Kusursuzluk hapishanesine hapsedilen insan ve modern çağın reçeteli yapay mutlulukları

İnsanın doğayı yenilmesi gereken bir güç olarak görmediği, kendini onun bir parçası olarak hissettiği zamanlarda eli toprağa değen o eski insanlar, varoluşunun sancılarını dindirmek ya da en azından anlamlandırmak için yüzünü gökyüzüne, derin felsefi metinlere yahut içindeki o dipsiz kuyuya dönerdi. O insanlar için bu gerçek tefekkür eylemi, onları sarsmaya, alıştığı konfor alanından çekip çıkarmaya ve "Ben kimim?" sorusunun o ağır yüküyle yüzleşmeye uzanan bir yolculuğu doğururdu. Ancak bugün, tefekkürün o dönüştürücü ve cüretkar ruhunu usulca rafa kaldırdık. Onun yerine ambalajlanmış, barkodlanmış ve iyi hissettirme garantili yepyeni bir endüstri koyduk ortaya: Farkındalık.

● ● ●

Sağlık Hastalığı isimli sarsıcı kitaplarında Carl Cederström ve André Spicer’ın altını kalın çizgilerle çizdiği gibi, günümüzde sağlıklı olmak artık sadece biyolojik bir durum olmaktan çıktı ve acımasız bir ahlaki zorunluluğa ve adeta bir statü sembolüne dönüştü. Beslenme tarzı, yenilenler, içilenler, yapılan sporun türü, süresi, gidilen spor salonu vb. statü göstergesi haline gelmiş durumda. Eğer sabahları uyandığınızda o yeşil detoks suyunuzu içmiyor, adımlarınızı saymıyor, her koşulda pozitif enerji yaymıyor ve bedeninizi bir şirket projesi gibi yönetmiyorsanız, sadece sağlıksız değilsiniz aynı zamanda başarısız, iradesiz ve bu çağın ahlaken zayıf, kusurlu bir bireyisiniz. Hüznü, yorgunluğu ve can sıkıntısını insan olmanın son derece normal özelliği olarak görmek yerine, onları bir an önce düzeltilmesi gereken sistemsel birer hata kodu olarak kodluyoruz.

● ● ●

Peki ama bahsedilen bu sağlık kimin sağlığı? Gerçekten arzulanan bireyin sağlığı mı? Yoksa kapitalizmin dokunduğu her şeyi mundar eden o bozucu etkisiyle dev bir sektöre, tüketilecek, suyu çıkarılacak, sömürülecek bir alanla mı karşı karşıyayız? Kitapta bu husus sağlıklı yaşam dayatması olarak adlandırılıyor ve şu sözlerle dikkat çekiliyor:

“Sağlıklı yaşam, kendimizi iyi hissetmekle ilgili genel bir fikir olmaktan çıkıp, doğru ve düzgün bir şekilde yaşamak için yapmaya mecbur olduğumuz bir şeye dönüştüğünde, yeni bir anlam edinir. Yaşam tarzımızı yeniden şekillendiren, yerine getirilmesi imkânsız bir buyruğa dönüşür. Saplantılı bir şekilde sağlıklı bir yaşam peşinde koşturmak ve bu arada kendimizi geliştirmenin sürekli yeni yollarını bulmaya çalışmak, yaşamaya fırsat bırakmaz.”

● ● ●

Bugün bu dayatmanın etkisiyle beslenme uzmanları, diyetisyenler, spor hocaları adeta birer din adamı gibi görülüyor. Yaşam koçları bir yandan mutlu yaşamın sırlarını paylaştıklarını iddia ederken danışanlar ise bu tavsiyelerin maliyetini karşılamak için daha fazla çalışmak zorunda kalabiliyor.

