Gülsüm Kav
Şiddetin ilacı, barışa kavuşmaktır
“Veri Enstitüsü’nün mart ayı raporunda, ülkede adalete duyulan güvenin tarihsel olarak en düşük seviyeye gerileyerek %14’e indiği; başka bir ifadeyle, her yüz kişiden yalnızca 14’ünün yargının düzgün işlediğine inandığı açıklandı. Tam da ertesinde, bu hafta 2020 yılından bu yana kayıp olan Gülistan Doku dosyasında yıllardır herhangi bir ilerleme kaydedilmezken, altı yıldır gizlenen faillerin açığa çıktığını gördük. Bu gelişme bize neler gösteriyor? Elbette en başta; daha bilmediğimiz neler neler olabileceğini, kim bilir nelerin gizlendiğini gösteriyor.
Demek ki, Kadın cinayetlerini Durduracağız Platformu, sayısı, yıllar içinde binlere ulaşan, son yıllarda kadın cinayetlerini aşan, şüpheli kadın ölümlerini boşuna raporlamıyor, boşuna yıllardır dikkat çekmiyormuş.
Demek ki, Rojin, Rabia Naz, Aysun Yıldırım, Nadira, Aslı Baş, Şebnem Köker için, toplumun adını bilmediği ama bizim raporlarımızda tek tek saydığımız binlerce kadının her biri için, gerçekler benzer bir zırh ile gizlenmiş olabilirmiş.
Demek ki, o zırh ne kadar güçlü olursa olsun, pes etmeden kararlı bir mücadele sonuç getirebiliyormuş. Doku ailesi ve kadın örgütlerinin Gülistan’ı ve adaleti aramaktan vazgeçmeyen mücadelesi sonucu nihayet soruşturma genişledi, kuşkusuz bu çok olumluydu. Delilleri gizlemek için kayıtları sildiler, hakikati silemediler. Ama nasıl sevineceğiz?
Daha Gülistan’ın kendisine ulaşamamış, soruşturma sürecini etkin yürütmesi gereken birinci dereceden sorumluların nasıl delil kararttığını, ne ağır suçlara bulaştığını, adalete güven duyan her yüz kişiden 14’ünün bile duymaması gerektiğini öğrenmişken…. Onunla benzer kaderi paylaşan, şüpheli biçimde öldürülen binlerce kadın için gerçeğe ulaşamamış iken, nasıl sevineceğiz?
Halimiz tıpkı Gülistan’ın ablası Aygül Doku’nun hali gibi; “kayıtların silinmiş olduğunu öğrendiğimiz için sevinilir mi?”
Yapılması gerekenler için neden 6 yıl beklendiği sorusu ortadayken nasıl sevinebiliriz. Failleri gizlemekten vazgeçmek için belki uygun konjonktür beklediler, belki adalete güvenin kalmayışı durumu kurtarma ihtiyacı doğurdu. Ama sebep ne olursa olsun, sürmekte olan bir mücadele olmasaydı, buraya kadar da gelemezdik. Tüm diğer kadınlar için mücadeleye, bu umutla devam edebiliriz. Ve önümüzde kadın düşmanlığı ile aynı kaynaklardan beslenen bir başka toplumsal mesele daha var. Bu hafta Urfa ve Kahramanmaraş’ta ardı ardına bir deprem gibi yaşanan okul baskınları…
FAİL ‘TOPLUMSAL ÇÜRÜME’ Mİ?
Ülkede kadın cinayetleri, daha da acımasız işlendiği durumlarda ortaya çıkan infial hali var. Ve bu denli acı kayıplar yaşadığımız her durumda karşımıza çıkan “toplumsal çürüme” adlı meçhul fail yine sorumlu ilan edildi. Diğer yaygın eğilimler ise, sorunu ya dijital dünyada ya da ebeveynlerin de yanlış yetiştirdiğini düşündükleri bu kuşağın olumsuz özelliklerinde buluyor.
Neyse ki sürekli konuşan uzmanlarımız var; onlar da neyse ki sürekli bizi uyarıyor; sorunun çok katmanlı olduğunu anlatıyorlar. Burada kinaye yapıyorum evet; katmanları ele almak kötü değil, meseleler elbette metodik olarak bütünsel ele alınmalıdır. Ama kardeşim bütün katmanlar bu kadar da eşit olmaz ki! Her şeyi aynı sepete koymak, “toplumsal çürüme” deyip rahatlamaya benzer biçimde sorunu örtmeye yarıyor.
Bu faktörlerin hepsi eşit önemde olamaz. Politik iklim en başa yazılmalıdır.
