Esin Sungur
Tarımı desteklemek stratejik bir tercih
Zeytinliklerini, topraklarını, köylerini savunanların suçlu çıktığı günlerden geçiyoruz. Muğla’da zeytin ağaçlarının sökülmesine karşı çıkan insanların jandarma barikatlarıyla karşılaştığı, hatta hapse atıldığı zamanlar, bu zamanlar… Sadece o mu? Aynı günlerde, Giresun’da da önemli şeyler oluyor. Karadeniz’in büyük bir kısmına maden ruhsatı veriliyor. Henüz aktif olmayabilirler, kazılmıyor olabilirler ama bölge artık hukuken kazıya açık hale gelmiş durumda. Aslında Türkiye’nin bu iki farklı noktasında yaşananlar, “enerji için, kamu yararı için” denilen uygulamalara yakından bakmak için doğru bir zaman.
Türkiye’nin her yerinde verilen maden ruhsatlarının temel sebebi olarak enerji üretimi gösteriliyor. Fosil yakıtlardan elde edilecek enerji ile elektrik üretilecek, millet elektriksiz kalmayacak… O zaman da tarlasını, zeytinini, fındığını korumak isteyenlerin karşısına “Siz tarım önemli diyorsunuz ama enerji daha önemli” söylemi ile çıkılıyor. Peki bu argüman doğru mu? Tarım mı enerji mi diye bir tercih yapmak zorunda olabilir miyiz?
Gelin önce Akbelen’e bir göz atalım: Burada olan, mevcut bir linyit madeni sahasının genişletilmesi. (Demek ki “Türkiye’de çok küçük bir alanda madencilik yapılıyor” demek, maden arama ruhsatlı yerlerde zaman içinde madenlerin faaliyete geçmeyeceği veya maden alanlarının genişlemeyeceği anlamına gelmiyor.) Tarım arazilerinin acele kamulaştırılması, binlerce zeytin ağacının kesilmesi - ya da söylendiğine göre taşınması - ve köy yaşamının ortadan kalkması söz konusu.
Giresun’daki ise farklı bir hikâye; burada yoğun bir madencilik faaliyeti henüz yok. Ancak çok yoğun bir arama ruhsatı verildiği gerçeği var. Henüz kazılmamış ama her an kazılma ihtimali olan bir coğrafyada insanlar nasıl yaşayacak, nasıl fındığa yatırım yapıp sahip çıkacak? Neye güvenebilecek? Fındık üretimiyle küresel ölçekte stratejik bir konuma sahip olan bu yörenin yaygın biçimde madenciliğe açılmak istenmesi Türkiye’de nasıl bir planlama refleksi olduğunu, ya da olup olmadığını ister istemez sorgulatıyor. Enerji ve maden odaklı bir büyüme için tarım ve ekosistemi neden devamlı göz ardı ediyoruz?
GIDA GÜVENLİĞİNDE PARMAKLA GÖSTERİLECEK ÜLKE OLMAK
Deniyor ki; Türkiye enerjide dışa bağımlı bir ülke. Özellikle kömür gibi yerli kaynakların kullanılması şart. Peki kömürümüz buna değiyor mu? Aslında değmiyor… Türkiye’nin kömürü büyük ölçüde düşük kaliteli linyitten oluşuyor. Yani çevresel maliyeti yüksek, verimliliği görece düşük bir kaynak. Oysa madenciliğe verilen destek tarıma ve biyoçeşitliliğin geliştirilmesine verilse, iklim çeşitliliği ve toprak zenginliğimizle gelecek günlerde küresel ölçekte kriz başlığı haline geleceği herkesin malumu olan gıda güvenliği konusunda parmakla gösterilecek bir ülke olabiliriz. Üstelik tarım yalnızca üretim demek de değil; kültür, turizm ve yerel ekonomilerle iç içe geçen stratejik bir kültür alanı, aynı zamanda. Kırsal nüfusa köstek olup evlerinden atmak yerine destek olsak hem uzun vadeli, katmanlı değer ve anlam yaratan, üretimin ve emeğin gücünü her yönüyle hissettiren bir sektörde büyümüş oluruz. Yanında da temiz enerjiye yapılacak yatırımları desteklesek, hiç de fena bir planlama olmaz bu.
Türkiye, ciddi bir yenilenebilir enerji potansiyeline sahip. Güneşlenme süresi yüksek, rüzgârlar sürekli ve güçlü. Burada yatırımlar var ama enerji politikaları hâlâ büyük ölçüde fosil yakıtlar etrafında şekillendiği için temiz enerji bir dönüşümü gerçekleştirecek ölçeğe ulaşabilmiş değil. Biz bu alandaki çalışmaları aynı zamanda bir tarım politikası olarak görebilirsek güneş ve rüzgâr yatırımları enerji ihtiyacının karşılanmasında anlamlı bir yere gelir ve sırf enerji için tarımı ve toplumu gözden çıkarmaya da gerek olmaz.
Kısa vadeli çözümlerle sorunları geçiştirmekten artık bıkmadık mı? Dünya iklim krizinin tüm etkilerini yaşıyor. Gelecek nesillere yaşanacak bir dünya ve ülke bırakmayı umursuyorsak sürdürülebilir planlar için adımlar atmamız, koruma alanlarını iyi belirleyerek hamleler yapmamız gerekiyor. Enerji ihtiyacımızı karşılamak için kömüre mahkûm değiliz. Kısa vadeli çözüm olan hızlı enerji, hızlı tüketim yerine uzun vadeli ve dengeli olan; toprak ve sürdürülebilir üretim modeline yönelmenin akılcı ve toplumun yararına olduğu son derece açık.