Haldun Solmaztürk

Haldun Solmaztürk

"Bizim Kanunimiz…”

"Bizim Kanunimiz…”

Dokuz yıl önce, 2015 Necip Fazıl Ödülleri töreninde çarpıcı bir olay yaşanmıştı.

Ödül alanlardan biri Nuri Pakdil; ödülünü aldıktan sonra gitmiyor, sahnede kalıyor.

Ödülü veren Cumhurbaşkanı ‘O ünlü selamlamasını’ yapmasını istemiş; o da kıramamış:

“Hepinizi anti emperyalist, antikapitalist, anti-sosyalist, anti-Nazist, en önemlisi de Türkiye özeline ait olmak üzere, anti-firavunist bilinçle selamlıyorum”.

Bu selamı (!) da kime ‘firavun’ dediğini de o camiadaki herkes çok iyi biliyor…

Salonda bir alkış tufanı kopuyor…

“Ne mutlu ezeli, ebedi ulu önderimiz Hazreti Muhammed’in şefaatçisi olanlara.!”

Açıkça, Atatürk’ün karşısına Hz. Muhammed’i koyuyor.

Sonra, “Şimdi bir slogan atacağım, [ama] çok yoğun bir alkış bekliyorum” diye uyarıyor.

“Sloganım şudur; ne mutlu Müslümanım diyene.!”

Bu sefer de Türklüğün karşısına Müslümanlığı koyuyor; “Ya Müslümansınız ya da Türk.!”.

Tayyip Erdoğan’ın bir zamanlar, “Hem laik hem Müslüman olunmaz” dediği gibi…

Anayasa’nın laiklik ilkesi çiğneniyor, halkın bir kesimine karşı kin ve nefret tohumları ekiliyor, değerleri aşağılanıyor.

Ve ülkenin kurtarıcısı, Cumhuriyet’in kurucusu, hatırasının korunması için çıkartılmış özel bir kanun olan Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret ediliyor.

Bütün bunlar olurken o da sahnede gülerek izliyor, alkışlıyor.

O dediğim, ülkenin Cumhurbaşkanı—Pakdil’i azmettiren…!

İki ay önce, yani Pakdil ve Erdoğan’ın ‘firavun’ olayından on yıl sonra, bir kadın komedyen Kanuni’nin cariyesi Hürrem’le gelişen tarihi ilişkisini dillendirirken ‘yatak arkadaşı’ olarak tercüme edilebilecek İngilizce bir ifade kullandı. Tam tercümesini günlük hayatta çok kişi kullanmaz ki zaten Tuba Ulu’nun İngilizcesini tercih etmesinin sebebi de budur.

Bütün padişahların haremleri ve cariyeleri—bazılarının yüzlerce—oldu. Padişahların çocuklarını doğuran cariyeler ‘haseki sultan’ olurlardı. Hürrem gibi, erkek çocuk annesi hasekiler öne çıkarlardı.

Örneğin Abdülaziz’in 809 cariyesi vardı; Abdülmecit'in 688, I. Mahmud’un 456…

Yüce Hakan (!) II. Abdülhamit’in sadece yüzdür ki ismen bilinirler çünkü her birine 1909’da tahttan uzaklaştırıldığında ömür boyu maaş bağlanmıştı.

Kanuni, sadece bizim değil dünya tarihinin önde gelen şahsiyetlerindendir. Ama onun da cariyeleri vardı. Bunlardan dördü haseki sultandır ki dördüncüsü—ve sonuncusu—Hürrem Ukrayna kökenli Rus asıllı bir köledir. Roksalana 1520’de saraya satılmış, cariyeler arasında sivrilerek Kanuni’nin gözüne—ve gönlüne—girmiş, 1534 yılında azat edilip eşi olmuştur.

Ancak, neticede bu bir komedi programıdır ve üslubu onaylamasanız da teknik olarak söylediği şey—yatak arkadaşı—1534 yılından öncesi için de sonrası için de doğrudur.

Ama ilahlar kurban istedi ve bu şakadan bir suç icat ettiler; ‘tarihi milli ve manevi değerlere hakaret’ suçlamasıyla ‘üç yıla kadar hapis’ istemiyle dava açıldı.

Sonradan böyle bir suç olmadığını fark etmiş olacaklar ki ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ ettiğine karar verdiler ama o suçun da koşullarının oluşmadığı apaçık ortadaydı…

Karar dün çıktı; ‘Halkın bir kesimini alenen aşağılama’ suçundan 5 ay hapisle cezalandırıldı, hükmün açıklanması geri bırakıldı.

Hangi halkın, hangi kesimini, nasıl, ne yaptı da aşağıladı, orası her zamanki gibi meşkuk.!

Pekiyi bu ‘şiddet ve celalin’ sebebi nedir…?

‘Kanuni’, daha 2012’de gündem olmuştu. Dizinin üçüncü sezonuydu. Kütahya’daki o meşhur—kara-delik—Zafer Havaalanı açılış töreninde, “Kanuni’nin ömrünün 30 yılı at sırtında geçti. O gördüğünüz dizilerdeki gibi sarayda geçmedi” diyordu.

İlgilileri uyarmıştı ama, “Yargının da gerekli kararı vermesini bekliyordu”. [Aynen böyle]

Sonra 2014’teki bir hastane açılışında—dizinin final sezonuydu—Kanuni yine gündem oldu: hala "Bizim Kanunimiz öyle kadınların kucaklarında dolaşan bir Kanuni değildir. At sırtında ömrünü geçirmiş bir Kanuni'dir. Onu bile lekelemeye çalıştılar" diyordu.

Kanuni, “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” demiş ya; “Yani koskoca bir Devleti Aliye-i Osmaniye’yi halkının bir sağlıklı nefesine feda edebilecek bir anlayıştaymış”.

Dileyelim ki, aradan geçen 12 yılda, birileri ona o laftaki devletin, Osmanlı devleti değil, ‘makam’ anlamında olduğunu anlatmıştır—anlatan çıktıysa ve de anlatabildiyse.!

Bugünkü sorunumuz çok da farklı değil…

Tuba Ulu olayı sıradan bir yargı skandalı değil, bir eşik aslında.!

Cumhuriyetle özdeş her kavramı, değeri ve şahsiyeti, özellikle de demokrasiyi, laikliği ve Mustafa Kemal Atatürk’ü değersizleştirirken, Necip Fazıl’ın ‘dinci’ öğretisini dayatıyorlar.

Sadece yaşam tarzımıza değil ne düşüneceğimize, neye inanacağımıza da karışıyorlar.

Kendi ilkel siyasi ideolojilerini hepimize ve de tarihimize dayatıyorlar—dayatabileceklerini sanıyorlar.

Yanılıyorlar.!

Önceki ve Sonraki Yazılar
Haldun Solmaztürk Arşivi

Eğreti ‘Kahraman’

01/06/2026 07:00