Güvenlik mi, güven duygusu mu?

Önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş…
Ve biz, her seferinde biraz daha hızlı unutuyoruz. Oysa unutulmaması gereken bir gerçekle karşı karşıyayız.

Okullarda yaşanan şiddet olayları hepimizin içini yaktı. Hayatını kaybeden çocuklarımız ve bir öğretmenimiz… Her biri, bu ülkenin yarınlarından eksilen bir parça. Her biri, aslında uzun zamandır görmezden geldiğimiz bir sorunun acı bir sonucu.

Bu acı olaylardan sonra Türkiye’de neredeyse refleks haline gelmiş bir süreç yaşanıyor. Herkes konuşuyor. Herkes bir neden buluyor.

Kimi “ahlaki değerler zayıfladı” diyor. Kimi “diziler ve dijital içerikler”i suçluyor. Kimi sosyal medyayı, kimi aile yapısını, kimi ekonomik eşitsizliği işaret ediyor.

Hatta tartışma çok geçmeden yine tanıdık fay hatlarına kayıyor: laik–dindar, zengin–yoksul, modern–muhafazakâr…

Oysa tüm bu başlıkların her biri bir parçayı anlatıyor, bütünü değil. Çünkü kabul etmekte zorlandığımız bir gerçek var. Bu tür olayların tek bir nedeni yok.

Psikolojik sorunlardan toplumsal yalnızlaşmaya, ekonomik baskılardan kimlik arayışına kadar uzanan çok katmanlı bir krizle karşı karşıyayız.

Ve belki de en kritik nokta şu: Biz bu karmaşık gerçeği anlamaya çalışmak yerine, en hızlı ve en görünür çözüme yöneliyoruz.

Daha fazla güvenlik.

Bugün okulların kapısında polisler var. Turnikeler, x-ray cihazları, çanta aramaları…
Kameralar, güvenlik görevlileri, kontrol mekanizmaları…

Peki gerçekten daha mı güvendeyiz? Yoksa sadece daha fazla kontrol altında mıyız?

Uluslararası araştırmalar, bu soruya oldukça çarpıcı cevaplar veriyor.

Başta ABD olmak üzere birçok ülkede yapılan çalışmalar, okullarda artırılan “görünür güvenlik önlemlerinin” şiddeti azaltmada beklenen etkiyi çoğu zaman yaratmadığını ortaya koyuyor. Hatta bazı durumlarda bunun tam tersi sonuçlar doğurduğu görülüyor.

Örneğin, okulda sürekli polis bulunmasının öğrenciler üzerinde yarattığı psikolojik etki. Çocuklar kendilerini korunan bireyler olarak değil, potansiyel suçlular olarak hissetmeye başlayabiliyor.

Bu duygu çok önemli. Çünkü bir çocuk kendini nasıl hissediyorsa, zamanla o kimliğe doğru itilir.

Araştırmalar sürekli gözetim altında olmanın, güven duygusunu artırmadığını söylüyor. Aksine, okul ile öğrenci arasındaki bağı zayıflatıyor. Aidiyet duygusunu törpülüyor. Okulu bir öğrenme alanı olmaktan çıkarıp, bir denetim alanına dönüştürüyor.

Ve bu sürecin literatürde çok çarpıcı bir adı var:
“School-to-prison pipeline” — okuldan cezaevine uzanan hat.

Bu kavram, eğitim sisteminin bazı uygulamalarının çocukları korumak yerine, farkında olmadan sistemin dışına ittiğini anlatıyor.

Özellikle “sıfır tolerans” politikaları…
Yani en küçük disiplin sorunlarının bile ağır yaptırımlarla karşılanması…

Bir öğrencinin sınıfta yüksek sesle konuşması, öğretmene karşı gelmesi ya da küçük bir tartışma yaşaması…
Bunlar birer gelişim süreci parçası olarak ele alınmak yerine, cezalandırılması gereken “ihlaller” olarak görülüyor.

Sonuç ne oluyor? Uzaklaştırmalar artıyor. Disiplin cezaları sertleşiyor. Okul içindeki polis müdahaleleri yaygınlaşıyor.

En önemlisi de, öğrencinin okulla kurduğu bağ zayıflıyor.

Okulla bağı kopan bir çocuk yalnızlaşır. Yalnızlaşan çocuk, daha kırılgan hale gelir. Kırılganlık ise çoğu zaman riskleri beraberinde getirir.

Bir süre sonra o çocuk artık “öğrenci” olarak değil, “sorunlu birey” olarak etiketlenmeye başlar. Bu etiket de, onun hayat yolculuğunu belirleyen görünmez bir damgaya dönüşür.

İşte tam da burada çok kritik bir ayrım karşımıza çıkıyor.

Güvenlik mi, güven duygusu mu?

Bir okulun güvenli olması ile güvenlikli olması aynı şey değildir.

Güvenlikli okul; kapısında polis olan, girişinde arama yapılan, her hareketin kontrol edildiği bir yer olabilir.

Ancak güvenli okul; öğrencinin kendini ait hissettiği, anlaşıldığı, değer gördüğü ve ifade edebildiği bir ortamdır.

Bir çocuk için gerçek güvenlik; görülmek, duyulmak ve anlaşılmaktır.

Araştırmalar da bunu destekliyor. Çocuklar kendilerini güvende hissettikleri, bağ kurabildikleri ortamlarda şiddete yönelmezler.

Yani mesele sadece kapıdaki turnike değil. Mesele içeride kurulan ilişki.

Mesele kamera sayısı değil. Mesele gençlerle, çocuklarla olan temasın niteliği.

Peki alternatif ne?

Dünyada bu konuda farklı ve daha bütüncül yaklaşımlar giderek yaygınlaşıyor. Özellikle ABD ve Avrupa’da uygulanan “tehdit değerlendirme modelleri” bu açıdan dikkat çekici.

Bu modellerin temel yaklaşımı şu: Risk taşıyan öğrenciyi cezalandırmak değil, anlamak.

Erken uyarı sistemleri kuruluyor. Psikolojik destek mekanizmaları güçlendiriliyor. Rehberlik hizmetleri aktif hale getiriliyor. Öğretmenler, risk işaretlerini fark edebilecek şekilde eğitiliyor. Aile ile okul arasında gerçek bir iş birliği kuruluyor.

Yani çocuk yalnız bırakılmıyor.

Bu yaklaşımın uygulandığı okullarda ne oluyor? Şiddet olayları azalıyor. Disiplin cezaları azalıyor. Okul terk oranları düşüyor. Ve en önemlisi, çocukların okulla kurduğu bağ güçleniyor.

Başka bir deyişle; çözüm daha fazla kontrol değil, daha fazla anlama.

Eğer okulları giderek daha fazla güvenlik önlemiyle donatıyorsak, bugün kendimize sormamız gereken soru şu:

Biz çocukları tehlikelerden mi koruyoruz, yoksa onları tehlikeli bir dünyanın parçası haline mi getiriyoruz?

Çünkü bir gün, “okulları korumaya çalışırken onları cezaevlerine dönüştürdük” gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalabiliriz.

Bir çocuğun okula girerken ilk gördüğü şey polis, ilk hissettiği şey korkuysa; orada eğitimden değil, denetimden söz ediyoruz demektir.

Ve unutmayalım; Bir çocuğu hayata bağlayan şey, kapıdaki kilit değildir.

Onu hayata bağlayan şey, kurduğu bağ ve hissettiği aidiyettir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Aylin Kotil Arşivi