Gölgede kalmış bir gotik: Leonor Fini

Sanatla çok ilgilenmesek de sürrealizmin faşist şovmeni Salvador Dali’yi, heykelleriyle Paris’i süsleyen Max Ernst’i, sürrealizmin manifestosunu yazan Andre Breton’u bir şekilde duymuşuzdur, Magritte’in yeşil elmasını ısırasımız gelmiştir. Oysa pek çoğumuz, yukarıdaki şahısların eteğini öptüğü, çağının en yaratıcı sanatçılarından biri olan Leonor Fini’yi duymamışızdır. Neden olduğu bilinmez çünkü hayatı yeterince romansı ve dramatiktir. Üstelik çok yönlü eserleri, diğer sürrealistlerden aşağı kalmaz tuhaflıkta, yaratıcılıktadır. Sadece kadın olduğu için mi tarih sahnesinden silinmiştir? Bilemiyorum. Sanki bu çok basit bir yaklaşım gibi geliyor. Kimin kalıp kimin kalmayacağı gerçekten belli olmuyor. Kim bilir, belki tarih bir gün onu Artemisia Gentileschi gibi yeniden keşfedip hakkını verecektir. Moda olunca değeri anlaşılacak...

1907 yılında çokça İtalyan’ın yaşadığı Buenos Aires’te İtalyan kökenli bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Leonor’un hayatı bir kaçak olarak başladı. Babası Herminio Fini otoriter ve kontrolcü bir figürdü. Annesi Malvina Braun, kocasının kızını elinden alacağından korktuğu için Leonor daha bir yaşındayken Arjantin’den kaçtı ve memleketi olan İtalya’ya, Trieste’ye döndü. Bu kopuş, Fini’nin hayatı boyunca sürecek olan “otoriteye güvensizlik” ve bağımsızlık sevdasının temelini oluşturacaktı. Annesi, kızının kaçırılacağından korktuğu için çocukluğu boyunca onu erkek kılığında büyüttü. Bu da Leonor Fini’nin daha sonra cinsiyet kimliği (daha doğrusu kimliksizliği) ve güç ilişkileri üzerine kurduğu sanatsal evreninin çekirdeğini oluşturdu.

Leonor baştan beri otoriteye karşı olduğu için klasik bir eğitim almaktan kaçındı. Disiplin ve otoriteye uyum sağlamakta zorlandı ve katı eğitim sistemini sıkıcı ve kısıtlayıcı buldu. O yüzden de erken yaşta okulu bıraktı. Buna mukabil, dünyanın bütün müzeleri onundu- böylece küçük yaştan itibaren özellikle Rönesans ressamlarını inceleyerek kendini geliştirdi, onları kopyaladı. Ayrıca sürrealistlerin olmazsa olmazı olan otomatik yazım ve bilinçdışı tekniklerini de keşfetti. Fakat tuvallerine baktığımızda tıpkı Pre-Raphaelite ressamlar gibi Leonardo da Vinci ve Michelangelo gibi Rönesans ustalarını kopyalaya kopyalaya kendi özgün tarzını keşfettiğini görürüz.

SALVADOR DALI DE ONA HAYRANDI

1930’larda, sanatın başkenti Paris’e taşındıktan sonra sürrealist çevreye hızla dahil oldu. Salvador Dali, Fini’ye gerçekten hayranlık duyan ressamlardan biriydi. Fini’nin güçlü, erotik ve teatral estetiğini ve kadınlarını övgüye boğuyordu. Ki bu, kendini tanrı gibi gören bir ressamda çok görülmüş bir şey değildi. Breton’la ilişkisi daha ikircikliydi. Breton, Fini’nin yetenekli olduğunu asla inkâr etmedi, onu sergilere dahil etti ve sürrealist çevreye kabul etti. Fakat otorite figürlerine de facto karşı duran Fini, Breton’un otoritesini kabul etmedi. Her ne kadar sürrealist ekolünün ve ekürinin sergilerine katılıp onlar tarafından saygı görse de kendini hiçbir zaman “sürrealist” olarak damgalamadı ve “sürrealist” saymadı. O her daim bağımsız kalmayı yeğlemişti. Sanat çevresi ve eleştirmenler onu etkileyici ama sınıflandırılamaz olarak konumlandırdı. İşbu eleştirmenler onun tekniğini ve hayal gücünü övmekle birlikte zamanın diğer

ressamlarında olduğu üzere onu da yer yer fazla erotik ve egzotik, fazla teatral veya dekoratif buluyorlardı. Ama neyse ki eserleri satıyordu. Hem Paris hem New York’ta düzenli olarak sergiler açtı, eserleri koleksiyonerler tarafından toplandı. Ayrıca kitap illüstrasyonları, moda tasarımları ve başta La Scala ile Paris Operası olmak üzere sahne tasarımları da yaptığı için hiçbir zaman boş kalmadı. Jean Cocteau ve Christian Dior gibi figürlerle çalışıp kostüm ve kitap illüstrasyonları ürettiği için “saf ressam” kategorisine sığdırılamadı. Bir başka “düzen karşıtı” yaratıcı moda tasarımcısı olan Elsa Schiaparelli için çizimler yapıp meşhur kadın gövdesi şeklindeki parfüm şişesini tasarladı. Sanatçı/fotoğrafçı Man Ray ile dostluğu sayesinde farklı farklı kulvarlara akmayı başardı. Mesela 1939’da antika ve çağdaş mobilyaları kullanarak bir sergi düzenledi.

