Pelin Batu
Endülüs’te raks: Wallada Bint al-Mustakfi
Orta Çağlarda kadının rolüne dair pek çok put kırılmış, dini ve ailevi baskılarla ipotek edilmiş kadın ruhu ve bedeni tezi bir nebze çürütülmüş olsa da Orta Çağlar yine de Orta Çağlardır. Kadınlar kısa hayatlarında çok çalışır, çoluk çocuğa karışır, çok şanslı değilse adsız milyonlar gibi ya bir tür vebadan ya da başka bir illetten 30’unu görmeden gider. Şanslı dediğim kısım ya aristokrattır ya da saray çevresindendir, o yüzden de kimsenin alamayacağı eğitimi alma şansına erişir, kimsenin hukuki olarak alma hakkına nail olmadığı mirasa da konar. İstisnalar kaideyi bozmaz. Ama tarih ekseriyetle “everyman” yani sıradanı değil istisnaları kaleme alır. Ben de böyle müstesna bir kadını yazacağım çünkü çok yakında onun diyarını soluyacağım, onun gezindiği dar sokakları keşfe çıkıp Endülüslü şairlerin ve ressamların izinden gideceğim.
Kahramanımız Wallada bint al-Mustakfi, Endülüs’ün en özgün ve asi şairlerinden biri olarak tarihe geçmiş bir kadındır. Her ne kadar onunla ilgili kaynaklar, ölümünden onlarca hatta bazen yüzlerce yıl sonra yazılmış olup güvenirlikleri sorgulansa da bu onun son derece farklı, cesur ve çığır açıcı bir kadın olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Onunla ilgili yazılmış en önemli kitap, İbn Bassam’ın, “Dhakhira fi Mahasin ahl al-Jazira” adlı eseridir, ayrıca İbn Hayyan’ın Kordoba’daki hayatını kaleme aldığı tasviri ve Al-Makkari’nin biyografik sözlükleridir. Tüm bu eserlerde karşımıza çıkan anekdotlar, onu yüzyıllar sonra efsaneleştirmiş, sanat eserlerine ilham kaynağı oldurmuştur. Safo gibi çok az sayıda dizesi günümüze ulaştığı için belki de hak ettiği üne sahip değildir ama yaşamı anlatılmaya başlandığı anda dikkat ve merak uyandırdığı kesindir.
EMEVİ HALİFESİNİN KIZI
Wallada bazı kaynaklara göre 994, bazı kaynaklara göre 1001 yılında Kordoba’da, zamanın son Emevi Halifelerinden III. Muhammed el-Mustakfi’nin kızı olarak ülkesinin iç savaşlarla çalkalandığı son derece kaotik bir zamanda dünyaya gelmiştir. Babasının, tahtı resmen beklemediği bir anda kucağında bulduğu ve ne yazıktır ki son derece zayıf, liyakat yoksunu ve tembel bir adam olduğu tarihe geçmiştir. Pek çok liyakatsiz ve erdemsiz lider gibi kendisine “kral çıplak” diyemeyen yalakalarla sarılmış olan işbu baba oturtulduğu tahta ancak 47 gün tutunabilmiş, işler kaynamaya başlayıp darbe dedikodularını işitince, şarkıcı kılığına girerek Kordoba’dan kaçmaya çalışmıştır. Haftalar sonra kaçak babasının zehirlendiği haberini aldığında Wallada 20’lerinin başındadır. İşin iyi tarafı, babası ona sadece iyi bir eğitim sağlamamış, büyük bir miras bırakarak göçmüştür.
Bizlerin Aydınlanma Çağına has sandığımız “salon” kültürünü Wallada 1000’li yılların başında başlatmış, babasından kalan villada her sınıfa ve cinsiyete mensup şairleri ve düşünürleri etrafına toplamıştır. Kordoba’nın entelektüel merkezlerinden birine dönüşen villasından kölelerden soylulara sınıf ayrımı gözetmeksizin herkes eşit muamele görmüş ki bunun çok sık görülen bir şey olmadığını söylememe gerek yok, özellikle de kadın şairlere ücretsiz eğitim vermiştir. Bu meşhur salonda şair adaylarına müthiş özgür bir ortam sağlandığı yazılmıştır. İşte böyle bir edebi-ütopyada uğruna şiirler yazacağı, polemiklere karışacağı bir şaire aşık olmuş, bu yüzden de adı skandallara karışmıştır.
