Gülsüm Kav
Aile Yılından Geriye Ne Kaldı?
Türkiye’de 2025 yılının “Aile Yılı” ilanı, ekonomik krizin derinleştiği, ücretlerin reel değerinin hızla eridiği ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin keskinleştiği bir ortamda karşımıza çıkmış, haliyle amacı konusunda şüphe uyandırmıştı.
İlan sırasında resmi olarak kullanılan dile baktığımızda; ilk duyuruyu yapan Cumhurbaşkanı’nın “LGBT gibi aileyi kökten dinamitleyen akımlara karşı” aileyi koruyacakları açıklamasında, “dış tehditlere karşı” korunması gereken bir kale gibi sunulan bir aile mefhumu görmüştük.
Konu bir güvenlik meselesi gibi sunulurken yüzlerce kadın dışarıdan gelen tehditlerle değil, tanıdıkları erkekler tarafından aile içinde öldürülüyor, milyonlarca insan geçim derdi yaşıyordu. Hal böyleyken neden gündem şiddet ya da ekonomi değil de aile olmuştu?
Aile Yılı ilanıyla sembolleşen bu muhafazakâr aile politikalarıyla, açlık sınırının altında asgari ücretle sembolleşen düşük ücret rejiminin birbiriyle bir ilişkisi olabilir miydi?
Bu sorulara yanıt ancak sosyalist feminist bir perspektifle; aile söyleminin ardındaki ekonomik ve demografik gerçekleri bütünsel ele alarak verilebilir diye düşünüyorum.
ERKEK GEÇİM SAĞLAYICI MODELİN ÇÖKÜŞÜ
Erkek geçim sağlayıcı model, yüksek ücretli ve sendikalı erkek istihdamına dayanır ve tek ücretle hane geçiminin sağlanabildiği varsayımına yaslanır. Kadınların ev içi bakım emeğini karşılıksız biçimde üstlenmesini “doğal” bir toplumsal rol olarak tanımlayan bu model, erkeğin evi gerçekten geçindirmesine dayalı bir uzlaşmanın ürünüdür ve tarihsel olarak sınırlı bir döneme özgüdür. Temelinde yatan homojen ve tahmin edilebilir hale gelmiş aile modeli, gerçekte tarihsel koşullara bağlı olarak değişebildiği halde doğal ve evrensel görülüyor.
Bunun sağlanması kadınlar için ekonomik bağımlılığı -bireysel tercihlerinden bağımsız olarak- bir anlamda zorunlu hale getirmesiyle mümkün olabildi. 1970’lerden itibaren ise ücretlerin reel olarak gerilemesi ve sosyal devletin geri çekilmesiyle birlikte, hanelerin yaşamını sürdürebilmesi için çift gelir zorunlu hâle geldi, erkek ücretinin tek başına geçim sağlayabildiği ekonomik zemin ortadan kalktı. Feminist sosyal politika literatürünün ortaya koyduğu üzere aile, hiçbir zaman masum, doğal ya da apolitik bir alan olmamıştır. Refah devletinin geri çekildiği koşullarda aile, sosyal risklerin hane içine yüklendiği ve emek rejimi ile toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin yeniden üretildiği başlıca mekân hâline gelmektedir. O’Brien’ın ifadesiyle, ailenin tarihi aslında süreklileşmiş krizlerin tarihidir.
YENİ ATAERKİL PAZARLIK
Bu noktada Kandiyoti’nin “ataerkil pazarlık” kavramı da oldukça açıklayıcıdır. Bu pazarlık, kadınlara belirli koruma ve tanınma vaatleri sunarken, karşılığında itaat, ücretsiz emek ve toplumsal cinsiyet normlarına uyumu talep eder. Ancak bu düzenleme tarihsel olarak sabit değildir; ekonomik, siyasal ve toplumsal kriz dönemlerinde pazarlığın koşulları yeniden tanımlanır ve çoğunlukla kadınlar aleyhine sertleşir. Kandiyoti’nin vurguladığı üzere, yeni liberal dönüşümle birlikte erkek ücretinin hane geçimini tek başına sağlayabildiği ekonomik zemin ortadan kalktığı, bu modelin maddi temellerinin çöktüğü koşullarda ataerkil pazarlık, maddi karşılıklar sunamayan ancak ahlaki ve kültürel vaatlerle telafi edilmeye çalışılan bir forma bürünür. Kadınlara ekonomik güvence değil; “fedakâr anne”, “ailenin direği” ve “kutsal emek taşıyıcısı” olma statüsü sunulur ( Kandiyoti, D. (2019). Gendering the modernization project: Women and social change in Turkey. In S. Joseph (Ed.), Gender and development in the Middle East (pp. xxx–xxx). Routledge)
Böylece pazarlık, somut haklar yerine simgesel tanınma üzerinden yeniden kurulur.