RESİMLERİ RAHATSIZ EDİCİ GELEBİLİR

Aşk hayatına gelince Fini, dönemin normlarına yine meydan okudu. En uzun süreli ilişkilerinden birini, aristokratik bir aileye mensup olan Stanislao Lepri ile yaşadı. Lepri, Leonor’la tanıştıktan sonra diplomatlıktan istifa edip fantastik bir ressam oluvermişti. Leonor daha sonra Polonyalı eleştirmen, yazar ve çevirmen Konstanty Jelenski ile aşk yaşamaya başladı. İşin ilginç tarafı, bu ilişkilerin çoğu zaman üçlü bir yapı içinde sürmesiydi. Leonor, hayatının uzun bir döneminde Lepri ve Jelenski ile aynı evde yaşadı. Kendi sözleriyle, hiçbir zaman evlenmek istemedi çünkü evliliği bir tür mülkiyet ilişkisi olarak yorumluyordu. Aşk hayatını sahiplenme üzerine değil “paylaşım ve özgürlük” üzerinden kurdu.

Resimleri, kimilerine fazla gotik ve rahatsız edici gelebilir. Pek çok eserinde kadın ve erkek arasındaki dinamikleri sorgular. Sürrealistlerin patriarkal bakışlarını yerle bir edip androjen figürler çizmeyi yeğler. Alter-egosuna dönüşen sfenks figürü kendisi gibi güçlü ve bağımsız kadını sembolize eder. Yarı aslan olan sfenksten ziyade kedilere de düşkündür. Kariyerinin her noktasında pek çok tablosunda kedilerle karşılaşırız. Hatta hayatının bir noktasında 17 tane kedisi olmuştur.

NEDEN FRIDA KADAR ÜNLÜ OLAMADI?

Peki bu kadar çok yönlü, yaratıcı, put kırıcı ve üretken bir ressam, neden bir Frida kadar ünlü olamamıştır? Bir kere hiçbir zaman bir gruba resmen dahil olmadı. O yüzden sanat tarihinin “resmi anlatısının” dışında durmayı tercih etti. Yukarıda da belirttiğim gibi her ne kadar sürrealist akımın babaları onu denk görseler de kadın sanatçılar, Max Ernst ve Rodin örneklerinden de bildiğimiz üzere, “ilham kaynağı” olarak yüceltiliyordu ama sanatçı yönleri sistematik bir küçümsemeye maruz kalıyordu. Fini bir ilham perisi rolünü reddettiği için daha da kenara itildi. Bir de tabii resim, sahne tasarımı, kitap illüstrasyonları, moda gibi çeşitli sanat dallarıyla ilgilendiği için sanat tarihçileri tarafından kategorize edilmesi zordu. O yüzden klasik kanonun dışında, bir yere yerleştirilemeyen bir kadın olarak periferilerde unutuldu. Özel hayatı her ne kadar çok konvansiyon dışı olsa da kendi kapalı dünyasında kalmayı tercih etti. Buna mukabil Dali, Franco denilen faşistin elini öpüp medya maymununa dönerek yarışmalardan tv şovlarına kadar her yerde karşımıza çıkabiliyordu.

UNUTULMUŞ DEĞİL, GEÇ ANLAŞILMIŞ BİR SANATÇI

Savaş yıllarını Roma ve Monte Carlo’da geçirdikten sonra New York’ta Peggy Guggenheim’ın kadın sanatçılar sergisine dahil oldu. 1946’da Fransa’ya geri döndü ve hayatının geri kalanını Paris ve Korsika Adası arasında geçirdi. Hayatının son günlerine kadar çizmeye, üretmeye ve yazmaya devam etti. Anılarının çok renkli olduğunu tahmin etmekteyim, edinmeliyim! İleriki yıllarında tablolarıyla birlikte Marquis de Sade’ın Juliette adlı rahatsız edici eserini ve Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri kitabını çizdi ve Fellini’nin 8 ½ filminin kostümlerini tasarladı. Anlayacağınız Leonor Fini’’nin hikâyesi, sanat tarihinin merkezinde yer almadan özgün, kendi estetik evrenini kurabilen, normlara dirençli, bağımsız bir kadın olarak yaşam modeli çizer. Bugün onun çok yönlü eserlerine bakıldığında, güçlü, erotik kadın figürleri, erotik-psikolojik gerilimleri, zamanının çok daha ötesinde olduğunu gösteriyor. 1996 yılında vefat eden Leonor Fini, unutulmuş değil sadece geç anlaşılmış bir sanatçıdır. Değerinin ileriki yıllarda daha da çok artacağını ve bir noktada da kültleşeceğini düşünüyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Pelin Batu Arşivi