Pelin Batu
Sömürgeciliğe karşı direnişin sembolü: Rani Lakshmibai
19. yüzyıla geldiğimizde Hindistan, İngiltere’nin en vazgeçilmez sömürgesi haline gelmişti. Yüzyıllar boyunca, etinden, sütünden, çayından, iş gücünden yararlanmış, devasa bir nüfusu köleleştirmiş, sömürgelerindeki halkı, Çanakkale dahil, başka diyarlardaki savaşlarında ön saflarda piyon olarak kullanmıştı. Neyse ki imparatorlukların ölmek gibi iyi huyları var- 1848’ten itibaren dünyanın çeşitli yerlerinde patlak veren isyanlar ve devrimler bu hastalıklı imparatorluklara hançeri saplayıp kanatmaya başladı.
Bugün hala bu imparatorlukların artıkları ve uyduları dünyaya yapışıp parazitik varoluşlarına devam ederken hatırlamamız gerekiyor ki, onlar dokunulmaz değildir. Onlar da kaybedebilir. Kötülükleri, zor olsa da gün yüzüne çıkabilir ve yargılanabilir. Sanıyorum hepimizin özlem duyduğu da bu; adaletin gözetildiğine, tarihi yüzleşmelerin hesabının görüldüğüne tanıklık etmek... Bunu belki göreceğiz, belki göremeyeceğiz. Ama kendi küçük dünyalarımızda, insanların insanlara olan karşılıksız sevgisine tanıklık etmek, Tebrizli bir adamın ailesini kaybetmiş bir çocuğu yıkık bir binanın içinden çıkarıp kendi çocuğuymuş gibi sarmalamasına, sınır tanımayan bir doktorun Gazze’de delik deşik edilmiş bir bebeği kurtarmaya çalışmasını izlemek... Bunlar bize insanlığın ölmediğini tekrar tekrar hatırlatıyor. Ve bu çirkefliğin içinde, iyi geliyor.
İSYANIN EN SEMBOLİK FİGÜRLERİNDEN
Bugün size yüz altmış küsur yıl öncesinden, yine benzer bir sömürgeci İmparatorluğa karşı direnen, isyanın adı olan bir kahramanlık hikâyesi anlatmak istiyorum. Kadınımız Rani Lakshmibai, Hindistan’daki Britanya sömürge yönetimine karşı dimdik duran, 1857-58 Hindistan isyanının en sembolik figürlerinden biriydi. Günümüzde Hint ders kitaplarında, sırtına bağladığı çocuğu ile İngilizlere karşı bağımsızlık savaşı veren bir Amazon olarak idolleşmiş bir kadın. Kısa hayatına dair çok detay bilinmiyor. Doğum yılının yaklaşık 1828 yılında Varanasi’de olduğunu tahmin ediyoruz. Annesini çocuk yaşta kaybetmiş, babası Brahman bir aileye mensup olduğu için kast sisteminin üst tabakasında yer alan şanslılardan biri olarak babası tarafından adeta bir erkek çocuğu gibi yetiştirilmiş, velhasıl kılıç kullanmayı, savaş tekniklerini, ata binmeyi çocukken öğrenmiş, aristokratik bir çevre içinde büyümüştü.
Kuzey Hindistan’daki Jhansi bölgesinin hükümdarı II. Baji Rao’nun sarayında görev alan babası, onu 1842 yılında Jhansi Maharajası Gangadhar Rao ile evlendirdi. İşte o zaman tanrıçanın ismi olan Lakshimi(bai)’yi aldı. Aynı yıllarda Kraliçe Victoria çocuk üzerine çocuk doğururken (boşuna Avrupa’nın anneannesi olmadı), Lakshmibai bir tane çocuk dünyaya getirdi ama o da çok yaşamadı. Bunun üzerine Maharaja ve Lakshimibai bir çocuk evlat edindiler. Kocası 1853’te öldüğünde Hindistan Valisi James Ramsay, İngiltere’nin “miras doktrini” doğrultusunda evlat edinilen çocukların meşruiyetini kabul etmediklerini, İngiltere’nin de Jhansi bölgesini ele geçirip Doğu Hindistan Şirketi’ni mülkiyetine geçireceğini beyan etti. Bu arada adının “şirket” olduğuna bakmayın, İngiltere’nin “Doğu Hindistan Şirketi,” Hindistan’da İngiliz hükümeti gibi işleyen, Asya ve Avrupa arasındaki küresel ticareti işleten, 1800’lü yılların başından beri Hindistan yarımadasının üçte ikisini doğrudan, diğerlerini de dolaylı olarak kontrol altında tutan bir müesseseydi. İşbu kurum Kuzey Hindistan’daki Jhansi bölgesine göz dikince olanlar oldu. Hindistan’ın ilk büyük isyanlarından birinin fitili ateşlenmiş oldu.