Bu bağlamda erkekler açısından da ataerkil pazarlık yeniden yapılandırılır. Erkek, rolünü fiilen yerine getiremez hâle geldiğinde, bu eksiklik ideolojik düzeyde telafi edilir. Erkekliğe, “ailenin ve ulusun koruyucusu” olma gibi simgesel roller atfedilerek ekonomik başarısızlık ahlaki bir üstünlük söylemiyle örtülür. Böylece ataerkil pazarlık, yalnızca kadınları değil, erkekliği de disipline eden bir mekanizma olarak işler.
İşte Türkiye’de Aile Yılı tam olarak buydu. Maddi gerçekliğini yitirmiş olsa da geleneksel aile modelini yeniden canlandırma, ideolojik düzeyde onarma çabası, birbiriyle ilişkili farklı katmanlarda gerçekleşti:
* Ekonomik katmanda, asgari ücretin açlık sınırının altında kalması ekonomik bir başarısızlık olduğu halde hiç anılmadı. Bunun yerine “aileyi tehdit eden ideolojik akımlar”, “ahlaki çözülmeler” ve “kültürel saldırılar” öne çıkarıldı. Böylece erkeğin ücretindeki yetersizlik, “ailenin dış tehditlere karşı koruyucusu olma” gibi simgesel bir role dönüştürülmek istendi. Ama sonuç ne oldu? Birazdan kadın cinayeti verileriyle göreceğiz…
* Toplumsal cinsiyet katmanında kadınlar sürekli “fedakâr”, “anaç” ve “ailenin direği” olarak idealize edildi. Kadın emeğinin fedakârlık olarak yüceltilmesiyle ekonomik krizin derinleştirdiği bakım yükünün kadınların omuzuna yıkılması normalleştirilmeye çalışıldı. Bakım hizmetlerinin kamusal bir sosyal hak olarak değil, ailenin “doğal görevi” olarak tanımlanması, politik bir konuyu depolitize edip, ahlaki yükümlülük alanına hapsetme çabasıydı.
LGBTİ+ bireylerin “aileyi dinamitleyen tehdit” olarak sunulması ise yalnızca farklı yaşam biçimlerine yönelik bir dışlama değil; erkeği güçlü, dışarıda çalışan, dış tehditlere karşı koruyan ve ahlaki rehberlik yapan bir ideal tip olarak disipline etme ve yeniden kurma çabasıydı.
* Bir başka kritik katman ise, emek gücünün hakkını arayan işçilerin mücadelesini bastırmak için yine ailenin devreye sokulmasıdır. Ücret mücadelesi, grevler ve işçi direnişleri “aileye zarar veren” ya da “toplumsal huzuru bozan” eylemler olarak damgalanmaya çalışılır. “Aile dayanışması” geçim yetersizliğini telafi eden doğal bir mekanizma gibi sunularak düşük ücretleri yapısal ve politik olarak tartışmak yerine; sabır, kanaatkârlık ve aile içi fedakârlık gibi ahlaki kavramlarla normalleştirmek istenir.
* Son olarak, bizde olduğu gibi muhafazakâr rejimlerde “ailenin militarizasyonu” olgusu bu tabloyu tamamlar. Ulusalcı katmanda, aile bir “vatan alanı” olarak sunulur, erkek ailenin hane reisi ve ulusun koruyucusu; kadın ise kültürün ve neslin taşıyıcısı olarak konumlandırılır.
Peki bütün bu çabanın sonucunda, aile yılının akıbeti ne oldu? Geriye ne kaldı? diye baktığımızda, bu politikanın nasıl başarısız olduğunu ve bu başarısızlığın bedelini kadınların, yaşlıların, çocukların, LGBTQ+’ların ödediğini görüyoruz.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre, 2025 yılında 294 kadın cinayeti ve 297 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Kadınlar en çok, boşanma kararı ya da kendi hayatlarına dair karar aldıkları evrede, %61 oranında evde ve aile üyeleri tarafından öldürüldüler. Bu tablo, “aile yılının”, kadınlar açısından aileyi daha güvenli değil, daha ölümcül bir mekân hâline getirdiğini gösteriyor.
Hiçbir zaman masum, doğal ya da apolitik bir alan olmayan ailenin tarihi, O’Brien’ın ifadesiyle aslında süreklileşmiş krizlerin tarihidir. O’Brien, M. E. (2024). An interview with M.E. O’Brien. Positions Politics. https://positionspolitics.org/an-interview-with-m-e-obrien/
21. yüzyılda ne dünyada ne Türkiye’de, muhafazakâr aile politikalarının nesnellik gereği başarı şansı yoktur. Bunun nedenlerine ve gerçek çözüm önerilerine daha sonraki yazılarda devam etmek üzere…