Anıl Özgüç
“Kevin hakkında konuşmalıyız” hakkında konuşmalıyız
Lynne Ramsay’in 2011 yapımı “We Need To Talk About Kevin”ı (Kevin Hakkında Konuşmalıyız) kırmızı bir film. Biraz da mavi... Ama bu yazı, bir film analizi olmayacak... Tıpkı filmde olduğu gibi, Kevin hakkında konuşulması gerekliliği geride bırakılacak. Kevin’ı bir okul saldırganı yapan şartları anlayıp yorumlama sorumluluğu seyircinin öznel bakışına kalsın... Biz, Kahramanmaraş’ta kendi başımıza geleni, Kevin üzerinden anlamayı deneyelim.
Film, İspanya’nın Buñol kasabasındaki meşhur "La Tomatina" festivalinin kaotik kırmızısıyla açılır. Yönetmen, ezilmiş domateslerin çiğ kırmızısını, Eva’nın (Tilda Swinton) hayatı boyunca taşımaya mahkum olacağı suçluluk duygusunun ve dökülecek kanın bir ön hazırlığı olarak serer önümüze. Eva, o kalabalığın içinde kollarını iki yana açmış, adeta çarmıha gerilmişçesine kırmızının içinde kaybolurken; aslında henüz doğmamış olan oğlunun günahlarını ve kendi kaderini çoktan sırtlamıştır.
Eva’nın kırmızısı festivalle sınırlı kalmaz; filmin her karesine bir leke gibi yayılır. Eva’yı süpermarket rafındaki domates salçası kutularının önünde, o devasa kırmızı duvarın karşısında çaresizce dururken izleriz. Sanki o teneke kutuların içinde, Kevin’ın gelecekte dökeceği kan paketlenmiştir. Ardından o kırmızı, Eva’nın evinin kapısına bir öfke kusmuğu gibi atılan boyaya dönüşür; Eva o boyayı tırnaklarıyla kazırken aslında kendi vicdanını temizlemeye çalışıyor gibidir. Ve belki de en sarsıcısı; Kevin’ın o dehşet gününde, hiçbir şey olmamışçasına büyük bir iştahla yediği kırmızı reçeldir. O reçel, Kevin için sadece bir şekerleme, dökülen kanların ise sadece birer 'leke' olduğunun ilanıdır.

Kevin'ın annesi Eva (Tilda Swinton) domates (kan) denizinin içinde.
Tam da bu noktada, şu soruyu sormalıyız galiba. Bu kadar “kırmızı” bir hayatın içinde, Eva gerçekten bir “sebep” midir, yoksa sadece bir “tanık” mı? Çoğu analiz, Eva’nın mesafeli duruşunu bu trajedinin kaynağı ilan etse de; Kevin’ın o reçeli yiyişindeki buz gibi sakinlik, bize sevgisizlikten çok daha derin, çok daha köklü nedenleri fısıldar.
Gen silahı doldurur, çevre tetiği çeker!
“Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı”nın 5. Baskısında (DSM – V) özellikle “Davranım Bozukluğu (Conduct Disorder)” tanısı alan çocuklar ve ergenler için kullanılan bir belirleyici ya da “Kısıtlı Prososyal Duygular” çocuğun başkalarının duygularına karşı kayıtsızlığını, empati eksikliğini ve yüzeysel duygulanımını ifade ediyor. Bu çocuk/ergenlerin temel özelliklerinin arasında ise “Callous-Unemotional – CU” (Duygusuz – Kaygısız) olmaları geliyor. Bu profil, başkalarının acılarına, korkularına veya üzüntülerine karşı kayıtsızlık, empati yoksunluğu ve duygusal tepkisizlik gösteriyor.
Yanı sıra, duygusal uyarılmaya karşı az tepkili ya da tepkisiz kalıyorlar, sosyal ilişkilerde kayıtsızlar, mesafeli, soğuk ve ilgisizler. Bu çocuklarda saldırganlığın daha sık ve şiddetli olduğu, tedaviye yanıtın ise zayıf olduğu biliniyor.
Önemli konularda veya zor durumlarda, kendinden bekleneni yapmadıklarında bile suçluluk veya pişmanlık duymuyorlar. Bu özellikler “Antisosyal Kişilik Bozukluğu” tanısının güçlü öncülleri olarak kabul görüyor.
Peki ya, beynimizin derinliklerindeki, badem büyüklüğündeki o bölge yani “Amigdala” ne söylüyor?
