğal koruma bölgesi olmasına karşın park yönetimi, bölge sakinlerinin ormana girmesini engellemiyor. Aksine, Khao Sok ve çevre köylerde doğan çocukların küçük yaştan itibaren aileleriyle birlikte ormana gelmesi ve hangi meyvelerin yenebileceğini, tehlikeli böcekleri tanımayı, geceleri vahşi hayvan seslerini dinlemeyi öğrenmeleri teşvik ediliyor. Yani bölge halkını eğitme misyonu yukarıdan aşağıya değil, korucular ve yerliler arasındaki sürekli diyalog ve etkileşim sayesinde yatay bir biçimde gerçekleşiyor.
Parkı yaşatan temel unsur elbette turizm. Ancak burada sadece ekolojik turizme izin veriliyor. Bu çerçevede parkta gecelemek isteyenler gölün etrafında konumlanmış yüzen bungalovlarda kalabiliyorlar. Özel kokartlı rehberler eşliğinde ormanda zaman geçirmek, çadırda ya da hamakta gecelemek mümkün. Bu seçeneğin iyi bir fiziksel kondisyon ve doğa deneyimi gerektirmesi nedeniyle herkese uygun olmayabileceğini anımsatalım.
Doğal ortamında gözlemlediğiniz hayvanların Tayland'daki birçok hayvanın aksine periyodik şiddete uğramayan, özgür hayvanlar olduğunun bilincinde olmak rahatlatıcı olsa da, insan-vahşi hayat karşılaşmaları orman sakinleri için her durumda stres yaratan bir faktör. Örneğin göl üzerindeki taşıt trafiği ve turların gürültülü motorlu teknelerle yapılması olumsuzluklardan biri. Kısacası; Khao Sok Ulusal Parkı için turizm hem en büyük tehditlerden hem de parkın korunması için en hatırı sayılır gelir kaynaklarından. Doğa koruma standartları açısından daha katı ve spesifik önlemler gerektiğini düşünsek de, yönetimin bölge halkıyla el ele veren, onların ormanla organik ve samimi bağlarını koruyan yaklaşımı takdire şayan.