Bireyin sadece kendi zihnine hapsedildiği bu iyileşme masalı, dışarıdaki o devasa çarkın öğütücü gürültüsünü gerçekten bastırabilir mi? Bu bozuk sistemin bize bahşettiği o dinlenme aralıkları, aslında özgürleşmemiz için değil, ertesi gün çarka daha verimli bir şekilde dönebilmemiz, tükenen enerjimizi yeniden şarj etmemiz için değil mi zaten. Bugün bu tablo, yeni dünyanın çalışma pratikleriyle çok daha vahim bir boyuta ulaştı. Düşünün ki, bir yanda sıfır saat sözleşmeleri (zero-hour contracts) ile güvencesizliğin en dibine itilmiş, yarın kaç saat mesai yapacağını, ay sonu kirasını nasıl denkleştireceğini bilemeyen, sürekli işten çıkarılma kaygısı içinde yaşayan devasa bir prekarya (güvencesiz çalışanlar) sınıfı var. Diğer yanda ise bu insanlara, "Derin bir nefes al, ana odaklan ve içindeki stresi serbest bırak" diyen fahiş fiyatlı bir farkındalık endüstrisi...

Sistemin, gelir adaletsizliğinin ve acımasız rekabetin yarattığı yapısal bir tükenmişliği, bireyin omuzlarına "Sen yeterince doğru nefes almıyorsun, doğru yaşamıyorsun, doğru beslenmiyorsun…” diyerek yıkmak, modern çağın icat ettiği en zarif ama en tehlikeli zorbalıklardan biridir.

● ● ●

Geçtiğimiz günlerde bu anlatılanları özetleyen bir video düştü sosyal medya kanallarına. Teknoloji ve pazarlama sektöründe faaliyet gösteren bir üst düzey yönetici hanımefendi, iş başvurusu yaptığı esnada işe alınacak çalışanlardan kendi ütopyalarına(!) inanmasını istiyor; haftada yedi gün, günde on sekiz saat çalışmasını, annesini çok az görmesini örnek gösterip çalışanlarından da benzer bir özveriyi beklediğini anlatıyordu.

● ● ●

Yaşamında çevresel faktörlerin etkisinden yüzünü çevirip tüm başarı veya başarısızlığı bireyin boynuna asan neoliberal düşüncenin ve insana ait ne varsa sömürme arayışına giren kapitalist zihniyetin birlikteliğinden beslenen bu çağda, o şık ambalajlı şarlatanlar çıkıveriyor kimi zaman sahneye. Bad Science (Kötü Bilim) kitabının yazarı Ben Goldacre'ın ifşa ettiği o kötü bilim tüccarları, sistemin açtığı derin toplumsal yaralara, hiçbir bilimsel temeli olmayan mucizevi kürler, plasebo etkisinden ibaret seanslar ve uydurma diyetler damlatıyor. Gerçek bir sosyal ve ruhsal iyileşme yerine, bizi pasifize eden, uyuşturan bir itaatkârlık satın alıyoruz. Birey, sorunun vahşi çalışma koşullarında veya adaletsiz düzende olduğunu fark etmesin diye, herkesin kendi çakrasına veya toksinlerine odaklanması sağlanıyor. Dışarıda kıyamet koparken, bizden sadece kendi bahçemizi sulamamız ve gülümsememiz bekleniyor. Bu aynı zamanda sağlıklı yaşam, sağlıklı beslenme idealleri dev bir üretim-tüketim ağını da bünyesinde barındırıyor. Böylece de “kasa” her zaman kazanıyor.

● ● ●

Oysa insan, adım sayar uygulamalarından, kalori hesaplarından veya sürekli parlaması emredilen bir zihinden ibaret değildir. Acı çekmek, sistemin hızı karşısında yorulmak ve bazen dünyayla uyumsuz olmak, derinlikli bir varoluşun en doğal yansımalarıdır.

Belki de bu "sağlık faşizminin" karşısında durabilmenin, tefekkürün o hakiki ve sarsıcı gücünü geri kazanabilmenin tek yolu insanın kendi eksikliğini, kırılganlığını ve yorgunluğunu yeniden sahiplenmesinden geçiyor. Kusursuzluk hapishanesinin kapılarını kıracak olan anahtar, sahte bir dinginlik değil "Benim yorgunluğum bir hastalık değil, bu düzene verdiğim insani bir tepkidir" diyebilme cesaretidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Kerem Gürel Arşivi

Modernite ve Örgütlü Şiddet

21 Aralık 2025 Pazar 07:00

Sackler Ailesi ve Opioid Krizi

30 Kasım 2025 Pazar 07:00