Polisiyenin utangaç tanrıçası: Agatha Christie

Son zamanlarda antik dünyanın güçlü kadınlarına, Greko-Romen ve Doğu Roma dünyasının ilginç ve tuhaf karakterlere girip tam da çıkamadığım bir dönemde Agrippina gibi femme fatale ya da Sulpicia gibi nadir rastlanan bir Romalıyı yazmayı düşünürken Agatha Christie’nin kitaplarından devşirilmiş bir filmini izledikten sonra Pera Palas tarihinden aklımda taze kalmış biyografisini anlatayım dedim.

Tabii benim Agatha’m, polisiye tutkunlarını çok tatmin etmeyebilir zira onun hayatında ilgimi çeken seyahat tutkusu ve arkeolojiyle iç içe geçen ve zamanının tersine giden sıra dışı serüvenleri ve cesareti üzerinde uçuşacak. O yüzden Poirot hayranları ve tiyatro sevdalıları belki romanlarına çok fazla girmediğim için sükut-u hayale uğrayabilir, şimdiden özrümü kabul ediniz lütfen. Bir yazarın kitaplarının hayatının önüne geçmesi anlaşılır, hatta hoşuma gider ama bu köşede hep yaptığım üzere bir insanın hayatını daha az bilinen yönleriyle anlatmaya gayret etmeye çalışacağım. Karşınızda, benim Agatha Christie’m.

Tam adı Agatha Mary Clarissa Christie olan yazarımızın yazar olmaması için her koşul varmış ve yokmuş. 1890 yılında İngiltere’nin Torquay kentinde dünyaya geldikten sonra babasını çok erken yaşta kaybetti, annesi tarafından büyütüldü ve çok yalnız bir çocukluk yaşadı. Disleksik olmasına rağmen kitaplara sığındı ve küçük yaştan itibaren öyküler yazmaya başladı. Çocukluğunu evde geçirdi ve evde eğitim aldı ki bu Virginia Woolf gibi entelektüel bir ailenin içine doğan pek çok çağdaşı gibi doğal bir şeydi- kızların okula gönderilmesi pek nadir görülen bir fenomendi. Mary Shelley gibi o da ilk başlarda doğa üstü olaylara ve gotik hikâyelere meraklıydı. Okuma yazmakta zorlanıyor, herkesten çok fazla çaba sarf etmesi gerekiyordu, fakat daha küçük yaştan itibaren insanları çok iyi bir şekilde gözlemleme yetisi vardı, bu da daha sonra pek çok sınıftan ve renkten insanı tarif etmesinde önemli bir faktör olacaktı. (Unutmayalım ki günümüzde dahi adı koyulmamış bir tür kast sisteminin içine doğuyoruz, Viktorya Çağının İngiltere’sinde bu çok daha barizdi).

SAHNEYE ÇIKMA KORKUSU OLMASAYDI….

Disleksik olması onun standart eğitimden ziyade müziğe yönlenmesinin önünü açtı velhasıl 16 yaşına bastığında annesi Clara onu İngiliz üst sınıflarının kızlarının okuduğu Paris’te bir “finishing school’a” yani ideal eş yontmak için hazırlanmış okulu bir “görgü okuluna” verdi. Burada Charles Fürster gibi öğretmenleri Agatha’nın piyano ve şandaki yeteneğini fark ettiler, annesi de bunu kızı için ciddi bir kariyer imkanı olarak görüp üzerine gitti. Fakat yine bir sorun vardı: kızımızın yüksek düzey bir piyanist veya şan sanatçısı olabilecek yeteneği vardı fakat Agatha çok çekingen ve utangaç bir kızdı- sahne ona göre değildi. Öğretmenlerinin deyimiyle, “profesyonel sahne kariyeri için gerekli olan ruhsal ve duygusal yapıya sahip olmadığını” söylediler. Malumunuz, sahnede bir primadonna olmak bazen yırtıcı bir hayvan kadar dişli ve rekabetçi olmak anlamına gelir. Agatha öğretmenleriyle hemfikirdi. Sahnelerde ışımak hiç ona göre olmadığı için kitaplarının içine gömülmeye zor da olsa okuyup yazmaya geri döndü.

