Nil’in Unutulmaz Kraliçesi: Kleopatra

Bu hafta parfümün tarihini işlerken konu ister istemez Kleopatra’ya geldi. Hayretle fark ettim ki bu kadar yıldır kadın biyografilerini okumuş ve yazmış olan bendeniz henüz Kleopatra’yı işlememişim. Herkesin bildiği kişilerden ziyade daha periferilerde kalmış, hor görülmüş, ötekileştirilmiş kadınların hayatına yeltendiğim içindir elbet. Heyhat, Kleopatra aslında lekelenmiş kadınların başında geliyor.

O, ne kadar popüler olursa olsun hayatı belli başlı tarihçiler tarafından abartılmış, kötülenmiş, yaftalanmış. Plutarkos’tan başlayarak Reşad Ekrem Koçu’ya kadar onun hayatını yazanlar, gücüne ve ihtirasına hayranlık besleseler de yazıları ister istemez erkek söyleminin zehriyle örülü. Mesela, her daim büyük bir zevk ve merakla okuduğum Koçu’nun adından da anlaşıldığı üzere son derece mizojinistik eseri Haşmetli Yosmalar’ında “taçlı fahişeler” diye kaleme aldığı güçlü kadınlar arasında “Nil Kıyılarının Zehirli Çiçeği” olarak tarif ettiği Kleopatra var. Sansasyonel tarihçeler tabii ki ilgi çeker, ama Kleopatra’nın hayatını okuyunca, ister istemez neyin abartı neyin gerçek olduğunu sorguluyorsunuz. O yüzden sinik bir okumayı ve objektif bir biyografiyi hak ediyor.

O, Mısır’ın en namlı kraliçelerinden biri olabilir. Ama aslında Büyük İskender’in ardından kurulmuş olan Makedon Ptolemaios hanedanına mensup Mısır’daki son Hellen prensestir Kleopatra. İskenderiye Kütüphanesinin yakılıp yıkılmasından dolayı çağdaş kaynakların pek çoğu günümüze ulaşamadığı için Kleopatra ile ilgili bilgilere Romalı yazarlar vasıtasıyla ulaşıyoruz, o da tahmin ettiğiniz gibi çok da güvenilir olmuyor. Burada yazacağım bilgilerin pek çoğu, Plutarkhos’un “Yaşamlar Kitabı”nın içindeki Sezar ve Marcus Antonius bölümlerinden gelmekte ki Plutarkhos bu meşhur yaşam öykülerini zatların ölümünden yaklaşık yüz elli sene sonra yazdı. Bu kadar zaman içinde hikâyeleri ne kadar değişti ne kadar abartıldı; bunu düşünmek, bir tutam tuzla, yani kuşku ile okumak lazım.

YETENEKLİ BİR DİPLOMAT

Plutarkhos, Kleopatra’nın son günlerine tanıklık etmiş Kleopatra’nın şahsi hekimi Olympos ve Markus Antonios’un yakın arkadaşı, elçi ve tarihçi Quintus Dellius gibi yazarların “yalancısıdır.” Plutarkhos’tan hareketle yazan Cassius Dio, Appianus ve Suetonius gibi Romalı tarihçiler Kleopatra’yı Romalı bir perspektiften, “Baştan çıkarıcı bir femme fatal, doğunun fettan kraliçesi” olarak lanse ederler. Oysa günümüzün tarihçileri onu bambaşka şekilde yazıyor. Örneğin 2010 yılında yayımlanan Stacy Schiff’in Cleopatra: A Life adlı biyografisinde Kleopatra son derece yetenekli bir yönetici ve diplomat olarak ele alınır.

VII. Kleopatra Philopator M.Ö 69 yılında İskenderiye’de dünyaya geldi. Zamanın hanedan geleneği uyarınca kendisi 18, erkek kardeşi XIII. Ptolemaios 9 yaşındayken evlendirilip tahtı paylaştılar. O bir süre çocuk kardeşini görmezden gelip hüküm sürdü fakat kardeşi büyüdükçe tahtı onunla paylaşmanın mümkünatı olmadı. Çıkan kaosun ardından Kleopatra Suriye’ye kaçmak zorunda kaldı. Orada, bir ordu toplayarak Mısır’a döndü ve kardeşine karşı yürüdü. Onu ve güçlü ordusunu yenmesi zordu ama M.Ö 48 yılında Sezar İskenderiye’ye gelmişti, onu müttefik yapabilirse kardeşini ekarte edebilirdi.