ÖNCE DİPLOMASİYİ DENEDİ SONRA İSYAN ETTİ
Lakshmibai, işleri ilk başta diplomatik yollarla çözmeye çalıştı. Dul bir kadın olarak Jhansi bölgesini gayet adilane şekilde yönetti. Evlatlık oğlunun naibi olarak Jhansi’yi yönetmek istediğini Kalküta’da bulunan İngiliz hükümetinin yetkililerine pek çok mektup vasıtasıyla iletti. Kimi İngiliz yönetici, ki bunların arasında Binbaşı Ellis ve Malcolm gibi karakterler de var; Lakshmibai’yi destekleyip onun siyasi ve idari başarılarını taktir ettiler. Fakat üst yönetim, bu verimli bölgeyi ona veya oğluna bırakma niyetinde değildi. Lakshmibai, davasını savunmak için Londra’ya, Westminister’a elçi gönderdi, başarılı avukatları sarayına davet edip meseleyi diplomatik bir şekilde çözmeye çalıştı. Ama tüm barışçıl ve hukuki çabaları netice vermedi. Diplomasi masasında büyük bir iskemlede oturup bu genç ve tecrübesiz dula yukarıdan bakan İngilizler, Lakshmibai’yi maaşa bağlayıp sesini keseceklerini düşünüyorlardı. Sonuç hiç de öyle olmadı.
1857 yılında “Indian Rebellion” (Hint İsyanı) olarak bilinen bir dizi ayaklanmanın Jhansi ayağını Lakshmibai üstlendi. İlk başta aktif savaşa girmemek için her türlü teşebbüste bulundu. Hatta bölgesi kana bulanmasın diye İngilizlerle iş birliği yapıp, kendi vilayetinin hükümdarı olma karşılığında sarayında üst düzey İngiliz temsilcilerini bile ağırladı. Ama İngilizler ülkesini öyle acımasızca sömürüyor, öyle kayıtsızca idam ediyor, öyle fütursuzca alıp veriyorlardı ki adaletsizlik duygusu normalde aynı dili bile konuşmayan Hintlileri birleştirmeye başlamıştı. Daha sonraki dönemlerde bu isyanlarının adı “Birinci Bağımsızlık Savaşı” olarak adlandırılacaktı.
Britanya kuvvetleri Jhansi şehrinin üzerine saldırmaya başlayınca Lakshmibai’in direnişe katılmaktan başka çaresi kalmamıştı. Lakshmibai, Jhansi ordusunu organize etti, kaleyi savundu ve savaştı. Dönemin tıp subayı Dr. Thomas Lowe’a göre o “Hindistan’ın Jezebel’i, genç, enerjik, gururlu, boyun eğmez, uzlaşmaz Kraliçe... Başının üzerinde öldürülenlerin kanı vardı ve onu korkunç bir ceza bekliyordu” diye yazarak, zamane Britanya’sının bakış açısını sergiliyordu. İncil’in yegane femme fatale anti-kahramanı Jezebel’e benzetilmesinin nedeni, İngilizlerin kuklası olmayı reddetmesiydi.
GÖNÜLLERDEKİ İMPARATORİÇE
21 Mart 1858’de Jhansi kuşatıldığında Lakshmibai kalesindeki askerlerin anbean yanında olduğunu, onları cesaretlendirip savaşa bizzat katıldığı tarihe not düşülmüş. Aylar geçip kuşatma devam edince Lakshmibai sonunda kaleden çıkıp diğer isyancılarla bir araya geldi ve Gwalior bölgesine kadar ilerleyip İngilizlerle savaşmaya devam etti. Britanya kuvvetleri bu arada Jhansi’yi ele geçirip yağmaladılar, sarayı ve geniş kütüphanesini yaktılar ve zamanın kroniklerine göre 5 bine yakın sivili katlettikten sonra intikam güdüsüyle İngiliz generali Rose’un deyimiyle “Hint Jeanne d’Arc’ı” Lakshmibai’nin peşine düştüler. Sonunda 18 Haziran 1858’de Gwailior yakınlarında Kotah ki Serai’da verilen mücadelede, Lakshmibai bilfiil savaşırken daha 30’una bile gelmeden hayatını kaybetti. Çağdaş İngiliz kaynakları onu “yoldan çıkmış bir asi” olarak tanımlarken Hintliler onu savaşçı bir kahraman olarak yüceltti. Naaşını hem Hint inancına uygun olsun diye hem de İngiliz sömürgecilerin “ölüsünü cezalandırmasından” korktukları için yaktılar. Tıpkı Jeanne d’Arc gibi.
Ölümünden yıllar sonra, Hindistan’daki isyanlar ve direnişler sonucunda 1874’te feshedilmek zorunda kalınan Doğu Hindistan Şirketi yerine Kraliçe Viktorya “Hindistan İmparatoriçesi” ilan edildi. Tabii ki Hint halkının ne istediği sorulmadı, böyle uygun görüldü. Oysa onların gönüllerindeki imparatoriçe, bağımsızlık mücadelelerinin sembolü, cesareti ve liderliğiyle sömürgecilere karşı direnişin vücut bulmuş hali olan Lakshmibai’ydı.
Bugün o, Chauhan gibi şairler tarafından yazılarak sanki Ramayana’nın kahramanı Rama gibi destansı bir kişiliğe bürünmüş, Hindistan’ın kolektif hafızasında kahraman olarak yer edinmiş bir kadındır. O cesur kadınlar hala aramızda. Daha dün işgalci, mütecaviz İsrail ordusunun tanklarına karşı gülümseyip “evimi terk etmem” diyen 110 yaşındaki Lübnanlı kadın gibi…