Pelin Batu
Savaşın Müsebbibi: Güzel Helen
Güzide ülkemizin kaderinde hep tepinen Truva atları hortluyor. Her seçimde birbirini satan fırsatçılar, kimin eli kimin cebinde belli olmayan zatlar, bitmek tükenmek bilmeyen bir koltuk sevdası, yeri geldiğinde istifa etme erdemini gösterememe hali, hadsizlik, hukuksuzluk, hudutsuzluk... Veeee akabinde her hüsran ve haksızlıktan sonra “yarın ola hayrola,” “enseyi karartmayalım” gibi zoraki temenniler... İnsanın isyan edesi geliyor, edemiyor. İnsanın haykırası geliyor, susuyor. Ya da korkmuyor, susmuyor ama sonuç yine de değişmiyor.
Ama sonunda bir devrim, bir direniş çiçek veriyor. Haşmetmeabın yargısı, İzzetli Sultanımızın günbegün eteğini öpen yalakalar ordusu ve her şeyini kaybetmekle sınanan kulları, binlerce yıldır bu topraklarda ölüp ölüp diriliyor. Geçmişe bakıyor, geleceği görüyorum hem de en ucuz ve adisinden... Hektor gibi, Atatürk gibi kahramanları da görüyorum görmesine ama onlardan da yüzyılda bir ha geliyor ha gelmiyor. zaten bir kahramandan medet ummak da saçma değil mi? Rahmetli babam gibi ülkesini her şeyden çok seven ve onun için didinen insanların birbirini bulması, birlik olması lazım. Ancak o zaman Truva atlarını durmaları gerektiği müzeye kaldırabiliriz. Kaldırmalıyız. Kaldıracağız.
Olup bitenlerin ışığında bugün sizleri antik çağların en namlı savaşına götürüp andın ve ihanetin anatomisini çizeceğim. O yüzden bugünkü portrem mitolojik bir figür olmakla beraber aynı zamanda bir arketip oluşturan bir kadın.
Antik Yunan mitolojisinde dünyanın en güzel kadını olarak bilinen, güneş tanrısı Helios’tan gelen “ışık,” “meşale” veya “aydınlık olan” adını koca bir memlekete ve medeniyete bağışlayan bir kadın o. Bundan 2800 yıl önce kağıda dökülmüş ilk savaş destanlarından İlyada ve ardından gelen yol hikâyesi Odysseia’da Truva Savaşının müsebbibi olarak ona işaret ediyor Homeros. Onu, “Bin gemiyi suya indiren yüz” olarak sunuyor Christopher Marlowe. Ancak Helen ya da dedem Selahattin Batu’nun oyununda söylediği gibi “Güzel Helena’nın” öyküsü sadece mitoslarla ve masallarla sınırlı değil. Helen’in varlığı kuvvetle muhtemel ki yazı öncesi sözlü geleneklere dayanıyor ve arkeoloji, tarih ve edebiyat bilimlerini içine alan çalışmalar sonucunda tarihi bir kişiliğin olabileceği tartışılıyor. Homeros’un M.Ö. 8. yüzyılda sözlü anlatılardan derlediği düşünülen destanlarda Neolitik Bronz Çağı’na dair detaylar bulabiliriz. Truva’nın VII. katmanında rastlanan yangın izleri ve ok uçları da Truva Savaşından kalma kanıtlar olabilir. Ama bu bulgular on senelik bir savaşın numuneleri olamayacak kadar azdır. Büyük bir ihtimal şairimiz, Eflatun’un hep şikâyet ettiği üzere, konuyu süslemiş ve unutulmaz bir destana dönüştürmüştür. Herodot ve Euripides gibi ikincil kaynaklardaysa Helen, Mısır’da yaşıyor ve ancak hayaleti Truva’ya ulaşıyordur. Sonuçta hikâyede tanrılar insanları piyon gibi oynatıyor, insanlar kendilerini bir savaşın içinde buluyor. Helen ise savaşı engellemek isterken savaşın müsebbibi olarak lanse ediliyor.