PEÇE TAKMAYI REDDEDER
Aşık olduğu adam dönemin namlı şairlerinden İbn Zeydun’dur. İkili birbirlerine troubadour şairleri gibi aleni bir şekilde ilan-ı aşk etmiş, birbirlerinin güzelliklerini dillendirmiştir. İbn Zeydun’nun dizeleri sayesinde Wallada’nın açık tenli, mavi gözlü ve kızıl/sarışın olduğunu biliriz. Onunla ilgili yazmış olan tüm tarihçelerde zamanın toplumsal normlarına meydan okuyup peçe takmayı reddettiği, şeffaf kumaşlar bezenip “kızlı-erkekli” ortamlarda toplantılar düzenlediği belirtilmiştir. Zamanın mümini tarafından bu davranışları “sapkınlık” olarak yorumlanmış olsa da edebi-salonuna girip çıkan İbn Hazm gibi ünlü feylesoflar ve âlimler onu her daim savunmuştur. Belki de bu sayede bize kalan 9 şiirinden birinde, “Allah’a yemin olsun ki ben yüce makamlara layığım/ Gururla yürüyor, kibirler yoluma gidiyorum/ Aşığıma yanağımı öptürüyor/ Öpücüğümü dileyene veriyorum” yazabilme cesaretini göstermiştir. Kendi döneminde sadece özgüvenli, cesur ve cüretkâr şiirler yazmasının ötesinde, edebi formlara da meydan okuyup serbest vezinle şiir yazan nadir şairlerden biridir.
TOPLUM BASKISINI UMURSAMAZ
Günümüze kalan az sayıda şiirinden gördüğümüz üzere Wallada bir kadın şair olarak geleneksel cinsiyet rollerini ters düz etmiş, özel hayatında da “tehlikeli yolculuklar” yaparak sevgilisini ziyaret ettiğini şiirlerinde belirtmiştir. Aslında ilişkilerini gizli tutmaları gerekir, ne de olsa evli değillerdir ama Wallada’nın toplum baskılarını iplemediği izlenimi, geriye kalan tutkulu mektupları ve şiirleri vasıtasıyla uyanır. Heyhat Shakespeare’in kara leydisine yazdığı şiirleri andıran lirik akış devam etmez zira aşkları zehirlenir. Wallada’nın içindeki Medea-cadısı çok geçmeden uyanacaktır.
“AY’I BIRAKIP JÜPİTER’İ TERCİH ETTİN”
Görünen o ki İbn Zeydun gönlünü bir köle kızına veya bir erkeğe kaptırınca, Wallada çıldırmış, belki de o güne kadar yazdığı en keskin ve alaycı dizelerini kendisini terk eden sevgilisi için sarf etmiştir. Aradan bin yıl geçmiş olsa da bir kadının öfkesini, dizelerinden anlayabiliriz. “Ay’ı bırakıp Jüpiter’i tercih ettin” derken kendisini yüzyıllar boyunca güzelliğin sembolü olan ay-pare imgesiyle ifade etmiş, dev gezegen Jüpiter’le de köleye işaret etmiştir. Daha asitli bir dizesinde “Pantolondaki değneklere düşkünlüğü yüzünden/ İbn Zeydun, mükemmelliğine rağmen/ Avucunda penis görse ağaçkakan olurdu” yazarak eski sevgilisiyle dalga geçmiştir.
ESKİ SEVGİLİSİNİ HAPSE ATTIRMIŞ
Wallada intikamını sadece şiirleriyle değil fiilen almış, İbn Zeydun’u hapsettirip Sevilla’ya sürgüne göndertmiştir. Çok geçmeden Wallada zamanın veziri Ebu Amir İbn Abdus ile ilişki kurmuş ama evlenmeyi hayatı boyunca reddetmiştir. İbn Abdus’un ölümüne kadar süren ilişkileri boyunca Wallada sevgilisine istediği yaptırtmış, hatta İbn Zeydun’un malına mülküne dahi el koydurtmuştur. Anlayacağınız, intikamını fena almıştır. Ne ironik ki, kendi şiirleri ölümünden sonra unutulmaya yüz tutmuş olsa da İbn Zeydun’un ünü sayesinde Wallada’nın az sayıdaki şiiri günümüze gelebilmiştir.
‘ARAP SAFOSU’ OLARAK ANILIR
Wallada uzun hayatının geri kalanında şiir salonunu işletmeye ve genç kadın şairlere akıl hocalığı yapmaya devam etmiştir. Hatta bazı kaynaklara göre kendisinden daha genç bir kadın şair olan Muhya bint et-Tayyani adlı arkadaşıyla lezbiyen bir ilişki yaşamıştır. Wallada kendi çağı için yine istisnai bir şekilde 90’ını görmüş, tabii bu süre zarfında Emevilerin tarihten silinip Fas’tan gelen berberi Murâbıtların Kordoba’yı ele geçirdiğine tanıklık etmiştir. 1091 yılında vefat ettiği düşünülen Wallada, Kordoba’da defnedilmiştir. 17. yüzyıl tarihçisi El-Makkari, onun için “zamanının eşi benzeri olmayan, zarif konuşmalı, övülen ve dikkat çeken” bir kadını olarak anar. Günümüzdeki feminist okumalarda “Arap Safosu” olarak bahsedilen, Endülüs edebiyatının cesur seslerinden Wallada sadece nev-i şahsına münhasır bir kadın olarak değil, Emevi Endülüs’ünde güçlü ve bağımsız bir kadının var olabildiğinin kanıtı olarak da bize bin yıl öncesinden sesleniyor.