NE HALI VARDI NE DE ÇIPLAKTI

İşte burada tarihte yazılmış en şuh sahnelerden biri yaşandı. Plutarkhos’a göre Cleopatra, Apollodoros adlı bir sırdaşının yardımıyla Plutarkhos’un “strōma” dediği bir tür yatak örtüsünün içinde gizlenerek Sezar’ın huzuruna çıktı. Bu cesaretiyle Sezar’ın dikkatini çekti ve Sezar’ın gözüne girdi. Plutarkhos’un “provokatif bir cesaretle” diye tarif ettiği Kleopatra’nın siyasi hamlesi daha sonraları o kadar süslendi ki, Rönesans’a gelindiğinde Kleopatra baştan çıkartıcı bir fahişeye dönüşmüştü. Koçu’nun versiyonunu kelimesine dokunmadan aktarıyorum: “...Apollodoros Caesar’ın önüne birinci halıyı serer sermez, içinden ana doğması çıplak esmer güzeli bir taze kadın çıktı: Bu Caesar’ın huzuruna çıkarak onu güzelliğiyle bendetmeye ahdetmiş olan Kleopatra idi.” Oysa orijinal metinde ne halı ne çıplaklık vardı. Dramatik dokunuşları ve tarihi yontmasıyla ünlü Shakespeare bile Anthony and Cleopatra oyununda böyle sahneler yazmamıştı. Kimi tarihçilerin fantazi dünyası şairlerden daha ateşli olabiliyor, değil mi Eflatun?

SEZAR’A YAPILAN SUİKAST

Sonuç, Sezar, Kleopatra’yı destekledi, Kleopatra’nın kardeşini yendi ve böylece Kleopatra tahta oturdu. Bu arada Sezar ve Kleopatra aşkı da depreşti ve Sezar Roma’ya dönmeden Kleopatra’yı hamile bıraktı, Kleopatra, Caesarion ismini verdiği bebeğini alıp M.Ö. 46’da Roma’ya gitti ve Roma’da büyük bir ilgiyle karşılandı. Güzel günler pek uzun sürmedi; heyhat 44 yılında Caesar suikastı gerçekleşti. Kleopatra’nın Roma’da kalmasının bir anlamı kalmamıştı, kendi topraklarına geri döndü. Hayatında bundan sonraki bölüm, Sezar aşkını dahi gölgede bırakacaktı. Belki de Kleopatra’nın hayatının en efsaneleşmiş, dramatize edilmiş bölümü Markus Antonius ile başlayacaktı.

M.Ö 41 yılında Markus Antonius zamanın Kilikya’sındaki Tarsus’a ayak basmış, Parth Savaşı için kolları sıvamıştı. Kleopatra bir başka efsanevi giriş yaparak, Plutarkhos’un dediğine göre, “altın pupalı, mor yelkenli, gümüş kürekli bir mavna” içinde altın tenteler altında uzanmış Afrodit rolünde, etrafında küçük eros ve nereid yani deniz perisi kostümlü hizmetçileriyle Kydnos nehrinden giriş yaptı. Denilir ki Tarsus’a ayak basmadan kokusu önce geldi çünkü erguvani yelkenler tütsülü yağlarla parfümlenmişti. Kleopatra ve Markus Antonius belki de tarihçilerin tarif ettiği en ihtişamlı partilerinden birinde bir araya geldi.

DOKUZ DİL BİLİYORDU

Plutarkhos’a göre Markus Antonius, Kleopatra’nın eşsiz güzelliğinden ziyade zekâsından etkilenmişti. Kleopatra Aramice, İbranice, Makedonca dahil 9 dil konuşan son derece akıllı bir kadındı. Bu birliktelik sonucunda Kleopatra Mısır-Roma ittifakını garanti altına almış, ülkesini korumuş oluyordu. İkili İskenderiye’ye döndü, müthiş bir sefahat ve rahat içinde yaşayıp üç çocuk dünyaya getirdiler. İkili doğunun tüm zenginliklerinden istifa ederken Roma’da Sezar’ın akrabası, ileride Augustus ilan edilecek Octavianus, Markus Antonius’u alt etmek için planlar yapıyordu. O dönemdeki Roma propagandistleri, Kleopatra’yı “Doğu Fahişesi” olarak Marcus Antonius’u da bir örümceğin eline düşmüş ve Roma erdemlerinden sapmış, “bir kadının peşinden sürüklenmiş” (Plutarkhos), iki yıl boyunca onun dizinin dibinden ayrılmayan aptal aşık olarak lanse ediyordu.

