Yaşar Seyman
Yarının Türkiyesi’ne not
Bugünün Türkiyesi’nde yarın üzerine yazmak, biraz cesaret işidir. Çünkü yarın, yalnızca seneler ya da bir gün değildir; bir toplumun vicdanıyla yaptığı yüzleşmedir. Sokakta yürüyen işçinin omzundaki yükte, üniversite kapısında bekleyen gencin gözlerindeki kararsızlık, pazarda filesini hesaplayan annenin iç çekişinde, şiddette öldürülen kadının öyküsünde saklıdır yarın.
Bugün en çok yorgunluk dolaşıyor kentlerin üstünde. Ekonomik daralma, adalet arayışı, düşünce özgürlüğüne dair kaygılar… Bütün bunların arasında görünmeyen bir damar var: Direnç. Bu topraklar, umudunu küllerin arasından çıkarma konusunda tarihsel bir belleğe sahip. Bir ülke yalnız krizleriyle değil, kriz anlarında gösterdiği dayanışmayla da tanımlanır.
Yarın ne olacak diye soranlara, “Yarın biz ne yaparsak o olacak” demek gerekir. Demokrasi yalnız sandıkta değil; evde, okulda, işyerinde, sokakta kurulur. Birbirini dinleyen, farklı düşünceye katlanan, adaleti kişisel çıkarın önüne koyan bir toplum yarını kurabilir.
Çünkü bu ülke, en zor zamanlarında birbirine omuz vermeyi öğrenmiş bir halkın ülkesidir. Depremde enkaz başında bekleyen ellerde, grev çadırında paylaşılan ekmekte, bir kadının bir başka kadına açtığı kapıda gördük bunu. Resmî istatistikler umudu ölçemez; bir çocuğun defterini mahallece dolduran komşuluk, yarının gerçek verisidir.
Adalet arayışı, yalnız mahkeme salonlarının konusu değildir. Adalet; çocuğun eşit eğitim hakkıdır, kadının güvenle sokakta yürüyebilmesidir, işçinin emeğinin karşılığını alabilmesidir. Eğer yarın daha adil olacaksa bu bugünden kurduğumuz cümlelerle, bugünden aldığımız tavırlarla olasıdır.
Gençlere sık sık “sabredin” deniyor. Oysa gençlik sabır değil, ufuk ister. Bu topraklarda kalmak için bir neden, emek vermek için bir güven, düş kurmak için bir özgürlük ister. Yarın, gençlerin gözlerindeki ışığı söndürmeyen bir Türkiye ise bu hepimizin ortak sorumluluğudur.
Belki de asıl sorun umudu romantik bir sığınak olmaktan çıkarıp örgütlü bir topluma dönüştürebiliyor muyuz? Yalnızca yakınmak yerine yan yana gelebiliyor muyuz? Farklı düşüneni düşmanlaştırmadan tartışabiliyor muyuz?
Yarının Türkiyesi; korkunun değil cesaretin, suskunluğun değil sözün, yalnızlığın değil dayanışmanın ülkesi olmak zorunda. Bu zorunluluk bir ideolojik tercih değil, tarihsel bir mecburiyettir. Çünkü halkına umut veremeyen hiçbir düzen uzun ömürlü olmamıştır.
Bugünün karanlığı ne kadar koyu görünürse görünsün, yarın bir yerden ışık sızar. O ışık, bir öğretmenin sınıfında, bir işçinin direncinde, bir kadının inadında, bir gencin “buradayım” deyişinde saklıdır.
Umudu küçümsemeyin. Umut, naif bir duygu değil; dönüştürücü bir güçtür. Ve biz, bu ülkenin yarınını bekleyenler değil, kuranları olmalıyız!
Ekonomik sıkışmışlık, adalet arayışı, gençlerin yurt dışına bakışı… Bütün bunların içinden filizlenen dayanışma. Yarın, umudu bireysel bir duygu olmaktan çıkarıp toplumsal bir eyleme dönüştürme çağrısı olabilir.
Belki de yarın, büyük nutuklardan değil küçük cesaretlerden doğacak. Haksızlığa itiraz eden tek bir ses, suskun kalabalıklardan daha değerlidir. Gençlerin bu ülkede kalmak için bir neden bulduğu, kadınların eşit yurttaş olarak var olduğu, emeğin onurunun teslim edildiği, barış içinde bir Türkiye…
İşte yazılacak yarın budur...