Yaşar Seyman
Türkiye’de anne olmak
Türkiye’de anne olmak, bir çocuğu dünyaya getirmek yanında çoğu zaman bir ülkeyi sırtında taşımaktır. Bir evin içindeki sessiz devrimdir annelik. Kaynayan tencerenin başında, eksilen bütçenin ortasında, büyüyen kaygıların gölgesinde kurulan görünmez bir direniştir. Bu topraklarda anne olmak, yalnızca sevmenin değil, sabretmenin, susmanın, bazen de susmamayı öğrenmenin adıdır. Bir çocuğun alnına düşen saç telini düzeltirken, aslında onun geleceğini düzeltmeye çalışan ellerdir o eller. Çoğu zaman o ellerin emeğini kimse görmez.
Türkiye’de annelik, özverinin kutsanıp kadının görünmez kılındığı ince bir çizgide yürür.
“Anne” denir, yüceltilir, baş tacı edilir; ama aynı anda yoksulluğun, işsizliğin, şiddetin, adaletsizliğin en ağır yükü de onun omzuna bırakılır. Çocuğunu okula gönderirken beslenme çantasına ne koyacağını düşünen anneyle, televizyon ekranlarında “annelik kutsaldır” diyenler arasında derin bir uçurum vardır. O uçurum, çoğu zaman bir annenin gece uykusuzluğunda, sabah erken kalkışında, gün boyu bitmeyen telaşında yankılanır.
Bir annenin kalbi bu ülkede yalnızca çocukları için çarpmaz; ülkesi için de çarpar. Bilir ki bu topraklarda çocuk büyütmek, sadece büyütmek değildir; korumaktır, kollamaktır, öğretmektir, sakınmaktır. Sokakta yürüyen kızına tedirginlikle bakmak, askere giden oğlunun ardından dualarla ayakta kalmak, işsiz evladının yüzüne bakarken içine akıttığı çaresizliktir annelik. Bu annelik hâli, çoğu zaman politik bir sessizliğe tutsak edilir; oysa her annenin içinde, söylenmemiş bir itiraz büyür.
Türkiye’de anne olmak, bazen bir fotoğrafın içinde donup kalmaktır. Kayıp bir evladın ardından yıllarca kapı gözlemek, adalet aramak, meydanlarda beklemek… Bazen bir mezar taşına sarılıp ağlamaktır. Bazen de çocuğunu yaşamda tutabilmek için kendi hayatından vazgeçmektir. Bu yüzden annelik burada yalnızca bir duygu değil, bir mücadeledir. Ve bu mücadele, çoğu zaman görünmez kılınır; çünkü görünür olduğunda rahatsız eder, sorgulatır, yüzleştirir.
Artık o görünmezlik çatırdıyor. Çünkü anneler susmamayı öğreniyor. Çocuğunun hakkını arayan, adalet isteyen, “ben buradayım” diyen anneler çoğalıyor. O sessiz devrim, mutfaklardan sokaklara taşmaya başlıyor. Ve belki de ilk kez, annelik yalnızca özveriyle değil, hak isteğiyle de anılmaya başlıyor.
Ülkemizin şairleri, ozanları, aşıkları şiirlerinde annelere öyle cömert davranmış öyle güzel şiirler yazmışlar ki işte Aşık Veysel’in uzun mu uzunca “Anama” şirinden iki dörtlük:
“Anaların hakkı kolay ödenmez
Analara ne yakışmaz ne denmez
Kan uykudan gece kalkar gücenmez
Emzirdi salladı uyuttu anam
Anam doğurdu beni Sivas ilinde
Sivralan Köyünde tarla yolunda
Azığı sırtında orak elinde
Taşlı tarlalarda avuttu anam”
Bir ülkenin vicdanı, annelerinin gözlerinde saklıdır. Eğer o gözlerde yorgunluk, öfke ve kırgınlık çoğalmışsa, orada bir şeyler eksiktir. Çünkü hiçbir anne, çocuğunu korkuyla büyütmek istemez. Hiçbir anne, “ya başına bir şey gelirse” diye yaşamamalıdır. Oysa Türkiye’de annelik tam da bu korkunun içinden geçer.
Yine de anneler, bu ülkenin en büyük umududur. Çünkü onlar, her şeye karşın çocuklarına sevgiyi öğretir. Karanlığın ortasında bir ışık yakmayı bilirler. Ve belki de en önemlisi, bir gün her şeyin değişebileceğine dair inancı diri tutarlar.
Türkiye’de anne olmak zordur. Ama bu zorluk, aynı zamanda bir direnişin adıdır. Ve o direniş, gün gelir, sadece bir evi değil, bir ülkeyi de değiştirebilir.
Tüm Annelerin anneler gününü kutluyor, mübarek ellerinden öpüyorum…
Öpülesi bir el varsa yılların emeğini taşıyan anne elidir…