Kerem Gürel
Zamanın mekanik prangası: Güneşin gölgesinden ayarlanan insana saatin serüveni
Bugünlerde nicedir unuttuğum eski bir dostumla hasbihal eder gibiyim. Modern yaşamının teknoloji ile soslanmış yaşamak sandığımız koşturmacasında ben de nicedir akıllı saatlere takılıp kalmış, günlük harcadığım kalori miktarından, adım sayısına, kardiyo fitness değerinden, kalp atım hızına kadar onlarca verinin arasında anksiyeteye uğramışcasına dolaşıp duruyordum. Ta ki bir sosyal medya platformunda saat severlerin toplandığı bir sayfayı keşfedene kadar. Facebook üzerinde keşfettiğim “SaatkolikZ” sayfası her gün saat severler tarafından paylaşılan onlarca saat görseline, bilgiye, deneyime ev sahipliği yapıyor. Bir süredir sayfada dolaştıkça çocukluğumdan bugüne kadar gelen saat serüvenim de hafızamda tekrar canlandı. İlk saatim bombeli camı, altuni kadranı ile hafızamda yer eden kurmalı eski bir modeldi. Babam saatlere merakım olduğunu görünce tanıdık bir saatçiden ikinci el olarak almış olmalı. Edilen tembihlere uyup saatimi düzenli olarak kuruyor, yatağa girdiğimde evin kavuştuğu sessizlikten ürküp saatimi kulağıma dayayıp tik takları ile huzur buluyordum. Saatlere olan merakım geliştikçe babamın kolundaki Seiko 5’in bir benzerine sahip olmanın hayalini kurmaya başladım. Işıl ışıl görünen o fosforlu kadranı, elle kurmaya gerek bırakmayan otomatik mekanizması ile beni adeta büyülemişti. Babamın başının etini bir hayli yemiş olmalıyım ki bir gün elinde kendi saatine benzer beyaz kadranlı bir Seiko 5 ile geldi. Çok sevindiğimi anımsıyorum. Ancak kolumdaki kurmalı saatle takas edilecek olması canımı sıkıyordu. O dönem pek çok çocuk gibi sahip olduğum eşyaların bir ruhu olduğunu düşünür, onlardan ayrılırsam bana küseceklerini, üzüleceklerini düşünürdüm. Uzun zaman kullandım o Seiko 5’i. Üniversite yıllarım yurtdışından hediye gelen bir Casio ile geçti. Alarmı, üst barda değiştirilebilen akan yazılı Dot Matrix ekranı ile bir hayli havalı görünüyordu ancak tek bir eksiği vardı. Dijital saatlerin alametifarikası sayılan ve karanlıkta saati görmemi sağlayan ışık özelliğinden mahrumdu. Üniversite bitti mesleğe başladığımda yine babamın hediye ettiği daha sıradan bir piyasa saatim oldu. Sonraları kendi kazandığım parayla aldığım saatler oldu. Ve zaman sonra teknolojinin cazibesine kapıldım ben de 2018’ten itibaren akıllı saat kullanmaya başladım. Bugün tekrar mekanik saatlere dönüş yaptım. Quartz mı otomatik mi mücadelesinin orta yerinde dişlilerin, çarkların, zembereklerin tıkırtıları yaşamın koşturmacasında hayatın kalp atışını dinlemek gibi geliyor bana.
Peki insanoğlunun saatlerle olan bu muhabbetinin hikayesi nedir? Gelin zamanın koridorlarında dolaşıp bu ilginç süreci beraber takip edelim.

SAAT KOLUMUZDAKİ BİR PRANGA MIDIR?