CİNAYET ROMANLARINA İLHAM OLACAK ZEHİRLERLE TANIŞTI

Bu arada özel hayatı da hareketlendi. 1914 yılında Archbald (Archie) Christie ile dünya savaşının gölgesinde evlendi ve pilot albay olan kocasıyla birlikte tekrar Fransa’ya taşındı. Kocası cephedeyken o da gönüllü olarak hastanelerde çalıştı. Bu dönemde ilaçlar ve zehirler üzerine edindiği bilgiler ileride yazacağı detektif romanlarındaki cinayet yöntemlerinde ona ilham verecekti. 1919 yılında kızları Rosalind dünyaya geldiği sırada Agatha harıl harıl yazıyordu. İlk polisiye romanı olan ve Belçikalı dedektif Hercule Poirot karakterli romanı “The Mysterious Affair at Styles” (Styles’daki Esrarengiz Olay) romanını kaleme aldıktan sonra bir kadın olduğu için beş yayınevi tarafından geri çevrildi. Sonunda 1920’de John Lane/Dodley Head kitabını bastı. Sözleşmesi son derece tek taraflıydı- telif oranı çok düşüktü ve yayınevi devam kitapları üzerinde kontrol sahibiydi. Ama olsun, ilk kitabını yayımlattı mı, yayımlattı. Bu ilk kitabı eleştirmenler tarafından iyi kritikler aldı, zekice kurgusuyla dikkat çekti ve polisiyenin en namlı detektiflerinden biri olacak Poirot çok sevildi. Heyhat kitabı çok satmadı. Ama Agatha Christie yılmadı ve ardı ardına kitaplarını yazmaya devam etti. 1922’de “The Secret Adversary,” 1923’te “Murder on the Links,” 1924’te “The Man in the Brown Suit” ve 1926’da “The Murder of Roger Ackroyd” romanlarını yazdı. Roger Ackroyd Cinayeti onun kariyerinde tam bir kırılma noktası oldu. Polisiye tarihinde anlatıcı hilesiyle bir devrim yarattı. Eleştirmenler, “okuru kandırdı” gibi şeyler yazsa da polisiye türünü ileriye taşıyıp kuralları zorladığı için ismi bu kitapla parladı. Dolayısıyla, 1926 itibariyle Agatha Christie’nin adı İngiltere’de tanınır olmuş, okurlarının takip ettiği ve yeni eserlerini merakla beklediği bir yazara dönüşmüştü.

hayirsiz-kocasi-ve-kaybolmasi

SHERLOCK HOLMES’UN YAZARI, KAYIP AGATHA’YI ARIYOR

Fakat başka bir kırılma, onun isminin farklı bir şekilde duyulması ve ününe ün katmasını sağladı. 1928 yılında Agatha’nın hayatında bir kopuş yılı oldu. O yıl hayatındaki en güçlü kişiliklerden biri olan annesini kaybettikten kısa bir süre sonra kocası sekreter sevgilisi uğruna Agatha’yı terk etme kararı aldıktan sonra ikili boşanma kararı aldı ki bu, evinde mazbut bir asker eşi ve sessiz, sakin bir yazardan hiç beklenir bir şey değildi, özellikle de boşanmanın bu kadar hor görüldüğü bir zamanda. Gazeteler bu “skandal” boşanma haberleriyle dolup taştı. O yılın Aralık ayında Agatha aniden ortadan kayboldu. Arabası ıssız bir yerde ağaca çarpmış, bavulları açılıp saçılmış vaziyette bulunmuş ama yazar sırra kadem olmuştu. Polis, binlerce gönüllü ve medyanın da katıldığı bir arama kampanyası başlattı. Hatta arkadaşı, Sherlock Holmes’un yazarı Sir Arthur Canon Doyle, ki kendisi psişik meselelere çok ilgi duyan bir adamdı, onu bulmak için medyumlara başvurdu. 11 gün sonra Yorkshire’daki bir otelde “Neele” ismiyle kaydolmuş olarak bulunduğunda Agatha geçici bir şekilde amneziden muzdarip olduğunu ve hafıza kaybı yaşadığını iddia etti ama kendisi hayatı boyunca bu yaşadığını açıklığa kavuşturmadı. Tabii gazeteler bu olayı ballandıra ballandıra yazdı çünkü otele check-in yaptığı isim olan Nancy Neele, kocası Archie’nin sevgilisinin ismiydi. Agatha’nın bu ismi seçmiş olması, intihara meyilli, psikolojik çöküntü yaşayan bir kadın olarak resmedilmesinin önünü açtı. Tüm bunlar yaşanırken Agatha ve Archie 1928 yılında resmi olarak boşandıktan birkaç gün sonra eski kocası Neele ile evlendi ve iki yıl sonra oğulları dünyaya geldi. Agatha Christie de hep hayalini kurduğu orta doğu seyahatine çıkma kararı aldı. İstanbul ve aşk hayatına bu şekilde girdi.