TÜM TALİPLERİ YEMİN EDER
Mitolojik anlatılar bize Helen’in babasının Zeus olduğunu söyler. Mütecaviz tanrıların tanrısı Sparta Kraliçesi Leda’yı baştan çıkarmak için kuğu formuna girmiş ve Leda ikişer ikizle hamile kalmıştır. Yumurtadan çıkan dört çocuktan en güzeli, herkesin evlenmek için can atacağı Güzel Helena’dır. Helena, olağanüstü güzelliğinin gücünün farkındadır; o yüzden tüm taliplerine ant içtirmiştir. Tüm taliplerinden seçeceği eşe sadık kalacakları sözünü aldıktan sonra Mikenlerin kralı Menelaos’la evlenir. İlyada’da Helen çelişkili bir karakterdir. Homeros, Helen’i suçlarcasına yazar ama bir taraftan da sürekli pişmanlıklarıyla gark olmuş bir kadındır. Kendi gücünün farkında olup felaketi engellemek isterken asıl felaketi, on sene boyunca süren savaşı getirir. Böylece Hint-Avrupa dillerinde sık sık gördüğümüz “saraydan kız kaçırma” motifiyle birlikte savaşın başlamasına sebebiyet veren kadın karakterini de tanımış oluruz.
KOCASINI TERK Mİ ETTİ, KAÇIRILDI MI?
Başka bir arketip olan Paris, bir kehanet üzerine anne babası tarafından ölüme terk edilen ancak bir çoban tarafından kurtulup büyütülen bir kahramandır. Yunan mitolojisinde anlaşmazlığın tanrıçası, bir düğüne davet edilmediği için tanrıçaları birbirine düşürmek için dünyaya altın bir elma gönderir. Elmanın üzerinde “En güzeline” yazılıdır. Tahmin ettiği üzere Hera, Athena ve Afrodit, “en güzel benim” yarışına girip Zeus’tan seçim yapmasını isterler. Akıllı Zeus bu topa girmeyip alelade ve tarafsız bir çobana sormalarını önerir. Ve böylece aslında bir prens olan Paris’e danışırlar. Hera, Paris’e tüm Avrupa ve Asya’nın hükmünü vaat eder. Akılcı savaş tanrıçası Athena eşşiz bir zekâ ve strateji yetisini masaya koyar. Aşk tanrıçası Afrodit ise dünyanın en güzel kadını Helen’i sunar. Bildiğiniz üzere Paris, Helen’i seçer. Ve böylece babası tarafından tanınıp prensliği onanan Paris güya diplomatik girişimlerde bulunmak için Helen’in memleketine gidip kimi şaire göre Helen’i kaçırır. Safo gibi şairler de Helen’in kendi rızasıyla, Paris’e aşık olup kocasını terk ettiğini yazar.
ON YIL SÜREN SAVAŞ
Ve böylece sadece Menalaos ve güçlü abisi Agamemnon değil, bu evliliği korumak için ant içmiş Yunanların tüm kahramanları Truva’ya karşı savaş ilan eder. Truvalılar Helen’i “aldık başımıza bir belayı, bizi savaşa sürükledi” diye karşılamaz. Tam tersine Paris, Hektor ve Kasandra’nın babası bilge Priamos; kan dökülmesine sebebiyet verdiği için utanç içinde kaderine küfreden ve hayıflanan gelinine “Suç sende değil, tanrılarda gibi” başkaldırıcı bir şey söyler. Savaş on sene boyunca iki tarafın da çokça kayıp verdiği bir trajediye dönüşür. Bazı araştırmacılar Homeros’un Helen üzerinden bireysel arzu ve kolektif savaş/ihtiyaçlar mefhumunu sorguladığını belirtmişlerdir. Helen’in duygusal iniş çıkışları ve suçluluk duygusu insan iradesini ve tanrıların müdahalesi ikilemini de sorgulatmış olur.