İnsanoğlu var olduğu günden beri, akıp giden ve bir daha asla geri döndürülemeyen o soyut nehrin, yani zamanın sırrını çözmeye, onu ölçülebilir, kontrol edilebilir bir kalıba dökmeye çalıştı. Zaman, başlangıçta insanın üzerinde hiçbir tahakküm kurmayan, aksine insanın doğayla kurduğu ahenkli ilişkinin bir parçasıydı. Gökyüzüne bakıp mevsimlerin döngüsünü anlamlandırmakla başlayan bu çaba, toprağa dikilen bir çubuğun gölgesinde, güneş saatlerinin sessiz taş kadranlarında somutlaştı. Zamanı dilimlere ayırmanın ilk adımıydı güneşin gökyüzündeki ağırbaşlı yürüyüşü. Ancak bu saate güvenilemezdi. Geceleri ve kapalı havalarda susuyordu zira doğanın kendi sınırları vardı. Ardından, bir kaptan diğerine damlayan suyun hüzünlü ritminde su saatleri ve kum saatleri icat edildi. Zaman artık sadece gökyüzünde ulaşılamaz bir mefhum değil, yeryüzünde, yanı başımızda usulca tükenen, ölçeği daraltılmış bir akıştı. Yine de tüm bu arkaik dönemlerde zaman, insanın doğayla uyum içinde yaşadığı, ritmini güneşin doğuşuna ve batışına göre ayarladığı geniş, telaşsız, esnek ve organik bir kavramdı. Binlerce yıl boyunca örnekleri görülen tarım toplumunda hayat, mekanik tik taklara göre değil hasat mevsimlerine, gün doğumlarına ve hayvanların beslenme saatlerine göre şekilleniyordu.
Ne var ki insanlık tarihinin en keskin kırılma noktalarından biri olan Sanayi Devrimi ve peşi sıra gelen modernite, sadece üretim biçimlerimizi, sınıfsal yapıları ve şehirlerimizin silüetini değil zamanla olan o kadim, organik ilişkimizi de kökünden koparıp attı. Amerikalı teknoloji ve mimarlık tarihçisi Lewis Mumford’un o meşhur ve sarsıcı tespitiyle; "Modern sanayi çağının temel makinesi buhar motoru değil, saattir." Çünkü buhar motoru mekanı fethetmiş olabilir ama saat, doğrudan doğruya insanın bedenini, zihnini ve gündelik hayatını fethetmiştir.
Modernitenin çarkları dönmeye başladığında zaman, doğanın şefkatli ve esnek ritminden koparıldı, insanî olan her şey otomatikleştirildi ve o binlerce yıldır başıboş yaşamaya alışmış olan zaman artık fabrikaların paydos düdüklerine, buharlı trenlerin tavizsiz kalkış çizelgelerine hapsedildi. Yeni filizlenen kapitalist sistem, sınırsız bir kar maksimizasyonu için her şeyden önce öngörülebilirliğe ve senkronizasyona ihtiyaç duyuyordu. "Vakit nakittir" düsturuyla hareket eden bu yeni dünya düzeni, saniyeleri bile hesaplanması, tasarruf edilmesi ve satılması gereken bir maliyet unsuruna dönüştürdü. İngiliz tarihçi E.P. Thompson, ufuk açıcı eseri Zaman, İş Disiplini ve Sanayi Kapitalizmi'nde bu dönüşümü mükemmel bir şekilde özetlemekte. Thompson’a göre, kapitalizm öncesinde zaman "yaşanan" bir şeyken, kapitalizmle birlikte "harcanan", "boşa giden" veya "değerlendirilen" bir metaya dönüşmüştür. İşçinin emeğini saat bazında satmaya başlaması, insanlık tarihinde yeni bir kölelik türünün, "ücretli köleliğin" kapılarını aralamıştır.
