Yaşar Seyman
Emeğe düşmanlık dinmiyor!
1 Mayıs Bayramını izlerken barikatlar, polis baskısı, biber gazı, tazyikli sular, tartaklamalar, gözaltılar gördüm ki yıllar geçse de emeğe düşmanlık geçmiyor. Emek hiçbir zaman yalnızca alın teri olmuyor. Bir bedel çoğu zamanda da bir suç gibi taşınıyor. Oysa bir toplumun en temiz aynası emektir. Biz o aynaya bakmak yerine, onu kırmayı tercih ediyoruz. O kırıkların sesi, neredeyse hiç dinmiyor.
Kentlerin arka sokaklarında, fabrikaların kapısında sabaha karşı bekleyen işçileri düşün. Bu topraklarda işçi çoğu zaman işini kaybetme pahasına konuşur. Grev sadece bir hak arama biçimi değil; açlıkla, baskıyla ve yalnızlıkla yapılan bir pazarlıktır. Dünyanın her yerinde grev çadırı biraz da o ülkenin vicdanına kurulur.
Bu düşmanlığı unutmamız hep güçlülerin işine yaradı. Emek savunulunca bir karanlık çöküyor. Bir meydanda toplanan işçiler gönüllerince bayram kutlayamıyor. Kentlerin meydanları işçilere kapatılıyor. İşçiler isteklerini haykıramıyor! Değişmez olan emeğe tahammülsüzlük.
Bu tahammülsüzlük sadece copla, yasakla, kapatılan sendikalarla gelmedi. Bazen daha sinsi, daha görünmez yollarla kendini gösterdi. Emeği değersizleştirerek… “Şükret” diyerek… “Daha kötüsü de var” diyerek… Yoksulluğu kader, güvencesizliği norm, örgütsüzlüğü doğal saydırarak. Böylece emekçinin sesi kısılmaz; ona kendi sesinin gereksiz olduğu öğretilirse kırılma başlar.
Bir maden ocağında yerin yüzlerce metre altında çalışan işçileri düşünün. Karanlıkla pazarlık eden bir yaşam… Her gün eve dönebilmenin bir mucize olduğu bir düzen. Bir gün o mucize gerçekleşmediğinde, “Bu işin fıtratı” diyenlere öfkeyle söylenen ilk cümle hep aynıdır: “Bu kader değil!”
Bizde acının ömrü kısadır unutulur!
Bir tersanede, bir inşaatın en üst katında, bir tekstil atölyesinin daracık katlarında aynı hikâye tekrar tekrar yazılır. Düşen bir işçi sadece bir insan değildir; iş kazası bile sayılmıyor. Biz sonuçlara üzülüp nedenleri konuşmamayı seçtik. Oysa konuşarak düzeni sorgulamalıyız. Düzeni sorgulamak riskli olsa da şiarımız: “Hak verilmez alınır!”
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, emek kimi zaman umutla, kimi zaman korkuyla yürüdü bu topraklarda. Hak arama mücadeleleriyle büyüdü, darbelerle susturuldu, yasalarla sınırlandı, krizlerle daha da kırılgan hale getirildi. Her şeye karşın yok edilemedi varlığını sürdürdü. Sürdürecek! Çünkü emek, yaşamın kendisidir.
Yaşam ağır baskı altında bile bir yol bulur.
Bugün geldiğimiz yerde değişen çok şey var gibi görünüyor: teknoloji, kentler, çalışma biçimleri… Ama değişmeyen bir şey var: emeğe karşı duyulan o derin huzursuzluk. Hâlâ örgütlenen işçiden korkuluyor, hâlâ hakkını arayan “fazla” bulunuyor, hâlâ alın teri görünmez kılınmaya çalışılıyor. Çünkü emek görünür olduğunda, eşitsizlik de görünür olur.
Gerçekler, en çok görünür olduklarında tedirgin eder.
Peki neden bu düşmanlık dinmiyor? Çünkü emek, sadece ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda bir güçtür. Emeğin örgütlenmesi, hakkını istemesi, sesini yükseltmesi o gücün paylaşılması demektir.
Tolstoy diyor ki: “Ekmek pahalı, emek ucuzdu.”
Bu ülkede emek, sadece sömürülmedi; direndi ve ayakta kaldı.
Bugün sorun o döngüyü kıracak cesareti bulmakta!
Bir ülkenin gerçek baharı, yalnızca ağaçların çiçek açmasıyla gelmez.
Gerçek bahar, emeğin hak ettiği değeri bulduğu gün başlar. O gün gelene kadar ise bu hikâye bitmeyecek. Çünkü emeğe düşmanlık dinmiyor!
Emek de susmuyor!
Susmayacak!