Haldun Solmaztürk
Eğreti ‘Kahraman’
Babası Osmanlı’da Birinci Ferik, oramiraldi; daha genç bir bahriyeliyken Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da görevler aldı; egosu iyice şişmiş, kahramanlığa (!) hazırlanmıştı.
Balkan Savaşları (1912-1913) tarihimizin en ağır yenilgilerinden biri, utanç verici bir bozgundur. Bozgunu halkın gözünden kaçırmak için bir kahramanlık hikayesine—ve bir kahramana—ihtiyaç vardı. Hamidiye kruvazörünün, Akdeniz ve Adriyatik’teki vur-kaç harekatı bunu sağladı. Komutanı Yüzbaşı Rauf Bey ‘Hamidiye Kahramanı’ yapıldı.
Bazı unvanlar—bazı rütbeler gibi—iliştirilene bir türlü yakışmaz, eğreti durur; kahraman sıfatı da Rauf Bey için öyle oldu ama o kendini hep gerçek bir kahraman sandı.
Henüz 31 yaşında, 1918’de Osmanlı Bahriye nazırı yapıldı; Mondros Mütarekesini imzalamak ona nasip oldu. Her şişkin egonun arka yüzü olan komplekslerini bilen Amiral Calthorpe’un verdiği ‘kişisel’ sözlere güvenerek (!) Osmanlı’nın çöküş belgesini imzaladı.
Ömrünün sonuna kadar bu vebal altında ezilecek; kendi vicdanında kahraman olmakla hain olmak arasında gidip gelecekti.
Anadolu’ya geçişi sonrası Atatürk’e katıldı ama Amasya genelgesini bile kerhen imzalamıştı. Sivas Kongresi öncesi Atatürk’ün “Kimi Kongre Başkanı yapalım?” sorusuna “Sen başkan olmamalısın.!” diyerek karşı çıktı—o kahramandı, o olmalıydı.
Son Osmanlı Meclis-i Mebusanında, Atatürk’e karşı tekrardan kahramanlık denemesi yaptı; başaramadı. İstanbul’un Mart 1920’de işgali sonrası, Atatürk’ün uyarısına rağmen Anadolu’ya geçmeyince, İngilizler tarafından tutuklandı, Malta’ya gönderildi. Malta’dan, her badire atlatılıp Büyük Taarruza hazırlanılırken—1921 Kasım’ında—döndü ve hemen muhalefetin (!) başına geçti. Milletçe ölüm-kalım savaşı verilirken o ‘hükümet başkanı’ olmak derdindeydi; 12 Temmuz 1922’de—Büyük Taarruzdan bir ay önce—oldu da…
Saltanat 1 Kasım 1922’de kaldırıldığında hükümet başkanıydı; karşı çıktı ama engelleyemedi.
Lozan görüşmelerine gidecek heyete başkanlık etmeyi çok istedi; Mondros’un günahından kurtulmak ve daha da önemlisi bir ‘kahramanlık’ hikayesi daha yaratmak istiyordu ki tekrardan kahraman (!) olsun. Ama Mustafa Kemal onu tanıyordu; İsmet Bey’i—kendisinin itirazına rağmen—askerlikten istifa ettirdi, dışişleri bakanı yaptı ve Lozan’a onu gönderdi.
İsmet (İnönü) Bey, çok zor Lozan müzakerelerini başarıyla sonuçlandırdı; kalan tek sorun Musul’un statüsüydü ki o da Mondros’taki Rauf Bey’in aymazlığının mirasıydı.
Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923'te imzalandığında o hala hükümet başkanıydı; İnönü’ye gönderdiği mesajda bile Mondros’u savunuyordu. Lozan’dan dönen İnönü’yü tebrik etmeyi kendine bir türlü yediremedi. “İsmet Paşa ile karşı karşıya gelemez, onun karşılanmasında bulunamazdı”. O bomboş ama şişkin egosuyla kendini hala kahraman sanıyordu.