Saatte işte tam bu bağlamda masum bir ölçüm cihazı olmaktan çıkmış, iktidarın ve sermayenin elindeki en güçlü denetim mekanizmasına dönüşmüştür. Fransız düşünür Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde anlattığı o "disiplin toplumu", tam da saatlerin kusursuz işleyişi üzerine inşa edilmiştir. Kapitalizm ve bürokratik aygıtlar canının istediği gibi davranabilmek için itaatkar, dakik ve tek tip bireyler yaratmak zorundaydı. Bu yüzden saat, devasa fabrikalarda binlerce işçinin aynı anda yemeğe çıkıp aynı anda makine başına dönmesini sağlayan bir kırbaca dönüştü. Sadece işçiler değildi tabii ki. Askeri kışlalardaki askerler ve okullardaki öğrenciler de bu mekanik tiranlığın tornasından geçirildi. Bir okul zilinin çalmasıyla yüzlerce öğrencinin aynı anda bahçeye çıkması veya derse girmesi, bir askeri birlikte sabah içtimasının saniyesi saniyesine yapılması, aslında bireyin kapitalist üretim ilişkilerine ve bürokratik hiyerarşiye hazırlanması, bedeninin saat aracılığıyla evcilleştirilmesidir. Alman sosyolog Max Weber’in modern bürokrasiyi tanımlarken kullandığı "demir kafes" metaforunun parmaklıkları, işte bu yelkovan ve akrebin bitmek bilmeyen döngüsünden dökülmüştür.
Zamanın bu denli rasyonelleşmesi, kurumsallaşması ve bürokratikleşmesi denilince, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türk edebiyatına armağanı o anıtsal eseri, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden bahsetmemek olmaz. Tanpınar, romanında doğu ile batı, gelenek ile modernite arasında sıkışmış Türk toplumunun trajikomik halini "saat" metaforu üzerinden enfes bir anlatımla deşifre eder. Romanın o unutulmaz karakteri, modern bürokrasinin ve şekilciliğin vücut bulmuş hali olan Halit Ayarcı, zamanı tahakküm altına almanın, onu standartlaştırmanın felsefesini yapar. Kurulan absürt "Saatleri Ayarlama Enstitüsü", aslında modernitenin toplumu tek tip bir zaman anlayışıyla disipline etme çabasının parodisidir. Tanpınar, Muvakkit Nuri Efendi’nin ağzından o sarsıcı gerçeği kulağımıza fısıldar: "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!" Tanpınar’ın kahramanı Hayri İrdal, eski zamanların o esnek, şahsi ve ruhani saatlerinden, Halit Ayarcı’nın temsil ettiği o tavizsiz, bürokratik ve "ayarlı" zamanlarına geçişte savrulan modern bireyi simgeler. Romanda sıkça vurgulandığı gibi, "Ayarsız saat yoktur, insanın ayarsızlığı vardır." Sistem, saatleri ayarlamak bahanesiyle aslında doğrudan doğruya insanı, toplumu ve zihinleri ayarlamaktadır. Kurulan devasa bürokratik enstitü, masaların, mühürlerin ve memurların arasında, aslında hayatın ve zamanın nasıl anlamsızlaştırıldığının, formun özü nasıl boğduğunun edebi bir şaheseridir. Tanpınar, bize saatin modernleşme sürecinde nasıl bir zorbalık aracına, bir sahte medeniyet göstergesine dönüştüğünü o eşsiz ironisiyle anlatır.
Bu mekanik otoritenin ve toplumsal ayarın en kişisel, en bedensel hali ise kol saatlerinin hayatımıza girişiyle yaşandı. Başlangıçta cepte taşınan, bir zincirle yeleğe bağlanan ve yalnızca gerektiğinde, bir ritüel ciddiyetiyle bakılan cep saatleri, yirminci yüzyılın başlarında kabuk değiştirdi. Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı siperlerinde, topçu atışlarını senkronize etmek ve gaz saldırılarına karşı saniyeleri saymak zorunda kalan askerlerin, pratik bir ihtiyaçla o saatleri kayışlarla bileklerine bağlaması, saatin kaderini değiştirdi. Zaman, artık tenimize temas eden, nabzımızla birlikte atan, bizden ayrılmayan bir parçamız olmuştu. Savaş alanlarında doğan bu zorunluluk, savaş sonrasında metropollere taşındığında kol saati asıl kimlik değişimini yaşadı.