Amigdala, insanını duygusal radar sistemi olarak çalışır. Korkuyu hissetmemizi, başkasının acısını anlamamızı, ve “Yapmamalıyım!” dedirten o vicdani sızıyı duymamızı sağlar. Ancak yapılan çalışmalar, yukarıda bahsettiğim profildeki çocuklarda bu radarın çalışmadığını gösteriyor. Onlar için bir başkasının yüzündeki korku veya acı, sadece bir görüntüden ibaret. Bizim içimizi parçalayan o 'kırmızı', onların dünyasında sadece bir renk. Amigdalanın bu sessizliğini, vicdanın biyolojik olarak iflas etmesi olarak algılayabilir miyiz? Evet!
Normal bir insanda amigdala, bir başkasının acısını gördüğünde adeta bir ayna gibi o acıyı yansıtır. Kevin’de ise o ayna kırılmıştır; karşıdakinin gözyaşları onda hiçbir yankı bulmaz.
Yapılan ikiz çalışmaları ve boylamsal araştırmalar, Duygusuz-Kaygısız (CU) özelliklerinin %70 ile %80 oranında genetik geçişli olduğunu gösteriyor. Bu oran şu anlama geliyor: Kevin ya da benzeri profiller için şiddet bir “tercih” değil, bir “yatkınlık” olarak kodlanıyor. Ya kalan %20 – 30. Oradaki boşluk ise, çevre, baba modelindeki hatalar, inkar ve silaha erişim kolaylığıyla doluyor. İşte size Kevin ya da İsa Aras Mersinli ...

Babanın açmazı: Felaketi besleyen inkar
Şimdi filmin belki de en önemli trajedisine geldik: Kevin’in babası Franklin’in aymazlığa varan iyimserliğine... Franklin, oğlunun içindeki o tekinsiz ve karanlık kuyuyu görmek yerine, onu bir “erkek” olarak desteklemeyi, ona “ok ve yay” alarak “becerilerini” geliştirmeyi seçiyor. “O sadece bir çocuk” ya da “Erkek çocuklar böyledir” söylemi film boyunca devam ediyor. Bu, sadece babalık pratiğindeki bir eksiklik değil, genetik riskin önünü açan bir “denetimsizleştirme” süreci.
Franklin, Eva’nın (anne) tüm haklı uyarılarına rağmen onu “Sen bu çocuğun düşmanısın!” diyerek susturarak hatta bu yüzden boşanmaya dahi karar vererek aslında Kevin’ın tetiği çekmesini sağlayacak o psikolojik alanı inşa ediyor. Franklin’in sınırı çizemeyişi, bugün gerçek dünyada karşımıza “kilitlenmemiş silah dolapları” olarak çıkıyor.
Ebeveynlikte sevgi, tek başına bir emniyet kilidi değil. Aksine, riskli bir ruhsal örüntü söz konusu olduğunda, kontrolsüz sevgi ve sınırsız erişim, felaketin yakıtına dönüşüyor. Bir babanın evindeki silahları (üstelik bir emniyet mensubu refleksiyle) koruyamaması, Franklin’in o meşhur körlüğünün Kahramanmaraş koridorlarında yankılanan somut bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Kevin’ın eline yay ve ok veren zihniyetle, 14 yaşındaki bir çocuğun şarjörlere ulaşmasına engel olamayan zihniyet aynı kaynaktan besleniyor: Tehlikeyi teşhis edemeyen bir inkar. Babaların, çocuklarının antisosyal ruhsal eğilimlerini “mizaç” veya “erkeklik” olarak normalleştirmesi inkar mekanizmasının dinamosu olarak görev yapıyor. Ev içindeki güvenlik zaafiyeti sürekli görmezden geliniyor.

Güvenliğin değil “Sevgi”nin Silahı
Dün bir makale okudum, adı şöyleydi: “The Architecture of Affection: Gun Culture in School Shootings” (Şefkatin Mimarisi: Okul Saldırılarında Silah Kültürü) Makale, 1966-2024 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri'nde gerçekleşen 83 “rampage” (rastgele ateş açma) okul saldırısının analizine dayanıyor. Çalışma, okul saldırganlarının yaşamlarında “eylemdeki silah kültürünün” (gun culture in action) rolünü, silahların bu bireyler için taşıdığı sembolik anlamları ve silahlara erişim yöntemlerini kapsamlı bir şekilde inceliyor.
Yapılan analizler, okul saldırılarının sadece yaygın bir ulusal silah kültürünün sonucu olmadığını, aksine saldırganların silahlara sevgi, dostluk ve bağ kurma gibi derin anlamlar yüklediği spesifik bir sosyal çevreden geldiklerini gösteriyor. İncelenen 83 olgunun tamamında ortak olan en kritik bulgu, saldırganların silahlara erişiminin istisnasız bir şekilde "kolay" veya "çok kolay" olması.
Aynı zamanda saldırganların çoğu, silahların boş zaman etkinliği ve ailevi yakınlaşma aracı olarak görüldüğü “leisure gun culture” (serbest zaman silah kültürü) içinde büyümüş.
