Yaşar Seyman
Hukukun geciktiği yerde şiddet konuşur
Kadınlara yönelik şiddet artmıyor; artık saklanmıyor. Her gün bir sayı daha ekleniyor istatistiklere, hiçbir sayı bir kadının yarım kalan yaşamını, yarım kalan düşlerini, susmak zorunda bırakılan çığlığını anlatamıyor. Şiddet, yalnızca bir yumruk ya da bir bıçak değil; görmezden gelinen bir tehdit, korunmayan bir yaşam, ertelenen bir adalet. Biz hâlâ “neden?” diye sorarken, failler “nasıl olsa” rahatlığıyla dolaşıyor sokaklarda.
Asıl korkunç olan da bu: Alışıyoruz!
Bu ülkede kadınlar sadece öldürülmüyor; yalnız bırakılıyor. Yasalar var nedense uygulanmıyor, sözler veriliyor tutulmuyor. Bir kadının yaşayıp yaşamayacağı, çoğu zaman bir dilekçenin ciddiyetine, bir memurun ruh iklimine, bir hâkimin takvimine sıkışıyor. Oysa şiddet münferit değil; sistemli. Ve bu sistem, sessizlikle besleniyor. Bugün susan herkes, yarın bir ismin daha altına imza atmış oluyor. Kadınların yaşaması bir istek değil, haktır. Ve haklar, ancak savunulduklarında yaşamda kalınır.
Bir kadın, akşam eve biraz geç kaldığı için anahtarını sessiz çeviriyor kapıda. Telefonunu susturmuş, nefesini kısıyor, ayak seslerini sayıyor ise o evde henüz bir darp yok belki, şiddet çoktan başlamış durumda. Çünkü şiddet, vurulduğunda değil; korkarak yaşamak zorunda bırakıldığında başlar.
Bir kadın karakola gidiyor. “Tehdit ediliyorum” diyor. “Bir şey olursa gelin” deniliyor. Sonra bir şey oluyor. O “bir şey”, çoğu zaman bir yaşamın sonu oluyor. Ardından tutanaklar tutuluyor hiçbir tutanak, zamanında atılmayan bir imzanın bedelini ödemiyor.
Bir çocuk, annesinin sesini tanır; gülüşünden önce titremesini öğrenir. Kapı sert kapandığında saklanacağı yeri bilir, tabak kırıldığında odanın köşesini. O çocuk hiçbir darbe almaz belki ama her şeyi görür, her şeyi duyar. Şiddetin tanığı olan çocuk, büyüdüğünde ya susmayı öğrenir ya da aynı dili konuşmayı. Ve biz buna “aile sorunu” demeyi sürdürüyoruz.
Bu ülkede çocuklar annesinin morluklarını görmeyi, ses tonunda tehlikeyi anlamayı, geceleri korkudan uyumamayı öğreniyor. Biz onlara “gelecek” diyoruz. O gelecek, korkuyla yoğrulmuşsa neye dönüşür, hiç sormuyoruz. Bir çocuğun tanıklığı, bugünün değil; yarının da suçlusudur.
Sezen Aksu’nun dediği gibi “Masum değiliz hiçbirimiz.” Susarak, geciktirerek, “aile sorunu” diyerek herkes bu şiddetin ortağı. Kadınlar ölürken çocuklar izliyorsa, bu bir trajedi değil toplumsal bir çöküştür. Bir ülkede kadınlar korunmuyorsa, çocuklar asla güvende değildir. Bu kadar gerçek!
Bir çocuk annesinin şiddete uğradığını görüyorsa, ortada yalnızca bir “aile içi sorun” değil; süregelen bir suç vardır. Hukuk, bunu biliyor. Yasalar, bunu yazıyor. Ne yazık ki uygulanmadığında, yasa metinleri kâğıttan duvarlara dönüşüyor. Hukukun suskunluğu, failin cesareti oluyor.
Bir ülkede kadınlar ve çocuklar korunma istemek zorunda kalıyorsa, hukuk görevini yapmıyor demektir. Şiddet ihbarı alındığı hâlde önleyici tedbir uygulanmıyorsa, uzaklaştırma kâğıt üzerinde kalıyorsa, “bir şey olursa gelin” deniliyorsa ortada adalet değil ihmal vardır. Hukuk, öldürüldükten sonra anımsanacak bir metin değildir; yaşarken korumak için vardır. Ve korunmayan her yaşam, geciken her kararın doğrudan sonucudur.
Bir ülkede kadınlar korunmuyorsa, bu bir kader değil; yönetenlerin altına imza attığı ağır bir ihmaldir!