Bugün geldiğimiz noktada, zamanı ölçen dijital cihazlar ve algoritmalar her yanımızı sarmışken; cebimizdeki akıllı telefonlar, önümüzdeki bilgisayarlar bize anı saniyesi saniyesine ve acımasızca yüzümüze vururken, kol saatlerinin hayatımızdaki yeri tamamen şekil değiştirdi. İhtiyaçtan doğan bu nesne, geç kapitalizmin tüketim çılgınlığı ve modern bireyin derin narsisizmiyle birleşerek bambaşka bir düzleme, saf bir statü ve lüks nesnesine evrildi. Zamanı bilmek eylemi, sadece gündelik hayatı organize etmeye yarayan bir gereklilik olmaktan çoktan çıktı. İnce bir zevkin, kişisel kimliğin inşasının ve toplumsal hiyerarşideki yerin ilan edildiği bir podyuma dönüştü. Tüketim kapitalizmi, bireyin içsel boşluğunu ve kimlik krizini, ona sürekli yeni arzular pompalayarak doldurmaya çalışır. Bu düzende saat artık kişinin ne kadar başarılı, ne kadar elit veya ne kadar rafine zevklere sahip olduğunu dış dünyaya haykırdığı sessiz ama çok güçlü bir megafonu oldu.
Gündelik yaşamın tekdüze koşturmacası içinde, bir toplantıdan diğerine yetişirken ya da sıradan işlerin yoruculuğunda bileğinizde taşıdığınız saatin markası, sadece zamanı değil, sizin kim olduğunuzu da ölçer hale gelmiştir. Tüketim toplumunun narsistik beklentileri, bireyi nesneler üzerinden var olmaya iter. Örneğin, güvenilirliği, dürüst mühendisliği ve mütevazı ama sağlam duruşuyla yıllara meydan okuyan bir Seiko'nun mekanik tıkırtısını hissetmek, klasik zarafeti, tarihsel mirası ve İsviçre geleneğini yansıtan bir Tissot'un kadranına bakmak, salt "saat kaç" sorusuna cevap bulmaktan ışık yılları kadar uzaktır. Bu saatler birer mikro mühendislik harikasıdır. Çarkların, yayların ve zembereklerin akıl almaz bir uyumla dans ettiği küçük evrenlerdir. Kullanılan çizilmez safir camlar, yer çekiminin hata payını sıfıra indiren karmaşık tourbillon mekanizmalar, titanyum kasalar veya el işçiliği timsah derisi kayışlar, saati bir zaman ölçerden ziyade modern insanın en prestijli mücevherine dönüştürmüştür. Bugün bir Richard Mille veya Patek Philippe bir saatten çok daha fazla anlamla yüklü olarak takılıyor kollara. Bir zamanlar 19. yüzyıl fabrikalarında yoksul işçilerin mesaisini, bedenini ve ruhunu acımasızca denetleyen, onları makinenin bir dişlisi haline getiren o "zaman ölçme" fikri bugün artık plazalarda, lüks restoranlarda prestijin ve ayrıcalığın en şık göstergelerinden biri olarak elitlerin bileklerini süslemekte.
Sonuç olarak, toprağa düşen masum bir güneş gölgesinden başlayıp, bugün yüzlerce milimetrik çarkın kusursuz uyumuyla çalışan ve binlerce dolara satılan lüks bir tüketim nesnesine dönüşen saatin tarihi, aslında doğrudan doğruya bizim kendi trajik ve ironik tarihimizdir. Zamanı yakalamak, hayatı ıskalamamak için bileğimize taktığımız o zarif, estetik ve pahalı prangaya her baktığımızda, sadece bir sonraki randevuya kaç dakika kaldığını görmüyoruz. Aslında Tanpınar'ın Ayarcı'sı gibi hayatı nasıl mekanikleştirdiğimizi, Foucault'nun hapishanesindeki gibi kendi kendimizi nasıl gönüllü bir şekilde denetlediğimizi ve akıp giden yegane sermayemiz olan ömrümüzü, sistemin çarkları arasında ne kadar "ayarlı" bir şekilde tükettiğimizi izliyoruz. Ve saat, sessizce ama inatla tıkırdamaya devam ediyor. Günün sonunda bakıyoruz ki her bir saniye, biraz daha eksildiğimizin ve o sonsuzluğa biraz daha yaklaştığımızın mekanik fısıltısı olarak kalıyor.