Ankara’ya dönen İnönü’yü garda karşılayıp tebrik etmektense, 4 Ağustos 1923 günü başbakanlıktan istifa etmeyi tercih etti; varın anlayın nasıl bir hastalıklı ruh halidir.!
Cumhuriyet’e giden süreçte—artık hükümette değildi—Kazım (Karabekir) Paşa’ya “Cumhuriyetin ilanına engel olabilirsen ülkeye büyük hizmet etmiş olursun” diyordu.
Cumhuriyetin 29 Ekim 1923’te ilanı ve Atatürk’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle ‘saltanat’ ve ‘hilafet’ sevdalıları telaş içinde Hilafet makamına sarıldılar. Rauf Bey’e göre, “Cumhuriyetin ilanında acele edilmişti; buna sebep olanlar sorumsuz kişilerdi”. Hilâfet asla kaldırılamazdı; halifenin ruhanî (dini) sorumluluklarının yanında dünyevî (siyasi) görevleri de vardı.
Hilafet 3 Mart 1924 tarihinde kaldırıldı; aynı gün Tevhid-i Tedrisat (Eğitim ve öğretimin birleştirilmesi) Kanunu kabul edilirken Diyanet İşleri Reisliği kuruldu.
Hilafetçiler, sekiz ay sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular; fırka, “Dinî düşünce ve inançlara hürmetkardı”. Yeni rejim sadece ‘ahlaksızlık’ getirmiş, ‘rezil’ yönetim memleketi ‘çamurların içine’ sürüklemişti. Halk Fırkası (Cumhuriyet Halk partisi) dini batırıyordu; onlar dini kurtaracak ve muhafaza edeceklerdi. Başlarında Rauf Bey ve Atatürk’ün milli mücadele arkadaşları Kazım, Refet, Ali Fuat vardı.
Üç ay sonra Şeyh Said İsyanı çıkacak ve genç Cumhuriyetin sınırlı askeri ve lojistik kaynaklarını tüketecekti; Musul’u böyle kaybettik. Rauf Bey, 1927 İzmir suikastı sonrası yurt dışına kaçmıştı; idamla yargılandı ama on yıl sürgün cezası aldı. Atatürk’ün ölümünden sonra 1939’da yurda dönecek ve CHP’den (aynen böyle) milletvekili olacaktı.
Atatürk ‘kompleksi’, eğreti ‘kahramanlık’ sendromu gibi hep sürdü, ta ki son günlerine kadar…
Hatıratında, “Hiçbirimiz olmasaydık o bunları yine başarırdı, ama o olmasaydı hiçbirimiz onun yaptığını yapamazdık” diyecekti.
Bad’el harâb’ül-Basra…!
‘Hamidiye Kahramanı’ Rauf Bey hikayesi, Beşiktaş Deniz Müzesi’nde anlatılıyor.
Hilafetçilerin Cumhuriyetle kavgaları hiç bitmedi, sürüyor; artık çok daha saldırganlar.!
Tevhid-i Tedrisat Kanunu hiç uygulanmadı; medreseler Cumhuriyet düşmanı kadroları yetiştirmeye devam ettiler; Diyanet İşleri Reisliği de onlara kol-kanat gerdi.
Hayatını Cumhuriyet düşmanlığına adamış olan Necip Fazıl, Terakkiperver Fırkanın söylemlerini kendi ‘ideologya örgüsüne’ esas aldı, geliştirdi; yetiştirmeleri artık iktidarda…
Atatürk, Nutuk’ta, “Ulusuma şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asıl özü çok iyi analiz etmek dikkatinden bir an geri kalmasın” diyor.
Belki ‘aklındaki’ ve ‘ruhundaki’ özü de eklemek gerekir bunlara…
Yoksa, aklı, vicdanı, ruhu, gözü kararmışlar her zaman kullanacak sahte kahramanlar buluyorlar.!
O gün de bugün de…
Kahraman unvanı ne kadar eğreti dursa da.!