Okulun kaybolan anlamı ve yeni dünyanın çocukları

Bir eğitimci olarak yıllardır aynı soruyla karşı karşıyayım: Çocuklar gerçekten öğrenmek için mi okula gidiyor, yoksa sadece gitmek zorunda oldukları için mi?

Ne yazık ki bugün okulların önemli bir bölümü, çocukların hayal kurduğu, kendini keşfettiği, geleceğe umutla baktığı yerler olmaktan uzaklaşıyor. Birçok öğrenci için okul; sabah gidilip akşam dönülen, anlamı giderek silikleşen bir zorunluluk haline geliyor. Aileler ise ağırlaşan ekonomik koşulların içinde, çocuklarını çoğu zaman “yeri belli olsun” düşüncesiyle okula gönderiyor.

Bu tabloyu elbette sadece okul üzerinden okumak eksik olur. Çünkü mesele, toplumun bütün katmanlarını içine alan daha büyük bir dönüşümün parçası.

Bugünün çocukları; sosyal medya, dijital oyunlar, yapay zekâ ve küresel içerik akışıyla büyüyor. Bu yeni dünya, onların düşünme biçimlerini, iletişim tarzlarını ve beklentilerini kökten değiştiriyor. Ancak biz yetişkinler—ebeveynler, eğitimciler ve yöneticiler—bu dönüşümün çoğu zaman gerisinde kalıyoruz. Anlamadığımızı yönetemiyor, yönetemediğimizi ise çoğu zaman bastırmaya çalışıyoruz.

Oysa baskı, hiçbir zaman gerçek bir çözüm üretmez.
Anlaşılmayan çocuk, içine kapanır.
Dinlenmeyen genç, kendine başka alanlar arar.

Tam da bu noktada, aile ile çocuk, öğretmen ile öğrenci arasında derin bir kopuş başlıyor. Çocuğun dünyası ile yetişkinin dünyası arasındaki mesafe açıldıkça; iletişim zayıflıyor, güven azalıyor. Aileler çocuklarının iç dünyasına ulaşmakta zorlanıyor. Gençlerin düşüncelerini, kaygılarını, hatta bazen yönelimlerini bile fark edemiyorlar. Bu kopuş büyüdüğünde ise yerini çatışmaya ve krizlere bırakıyor.

Biz eğitimciler için de durum farklı değil. Yıllar önce aldığımız eğitimle, bugünün çocuklarını anlamaya çalışıyoruz. Oysa artık bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi anlamlandırmak; öğretmek değil, birlikte öğrenmek çağındayız. Bu yüzden kendimizi sürekli yenilemek zorundayız. Sadece müfredatı değil, öğrencinin dünyasını da öğrenmek zorundayız.

Üstelik bu sorun sadece dijital dönüşümle açıklanamaz. Ekonomik zorlukların derinleştiği, sosyal alanların giderek daraldığı bir ortamda; gençlerin kendini ifade edebileceği alanlar da yok oluyor. Sporla, sanatla, kültürle nefes alamayan bir gençliği konuşuyoruz.

Enerjisini sağlıklı alanlara yönlendiremeyen gençler, ister istemez başka arayışlara itiliyor. Ve ne yazık ki bu arayışlar her zaman doğru kapılara çıkmıyor. Bazen suç örgütlerine, bazen de radikal yapılara uzanan bir yolun kapısı aralanıyor.

İşte bu yüzden mesele yalnızca “çocukları anlamak” değil.
Önce kendimizi değiştirmek zorundayız.

Aileler olarak dinlemeyi öğrenmeliyiz.
Eğitimciler olarak yenilenmeyi göze almalıyız.
Yöneticiler olarak çocuklara ve gençlere gerçek bir gelecek sunmalıyız.

Çünkü umut veremediğiniz bir gençten, hayal kurmasını bekleyemezsiniz.

Bugün dünya da kolay bir yer değil. Savaşların, krizlerin, eşitsizliklerin gölgesinde büyüyen bir kuşak var karşımızda. Bu nedenle yalnızca kendi iç sorunlarımızla değil, küresel ölçekte yaşananlarla da yüzleşmek zorundayız. Nitekim İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in de vurguladığı gibi, dünyayı korku ve çatışma üzerinden şekillendirmeye çalışan anlayışlara karşı birlikte durmak gerekiyor.

Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras; korkunun değil umudun, baskının değil anlayışın hâkim olduğu bir dünya olmalı.

Bu yüzden dönüp kendimize yeniden sormalıyız:
Okullar ne için var?
Ve biz çocuklara nasıl bir gelecek anlatıyoruz?

Eğer bu sorulara verdiğimiz cevapları değiştirmezsek, yarının yönünü de biz değil ne yazık ki kaybolan umutlar belirleyecek.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Aylin Kotil Arşivi