Susan kentler

Kentler de insanlar gibidir.

Bir yüzleri, bir sesleri, bir kokuları vardır.

Bazı kentler türkü söyler, bazıları ağıt yakar.

Bazıları sabah ezanıyla uyanır, bazıları martı sesleriyle.

Gün gelir; beton çoğalır, cam kuleler yükselir, yollar genişler… Ve kent konuşmamaya başlar. Çünkü belleği sökülmüştür. Bugün asıl büyük yıkım, kentlerin ruhunun sessizce öldürülmesidir.

Bir zamanlar Diyarbakır sokaklarında taşların dili vardı. Mardin’in merdivenlerinden tarih inerdi. Hasankeyf’te Dicle yalnız su taşımazdı; bin yıllık insan seslerini de taşırdı. İstanbul’da ahşap evlerin pencereleri birbirine selam verirdi. Ankara’da eski mahalle kahveleri ülkeyi tartışırdı.

Şimdi ise aynı cam binalar, aynı tabelalar, aynı ruhsuz caddeler. Kentler birbirine benzemeye başladı. Belleğini kaybeden her kent, kimliğini de kaybeder. Beton yalnızca toprağı örtmez, anıları da örter.

Bir kentin belleği bazen bir çeşmedir. Bazen yüz yıllık bir çınar.

Bazen Ermeni bir ustanın yaptığı taş işçiliği, bazen Süryani bir kilisenin çanı, bazen Kürtçe bir ninni, bazen Rumlardan kalan bir kapı tokmağıdır.

Kent dediğimiz şey, yalnız bina değildir; üst üste birikmiş insan hikâyeleridir. Modern çağ, belleği sevmez, çünkü bellek insana düşünmeyi öğretir. Küresel düzen ise düşünmeyen, sadece tüketen kentler istiyor.

Bakın dünyanın büyük kentlerine…

Paris hâlâ taşlarını koruyor çünkü belleğini koruyor.

Roma’da bir taş yıkıldığında sadece mimari değil, tarih zarar görüyor diye ayağa kalkılıyor.

Havana’da eski otomobiller yalnız nostalji değildir; bir halkın zamana direnişidir. Ama bizde çoğu zaman eski olanı “yıkıp yenilemek” marifet sayılıyor.

Oysa bazı yıkımlar vinçle değil, unutmayla olur.

İstanbul’un eski semtleri lüks rezidanslara dönüştüğünde sadece mimari değişmedi; komşuluk öldü. Eskiden bir mahallede herkes birbirinin cenazesini bilirdi. Şimdi aynı apartmanda insanlar birbirinin adını bilmiyor. Çünkü kent büyüdü, insan küçüldü.

Eskiden kentler insan yetiştirirdi. Şimdi insan öğüten yapılara dönüştü. Meydanlar artık buluşma yeri değil, alışveriş merkezi. Çocuk seslerinin yerini araç gürültüsü aldı. Bir şehrin ölümünü anlamak için mezarlığına değil, çocuklarına bakın. Eğer çocuklar o kentin şarkısını bilmiyorsa, o kent ölmeye başlamıştır.

Çünkü kültür dediğimiz şey müzelerde saklanan eski eşya değildir.

Yaşayan bellektir, sokakta konuşulan dildir. Fırından yükselen kokudur. Düğünde söylenen ezgidir. Kapı önünde içilen çaydır.

Bugün dünyanın her yerinde aynı kahve zincirleri, aynı mağazalar, aynı ışıklı tabelalar var. New York ile İstanbul, Dubai ile Ankara, Londra ile İzmir birbirine benzemeye başladı. İnsanlık ilk kez bu kadar yakın ama ilk kez bu kadar kimliksiz. Küreselleşme yalnız ekonomiyi değil, kentlerin ruhunu da tek tipleştirdi.

Oysa bir şehrin güzelliği farklılığındadır.

İstanbul’u İstanbul yapan sadece Boğaz değildir; Yahya Kemal’in dizeleri, Ara Güler’in fotoğrafları, martıların çığlığı ve eski vapur sesleridir.

Kentler yalnız belediyelerle kurulmaz. Kentler edebiyatla, müzikle, acıyla, aşkla kurulur. Bu yüzden kent belleğini kaybettiğinde önce şairler susar. Sonra türküler eksilir. Çünkü insan doğduğu evi unutabilir. Ama ruhunu kuran kenti unutursa, kendisini de kaybeder.

Bir ülke yalnız ekonomik krizle çökmez. Belleğini kaybettiğinde de çöker.

Beton yükselirken kentlerin ruhu enkaz altında kalıyor.

Ve bazı kentler vardır…

Haritadan silinmeden önce insanların kalbinden silinir.

İşte gerçek felaket budur!...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yaşar Seyman Arşivi

Sevgiyi örgütlemek

15/02/2026 07:00