Ülkenin en büyük yatırımı nereye yapılmalı?

Eğitim dediğimiz sürecin ne zaman başladığına dair hâlâ güçlü bir yanılgı içindeyiz. Çoğu zaman başlangıç noktası olarak ilkokulu işaret ediyoruz. Oysa çocuklar o sıralara oturduğunda, hayatlarının en belirleyici döneminin önemli bir kısmını çoktan geride bırakmış oluyor. Düşünme biçimleri, kendilerini ifade etme becerileri, merakları ve özgüvenleri büyük ölçüde erken yaşlarda şekilleniyor.

Bu yüzden okul öncesi eğitim, çoğu zaman sanıldığı gibi bir hazırlık aşaması değil. Daha çok, hayatın temelinin atıldığı bir eşik. Geçildiğinde fark edilen ama çoğu zaman geç kalınan bir eşik.

Bugün okul öncesi eğitime erişemeyen bir çocuk, eğitim hayatına ne yazık ki eşit koşullarda başlayamıyor. Bu yalnızca bir tespit değil; sahada çok net görülen bir gerçek. Erken yaşta eğitimle buluşan çocuklar ilkokula daha hazır geliyor, uyum süreçlerini daha hızlı atlatıyor ve öğrenmeyle daha güçlü bir bağ kuruyor. Bu fark zamanla kapanmıyor, aksine derinleşiyor. Daha yüksek akademik başarı, daha az sınıf tekrarı, daha düşük özel eğitim ihtiyacı… Bunların her biri aslında eğitimle erken tanışmanın doğal sonucu.

Daha geniş bir açıdan bakınca tablo daha da netleşiyor. Okul öncesi eğitim alan çocukların liseyi tamamlama oranı artıyor, üniversiteye devam etme ihtimali yükseliyor. Yani erken yaşta yapılan yatırım sadece bugünü değil, bir öğrencinin hayat yolunu da belirliyor.

Ancak meseleyi sadece notlarla, sınavlarla anlatmak yeterli olmaz. Asıl fark, çocuğun hayatla kurduğu ilişkide ortaya çıkıyor. Erken yaşta eğitimle buluşan çocuklar kendini daha rahat ifade ediyor, sosyal ilişkiler kurmakta zorlanmıyor, bulunduğu ortama daha kolay uyum sağlıyor.

Uluslararası çalışmalar da bunu açıkça söylüyor: Erken eğitim, bireyin sosyal becerilerini güçlendiriyor, riskli davranışlara yönelme ihtimalini azaltıyor. Özellikle imkânları sınırlı ailelerden gelen çocuklar için bu etki çok daha belirgin.

Yani okul öncesi eğitim, yalnızca bireysel gelişimin değil, fırsat eşitliğinin de en güçlü araçlarından biri.

Buna rağmen bu alana gereken önemi verdiğimizi söylemek zor. Oysa bugün en çok konuştuğumuz başlıklardan biri ekonomi. Tam da bu yüzden şunu açıkça söylemek gerekiyor: Erken çocukluk eğitimi, bir ülkenin yapabileceği en değerli yatırımlardan biridir. Çünkü etkisini sadece bugün değil, yıllar içinde katlanarak görürsünüz. Daha iyi eğitimli bireyler, daha üretken bir ekonomi, daha dengeli bir toplum yapısı…

Ancak bu tartışmanın bir de hayatın içinden gelen, çoğu zaman göz ardı edilen çok somut bir boyutu var.

Bugün binlerce anne, çocuğunu güvenle bırakabileceği bir yer bulamadığı için iş hayatından çekilmek durumunda kalıyor. İstemediği için değil, mecbur kaldığı için. Bu durum bireysel bir tercih değil; sistemin dayattığı bir zorunluluk. Kreş ve okul öncesi eğitim meselesi bu yüzden sadece bir “hizmet” başlığı değil. Doğrudan hayatın kendisiyle ilgili bir konu.

Kadınların iş gücüne katılımını konuşuyorsak, önce şu soruya dürüstçe cevap vermek gerekiyor: Kadınlar çalışırken çocuklar nerede olacak?

Kreş açmak elbette çok değerli bir adım. Ancak tek başına yeterli değil. Çünkü sorun sadece okul öncesiyle de sınırlı kalmıyor. Çocuk ilkokula başladığında bu kez başka bir boşluk çıkıyor karşımıza. Okul bitiyor, gün devam ediyor. Anne-baba hâlâ işte. Peki o saatlerde çocuklarımız ne yapıyor?

Bu sorunun cevabı çoğu zaman belirsiz. Ve bu belirsizlik, çocukların gelişiminde ciddi bir eksiklik yaratıyor.

Bugün Türkiye’de bu boşluğu çoğu zaman aile büyükleri dolduruyor. Anneanneler, babaanneler, dedeler… Sessizce, görünmeden ama çok büyük bir sorumluluğu üstlenerek çocuk bakımının yükünü taşıyorlar. Bu dayanışma kültürü elbette çok kıymetli. Ancak bu durum, aslında sistemin çözmesi gereken bir sorunun aile içinde telafi edilmeye çalışıldığını da gösteriyor.

Yani konu sadece “çocuk kime emanet” meselesi değil; çocukların gelişimini destekleyen, güvenli, nitelikli ve sürekliliği olan bir bakım ve eğitim ortamının eksikliği. Bu eksikliği görmeden, kadınların iş gücüne katılımını gerçek anlamda artırmak da mümkün değil.

İşte bu noktada etüt merkezleri devreye girmeli. Ama bu merkezleri sadece “ödev yapılan yerler” olarak görmek büyük bir eksiklik olur. Bu alanların; çocukların sporla, sanatla, oyunla buluştuğu, sosyalleştiği, kendini keşfettiği yaşam alanlarına dönüşmesi gerekiyor. Çünkü çocuk sadece dersle büyümez. Biraz da yaşayarak, deneyerek, kendini bulduğu alanlarda büyür.

Aslında günümüzde kimse okul öncesi eğitimin önemini inkâr etmiyor. Herkes biliyor. Ne var ki mesele sadece bu değil. Asıl mesele, bu imkâna herkesin erişip erişemediği.

Bugün hâlâ çok sayıda çocuğumuz bu eğitime ulaşamıyor. Bölgesel farklar sürüyor. Kamu yatırımları yetersiz kalıyor.

Yani sorun artık ne yapılması gerektiğini bilmemek değil. Asıl sorun, bu bilinçle hareket edilmemesi ve konunun gereken ciddiyetle ele alınmaması.

Bu noktada hem merkezi yönetime hem yerel yönetimlere ciddi bir sorumluluk düşüyor. Okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması, her mahallede ulaşılabilir kreşlerin kurulması, çalışan aileleri destekleyen modellerin geliştirilmesi ve ilkokul sonrası çocuklar için etüt ve gelişim alanlarının oluşturulması artık bir tercih değildir. Bu, ertelenemez bir sorumluluktur.

Çünkü bir çocuğun hayatına ne kadar erken temas ederseniz, sadece onun bugününü değil, yarınını da şekillendirirsiniz. Ve aslında o anda, bir ülkenin geleceğine dokunmuş olursunuz.

Belki de asıl sormamız gereken şu:
Biz çocuklarımıza gerçekten zamanında ulaşıyor muyuz, yoksa onların eğitime en açık olduğu o güzel yılları heba mı ediyoruz?

Önceki ve Sonraki Yazılar
Aylin Kotil Arşivi