Eşitsizlikleri doğal, şiddeti normal kabul edip, gerçekleri mutlak kılıp değişime kapatacağını sanan kadın ve doğa düşmanlığından beslenen, dünya çapında başa bela olan sağcılık başa yazılmalı. Bizde öyle bir düzeye varmış ki, okul saldırılarının Milli Eğitim Bakanı’nın ayağını kaydırmak için özellikle yapıldığını iddia eden komplocu bir görüş bile var. Duyunca tüylerin ürpermemesi elde değil; çocuklarının öldürülebilmesi, bu kadar büyük acı ve saldırıların tüm ülkeye verdiği bu büyük zarar, makam uğruna olabilir, yaşanabilir görülüyor demek ki…Bundan daha öte, daha beter bir şiddeti normalleştirme türü olabilir mi? Ne kadar ürkütücü …
Ama Yusuf Tekin taraftarları ya da uzmanlar yerine, emekçi halkımıza mikrofon uzatıldığında; değişim lazım diyorlar, hiç de “çürüme” göstermiyor, gerçekle yüzleşiyorlar.
Sorun tam da budur; toplumu depresyona, çocukları nihilizme sürükleyen bu politik gerçeklerin değişmesi. Bunun için de önce gerçeklerle yüzleşmek lazım. Kahramanmaraş’ta ve diğer benzer durumlarda gençlerde görülen nihilizmi oluşturan da içine doğup büyüdükleri bu ülkenin gerçekleri. Gençleri suçlamak yerine onları bu hale getiren gerçeği idrak etmeli.
Failin babasının da aynı biçimde gerçeklerden kaçışının ne acı sonuçları oldu değil mi?
Çocuklarımız ya katil ya da avuç dolusu ilaç kullanarak hayatta kalanlar olmayabilir.
Bu berbat dünyayı değiştirebiliriz.
Önce dünyanın bu haliyle berbat olduğunun; bu üretim ilişkilerinin ne insanı ne çocuğu ne doğayı ne de hiçbir canlıyı gözetmediği gerçeğini kabul edip, değişmesi gerektiğinin ve değişebileceğinin idrakine varmakla başlayacak her şey.
ÇÖZÜMÜ OKULLARDA GÜVENLİK ARTIŞINDA ARAMAK…
Akıldan uzaklaşılan, eşitlik fikrinin hâkim olamadığı bu çağda, dünya çapında tartışılan “incel” olgusu da kadınların haklarını ve varlıklarını hedef alan aşırı sağcı ve ırkçı bir dünya görüşünün parçası olarak yaşanıyor. Kadınların farklı ve birden fazla ezilme biçimini ifade eden kesişimsellik gibi burada da kadın düşmanlığı, ırkçılık, militarist şiddet, iç içe geçen bir düzlemde işliyor. Kahramanmaraş’ta komando kıyafetli fail, önce ilk kız çocuklarına ateş etmeye başlıyor. Öğretmen Ayla Kara çocuklara siper olurken fail dur durak bilmiyor, Fatmanur öğretmen gibi, yine bir kadın öğretmen öğrencisi tarafından öldürülüyor. Diğer ülkelerde benzeri saldırıların verileri de saldırganların %98'inin erkek olduğunu gösteriyor.
Okul saldırılarında kişisel motivasyonlar olması, bu şiddetin ideolojik bir çerçeveye sahip olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Son yaşananlarda faillerin ırkçılık seviyelerini ise bilemiyoruz ama barışı kuramadığımız her gün, şiddeti yeniden ürettiğimizi, o şiddetin artık okula da girdiğini çok net görüyoruz.
Uzmanların saymadığı bir diğer esaslı politik faktör; barıştır.
Çocuklar barışı deneyimleyerek büyüdüklerinde ülkemiz bambaşka olacaktır.
Çözümü okullarda güvenlik artışında aramak ise hem kifayetsiz hem de riskli. Şöyle ki, çözümü bunu deneyen ülkelerde, sorun çözülmemiş, tam tersine silah kültürü gündelik hale gelmiş, kalıcılaşmış durumda. Çocukların okullarda silahlı güvenlik, tatbikatlar, kurşun geçirmez teçhizatla çevrili, “saldırıya hazır olma” kültürüyle büyümesi, sonuç vermediği gibi esasen çocukluğun çalınmasıdır.
Asıl sorun, silahlardır.
Kadın cinayetlerinin de yarıdan fazlasından sorumlu olan ateşli silahlara bu kadar kolay ulaşmayı bitirecek, bir felaketin göz göre göre gelmesini önleyecek, bu yönde yapılan başvuruları dikkate alacak, etkin tedbirler alacak, kadına ve çocuğa karşı işlenen suçlara karışmayacak, delil karartmayacak, suçun üstüne gidecek yöneticilerin olduğu, barış içerisinde yaşayan bir başka Türkiye gerçeği mümkündür. Ve durumu tamamen değiştirecek, iyileştirecektir.