TRUVALILARIN İÇİNDEKİ HAİN
Gelelim günümüzün konusu olan Truva atına. İlyada, Truva Savaşının son yılını kapsadığı için Truva Savaşına dair pek bir detay içermez asıl bilgiler Odysseia’sında yer alır. Homeros’a göre Odysseus bitmek bilmeyen savaşı sonlandırmak için hınzır bir plan tasarlar. Yunanlılar ordularını geri çektiklerini ilan ederler ve Truvalılara muazzam bir at armağan ederler. Bilmiyorlardır ki atın içinde Yunan askerleri gizlenmiştir. Helen, atın etrafında üç kez dolaşıp atı test eder. İçindeki savaşçıları sınarcasına meşhur Yunan kahramanlarının eşlerinin seslerini taklit ederek içerdekileri, özellikle de Odysseus ve Menelaos’u iyice zorlar çünkü on yıl süren bir savaştan sonra askerler eşlerini özlemişlerdir. Gıklarını çıkarsalar hain planları ortaya çıkacaktır ama Yunanlar kendilerini tutarlar. Homeros’un bu anlatısına göre Helen, artık Spartalı Helen değil, Truvalı Helen’dir. Yeni halkının ve sevdiği adamın memleketinin tarafındadır. Fakat daha sonraki dönemlerde kimi yazarların Truva Savaşı hikâyelerinde Helen, Truvalıların içindeki bir hain olarak ele alınır. Mesela M. S. 1. ve 2. yüzyılda yazılmış olan Apollodorus’un Bibliotheke’sinde Helen tıpkı Homeros’ta gördüğümüz üzere atı test eder ama içerdekileri sezmesine rağmen sesini çıkarmadığı için Truva’nın düşüşünde parmağı olduğu ima edilir. Bu doğrudan bir ihanet değildir ama sesini çıkarmamak da bu durumda bir hainlik değilse nedir? Mesela Quintus Smyrnaeus’un M.S. 4 yüzyılda yazdığı Posthomerica adlı destanında Helen atın içindeki Yunan savaşçılarını tanır ama bilinçli bir biçimde onlardan bahsetmez. Burada ima edilen Helen ya Yunanlara gizliden gizliye sadık kalmıştır ve kaçırılışının intikamını alıyordur ya da en azından Truva’ya sanıldığı gibi bağlı değildir. Şu kesindir ki Helen “iki dünya arasında kalmış” trajik bir figürdür ama sonraki dönemlerde aşkı için köprüleri yakmış bir kadından çok mağduru oynayan muğlak bir işbirlikçi portresi çizilir.
TRUVA ATLARINA KAPIYI ARALAYANLAR
Sonucu biliyoruz. Akşam vakti barışı ve zaferi kutlayan Truvalılar esrik ve mesut vaziyette kendilerinden geçmişken Yunan askerleri atın içinden çıkıp Truva’yı ele geçirir, güzelim Truva’yı da yakıp yıkarlar. Arkeoloji bize bu savaşın büyük ihtimalle M.Ö. 12-13. yüzyılda gerçekleşmiş olabileceğini söylüyor. Çağlar boyunca siyasi bir ittifak kurmak için kullanılan evlilik müessesesi muhtemel ki burada işlememiş, şairler de yüzyıllar sonra tanrılar ve insanların entrikalarla dolu hikâyesine çevirmişlerdir. Helen’e dair ne tam olarak çözülememiş Linear B tabletlerinde ne de arkeolojik kazılarda herhangi bir kanıt yoktur. Muhtemel ki Bronz Çağı’nda yaşamış soylu bir kadının idealizasyonuyla karşı karşıyayızdır. Mesela Bettany Hughes devasa eseri Helen of Troy’da onun gerçek bir Sparta prensesi olduğunu, kaçırılmasının da siyasi bir hamle olduğunu öne sürer. Herodot ve Thukydides savaşın her zamanki gibi ekonomik olduğunu hatırlatırlar. Kim bilir, belki Schliemann’ın Çanakkale’de keşfettiği “Priamos’un Hazinesi” içinde gerçek Helen’in boynuna taktığı kolyeleri, parmağındaki yüzükleri içeriyordur. Sonuç olarak güzel Helena, yaşamış da olsa Homeros’un edebi dehasının ürünü olarak bizlere insan doğasını ve temayüllerini yansıtmaktadır. Bu coğrafyada her daim Truva atlarına kapıyı aralayanlar; kendi ihtirasları ve korkularıyla cebelleşmeyip ona kucak açan, milletini satanlar olmuş. Ümidim geçmişten ders almak değil, hayır. Onu belli ki bin yıllardır alamadık. Ama tarihin seyrini değiştirme kararlılığını göstermek ve kimi atamızın idealizmini hatırlayarak onlara layık bir şekilde direnmektir.