Makale, kan donduran bir gerçeği yüzümüze çarpıyor. Tıpkı Franklin’in Kevin’a ok ve yay setini “bir baba-oğul aktivitesi” olarak hediye etmesi gibi; birçok ailede silah, çocuğun “erkekliğe adım atma” töreninin bir parçası ya da babayla yapılan ortak bir hobi haline getiriliyor. Silahın bu şekilde “romantize” edilmesi, çocuğun zihnindeki “tehlike” algısını tamamen yok ediyor. Evde kilitlenmeyen, erişilebilir olan ve hatta çocukla paylaşılan o silah, artık bir 'suç aleti' değil, babanın çocuğuna duyduğu “güvenin” bir simgesi olarak kodlanıyor.
En büyük yanılgı da burada başlıyor. Sevgi, bir emniyet kilidi değil. Aksine genetik risk taşıyan bir mizaç için silaha bu kadar duygusal ve kolay bir erişim sağlanması, felaketi bir “aile mirası” gibi çocuğun kucağına bırakmak.
Kahramanmaraş’ta bir babanın şarjörlerini, mühimmatını ve silahını oğlundan sakınmamasının ardında yatan o korkunç özgüven, tam da bu 'şefkat mimarisinin' yarattığı bir yıkımdır.
Makalede incelenen fotoğraflar ve ifadeler, faillerin yürümeye başladıkları yaştan itibaren silahlarla iç içe olduğunu kanıtlıyor. Görüntüleri anonimleştirilmiş üç okul saldırganın çocukluk halleri de paylaşılmış makalede.
Çocuklardan ilki, - Adam - henüz küçük bir çocukken askeri kamuflajla ve boyundan büyük oyuncak silahlarla fotoğraflanmış; ailesiyle avcılık üzerinden bağ kurmuş. Diğer çocuk, - Jim - henüz 3 yaşındayken her iki elinde kendisinden büyük tüfekler tutarken görüntülenmiş. Babası için Jim’in silah kullanma yeteneği, oğlunun piyano veya izcilik başarılarından daha değerli. Ve son çocuk, – Christopher - saldırıdan birkaç gün önce babasıyla otomatik tüfekle atış yapmış ve bunu “hayatında yaptığı en eğlenceli şey” olarak tanımlamış.
Makalenin, çözüm için politika önerileri de var. Bunlardan ilki “Güvenli Depolama”. Okul saldırganlarının hiçbirinin yasa dışı yollardan veya zorla silah temin edememesi, silahların kilit altında ve mühimmattan ayrı tutulmasının saldırıları caydırmada etkili olacağı düşünülüyor.
Bir diğer önlem ise ebeveyne hukuki ve cezai sorumluluk yüklenmesi. 2024’te Michigan'da bir saldırganın ebeveynlerinin hüküm giymesi örneğinde olduğu gibi, çocuklarına silahlara “sınırsız erişim” sağlayan yetişkinlerin hukuki olarak sorumlu tutulması bir önleme stratejisi olarak öne çıkıyor.
Ayrıca ağır psikozlu bireylerin bile yasal yollardan silah alabilmesi, silah satın alma süreçlerindeki denetim mekanizmalarının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor .
Görünürdeki dev: Fil ve Cici Silahlar
Eğer bu yazının ardından Kevin’ın o soğukkanlı yürüyüşünü ve Franklin’in öldürücü körlüğünü daha geniş bir düzlemde düşünmek isterseniz, iki başyapıt bu karanlık tabloyu tamamlayacaktır.
Gus Van Sant’ın Elephant (Fil) filmi, şiddetin bir “cinnet” anı değil, o uzun ve sessiz okul koridorlarında adım adım nasıl bir “rutin” haline geldiğini gösterir. Tıpkı odasında planlarını yapan Kevin gibi, “Elephant” da bize burnumuzun ucundaki o devasa trajediyi (odadaki fili) neden görmeyi reddettiğimizi sorar.
Michael Moore’un “Bowling for Columbine” (Benim Cici Silahım) belgeseli ise, yukarıda bahsettiğim o “Şefkat Mimarisi”nin toplumsal panzehiri gibidir. Moore, silahın evlerin içine nasıl “cici” ve “koruyucu” bir aile ferdi gibi sızdığını anlatırken; aslında Kahramanmaraş’taki o kilitlenmeyen dolapların ve Franklinvari “benim oğlum yapmaz” inkarının küresel bir resmini çizer.
Kendi çocuklarımızdaki sorunları görme, fark etme ve çözebilme cesaretine ve hayatını kaybeden çocuklarımızın yasını tutabilecek güçte bir kalbe sahip olabilmemiz dileğiyle...
- The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM – 5 - TR), APA, 2022.
- Anne Nassauer, “The only friend I had was my gun”: A mixed-methods study of gun culture in school shootings. Plos One, 2025.