Kurtuluş Parkı’nda üşüyen vicdan

Ankara’nın ortasında bir park: Adı Kurtuluş Parkı. İnsan bu adı duyunca ferahlık, umut, yeniden doğuş bekliyor. Oysa bugün Kurtuluş Parkı’nda kurtuluş değil, ülkenin unutulmuş emekçilerinin sessiz çığlığı yankılanıyor. Baharın aldatıcı güneşi altında, ayazın hâlâ kemikleri sızlatan soğuğunda maden işçileri çıplak bedenleriyle bekliyor. Üstelik şimdi bir de açlık grevine başladılar. Çünkü bazen insanın sesi duyulmayınca, bedeninden başka ortaya koyacağı hiçbir şey kalmıyor!

MADENCİLER DİRENİŞTE!

Onlar Eskişehir’den günlerce yürüyerek geldiler. Her adımlarında asfaltın sertliğini, devletin sessizliğini, toplumun alışkanlığını ezdiler. Yol boyunca ayaklarında nasır, gözlerinde umut, ceplerinde yoksulluk taşıdılar. Ankara’ya yalnızca isteklerini değil, ülkenin kararmış vicdanını da getirdiler. Bir ülkenin başkentine yürüyen işçiler varsa, bilinmelidir ki taşrada adalet tükenmiştir.

Maden işçisi demek, toprağın altında ekmeğini arayan insan demektir. Karanlığa inip ışık çıkaran, ölümle yan yana çalışıp yaşamı omuzlayan emekçi demektir. Ne yazık ki bu ülkede en çok toprağın altına girenler, çoğu zaman yer üstünde en az görülenlerdir. Onların alın teri elektrik olur, çelik olur, sanayi olur; fakat kendi evlerine çoğu kez borç, yokluk ve sessizlik düşer.

Şimdi Kurtuluş Parkı’nda üşüyen yalnız bedenler değildir. Üşüyen hukuk, üşüyen merhamet, üşüyen sosyal devlet fikridir. Bir işçi soyunarak sesini duyurmaya çalışıyorsa, utanması gereken çıplak beden değil; o bedeni bu çaresizliğe iten düzendir.

Orhan Veli dizelerinde ne güzel yazıyor:

“Yüz karası değil, kömür karası

Böyle kazanılır ekmek parası”

Bu direniş yalnız maden işçilerinin direnişi değildir. Bu, emeğin görünmezliğine karşı insan onurunun direnişidir. Bu, “bizi görün” diyenlerin son çağrısıdır. Ve her çağrı gibi cevabını beklemektedir.

Kurtuluş Parkı’ndan bütün ülkeye bir soru yükseliyor: Yerin altından çıkan kömürü kullananlar, yerin üstünde donan işçileri daha ne kadar görmezden geleceksiniz?

“Demek ki kömür, sadece bir evi ısıtmazmış…

Yakabilirmiş de milyonlarca ciğeri…”

Yönetenler bilsin ki bir ülke, sarayların sıcak salonlarında değil; parkta titreyen işçinin nefesinde sınanır. Siz rakamlarla büyüme anlatırken, insanlar açlık grevine yatıyorsa o rakamlar kâğıttan ibarettir. Devlet, yurttaşını duymadığı gün küçülür; iktidar, emeğe sırtını döndüğü gün meşruiyetinden eksilir. Çünkü hiçbir yönetim, görmezden geldiği alın terinin üstünde sonsuza kadar oturamaz.

Bugün Kurtuluş Parkı’nda bekleyen işçiler yalnız haklarını istemiyor, size aynayı tutuyor. O aynada kibir, duyarsızlık ve adaletsizlik görünüyor. Eğer hâlâ bakmamayı seçerseniz, yarın bu ülkenin her parkı, her meydanı, her sokağı aynı soruyu soracaktır: Toprağın altından servet çıkaranlara, yerin üstünde neden yaşam çok görüldü?

Madencilere dayanışma göstermeyip suskun kalan sendikaları da sendikacıları da unutmayacağız!

Bu eylemi seyreden yüreğim üşüyor!

Vicdanım sızlıyor…

İşçilerin haklarını verin!

Bitirin bu utancı!

Sözü Şükrü Erbaş’ın dizelerine bırakayım:

“Canı cehenneme rahat uyuyanın

Kapısını örtenin perdesini çekenin

Canı cehenneme yüreği yalnız kendiyle dolanın

Duvarları ancak çarpınca görenin

Canı cehenneme başkasının yangınıyla ısınanın

Evini ısıtıp yemeğini pişiren…”

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yaşar Seyman Arşivi

Sevgiyi örgütlemek

15/02/2026 07:00

Garibanlar ülkesinde

25/01/2026 07:00

Selahattin Demirtaş

18/01/2026 07:00