YENİ HAYAT YENİ AŞK…

Boşandıktan hemen sonra Agatha 1928’de zamanın en lüks ve güzel tren rotasını seçerek Orient Express’e binerek İstanbul’a gelip Pera Palas’ta kaldı. Bu yolculuk sadece bir kaçış değil ruhsal dönüşümünün ve ilgi alanlarının açılmasının da önünü açan bir yoldu. İstanbul’dan sonra gittiği Bağdat’ta orada kazı alanında çalışan ünlü arkeolog Leonard Woolley ve eşiyle tanıştı. Sümerlerin kazı alanı onu büyüledi ve kitaplarında yeni bir boyut açtı. Onu büyüleyen sadece arkeoloji değil bir adamdı. Ur kazısında kendinden 13 yaş küçük Max Mallowan isimli, Wooley’nin asistanı olan genç arkeologla tanıştı. Mallowan onun hayatının aşkı olacaktı. Kırk yaşındayken Max ile evlendi ve bundan böyle Doğu yani Orient onun hayatında ve kitaplarında hep rol kapacak bir unsura dönüştü.

PERA PALAS 411 NUMARALI ODANIN SIRRI ÇÖZÜLDÜ

O yıllarda sık sık Ortadoğu’daki kazılarda sevgilisine eşlik ettiği için Pera Palas’ta 411 numaralı odada kaldı. Hatta bir kalışında bir kez daha ortadan kaybolduğu söylenir ama işin gerçeği otel sahibinin Agatha ve sevgilisini kendi malikanesinde ağırlamasıdır. Tabii bu olay 1928’deki kayboluşu gibi bir sansasyon yaratmaz. Pera Palas’a dair efsane daha sonraki yıllarda başka bir medyum hikâyesiyle birleşince haber olur. 1979 yılında Tamara Rand adlı bir medyum Christie’nin ruhuyla irtibata geçip onun 411 numaralı odaya bir anahtar sakladığını iddia eder. Oda aranır ve nitekim paslı bir anahtar bulunur. Bu olay, hem otelin tanıtımı için iyidir hem de film şirketlerinin ve magazin basının ilgisini çeker. Bu sansasyonel saçmalıklar bir tarafa Ortadoğu ve Mısır, Agatha Christie’nin edebiyatını güçlendirmesi açısından anlatılmaya değerdir. “Murder on the Orient Express” olsun, “Murder in Mesopotamia” (Bu romanı bize “Gece gelen Ölüm” olarak çevrilmiştir) olsun 1946’da yazdığı “Come, Tell me How You Live” adlı gezi ve anı kitabı olsun arkeoloji alanlarında geçen günlük yaşamı, mizahı ve insan ilişkilerini kaydetmesi açısından kıymetlidir.

pera-palas-odasi-1

VEDA ROMANLARINI ÖLMEDEN ÖNCE YAZIP SAKLADI

Agatha Christie’nin son dönemleri, gençliğindeki çalkantılar ve orta yaşındaki maceralarının aksine sakin ve içe dönük vaziyette geçti. 1950’lerde o sadece en çok okunanlar listesinde her daim var olan bir yazar değil, yaşayan bir edebiyat kurumu gibidir. Buna rağmen röportaj vermekten, kalabalıklardan ve görünür olmaktan hep kaçınır. Ünlü olmaktan hiçbir zaman hazzetmez. Hayatının son yirmi yılını İngiltere kırsalındaki Winterbrook House’ta küçük ve mütevazi bir çevre içinde yaşayarak geçirir. Poirot ve Miss Marple karakterlerinin veda romanlarını II. Dünya Savaşı sırasında yazıp ölümünden sonra yayımlanmak üzere saklar.

agatha-film

İNGİLTERE KRALİÇESİ TARAFINDAN ONURLANDIRILIR

1971 yılında Kraliçe II. Elizabeth tarafından “Dame Commander of the British Empire” ünvanıyla onurlandırıldığında çok kısa bir konuşma yaparken bu tür şaşaadan da çok hoşlanmadığını göstermiş olur. Son yıllarında yazı temposu azalır, hatta daha evvel çekmeceye attığı ama sonradan üzerine çalışıp yayımladığı romanları çıkartır. Hafızası gerilemeye başlamış, yorgunluk çökmüştür. Yazamadığı günlerde, “canım yazmak istemiyor” deyip geçer. 12 Ocak 1976 yılında 85 yaşında hayata sessizce veda ederken ölümü de hayatı gibi gösterişsiz olur. Tam da istediği üzere....Onun hayatı, türlü zorluklara ve tersliklere rağmen tutkusundan vazgeçmemiş, hayata her dem tutunup yeşertmiş bir kadının portresidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Pelin Batu Arşivi