ADRİYATİK’TE AMANSIZ SAVAŞ

Ama Marcus Antonius Roma’ya dönmeli, kontrolü ele geçirmeliydi. Roma’da Octavianus’u iplemediğini, Sezar’ın Kleopatra’dan olan oğlu Caesarion’u Sezar’ın gerçek varisi kabul ettiği söyleyerek Octavianus’un şimşeklerini üzerine çekti. Oktavianus taifesiyse Marcus Antonius’u Kleopatra’nın kölesi olmakla suçlayıp, İskenderiye’yi Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapacağı dedikodularını çıkarttı. Savaş kaçınılmazdı. M.Ö. 31’de patlak veren ve tarihin en ünlü deniz muharebelerinden biri olan Adriyatik sularındaki Actium Savaşına Kleopatra ve Marcus Antonius beraber katıldılar. Fakat savaşın bir noktasında Kleopatra 60 gemisiyle geri çekilme kararı aldı. Plutarkhos, Marcus Antonius’un Kleopatra’nın peşinden gitmesini, erkek egemen söylemin bir yazarı olarak “kadının peşinden sürüklenmek” olarak eleştirmiş; Koçu, Kleopatra’nın geri çekilmesini “müthiş bir kahpelik” olarak okumuştur. Oysa Kleopatra İskenderiye’yi ve hazinesini korumak için geri çekilmişti. Nitekim beklediği oldu ve Octavianus M.Ö 30’da Mısır’a saldırdı. Antonius, Kleopatra’nın öldüğüne dair yalancı bir haber alınca kılıcını karnına saplayarak intihar etti. Oysa o sırada Kleopatra kendi adına yaptırdığı anıt mezarında saklanıyordu. Marcus Antonius’u oraya getirtti.

ZEHİRLİ YILAN ISIRIĞIYLA MI ÖLDÜ?

Plutarkhos, Kleopatra’nın ölümünün nasıl geldiğini belirtmez. Oysa biz bugün her türlü oyunda, ansiklopedide, belgeselde Kleopatra’nın incir sepetinin içinde getirttiği zehirli bir yılan ısırığıyla intihar ettiğini “biliyoruz.” Sadece kendisi değil, Charmion ve Iras adlı hizmetçileri de ölür. Schiff gibi tarihçiler, yılan efsanesini romantik Mısır sembolizmi olarak yorumlar. Nasıl öldüğü tam olarak bilinmese de intihar ettiği kesindir, çünkü Octavianus’un kendi ülkesindeki zafer alayına tahammül edemeyeceği kesindir.

Kleopatra’yı “cinsel obje” olarak sunan Roma kaynakları, Octavianus’un hükmünü meşrulaştırmak için yazıldı. Ardından gelenler sansasyonel detaylar ekleyerek, tüm gerçekleri saptırıp köpürterek dramatik bir karakter yarattılar. Oysa Mesudi (ö. 956) gibi Arap tarihçiler onu bilge ve filozof olarak övdüler. Bildiğimiz kadın 9 küsur dil bilen, İskenderiye Kütüphanesini korumaya çalışan, tıbba ve bilime meraklı, Isis’le özdeşleşen yetenekli bir hükümdardır. Roma gibi emperyalist bir güce karşı Mısır’ın bağımsızlığını 30 yıl kadar uzatan bir kadındır. Siyasi vizyonu, cesareti ve zekâsıyla ön plana çıktı. Ama daha sonraları Shakespeare gibi oyun yazarları olsun, Jean-Leon Gerome gibi oryantalist ressamlar olsun, Hollywood olsun onu baştan çıkartıcı bir kadına dönüştürdü.

Bizler bugün neyse ki tarihi muktedirin ya da propagandistlerin empoze ettiği metinler silsilesi olarak değil, eksik bırakılanları ve karanlıkta kalanları öne çıkartarak farklı okuyabiliyoruz ki, rehin alınmış hakları teslim ediyor, daha adil ve gerçekçi bir resim çizebiliyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Pelin Batu Arşivi