Mine Uzun
Peki, bu hikaye nasıl fiyatlanacak?
Her şeyden önce, risk kavramını doğru yere koyarak başlamakta fayda var. Çünkü çoğumuz “risk” dendiğinde refleks olarak jeopolitiği düşünüyoruz, ülkeleri sayıyoruz, bölgeleri işaretliyoruz, haritalar açıyoruz. Ama bu resim eksik. Jeopolitik risk, evet, bir satranç tahtasıdır. Taşlar bellidir, alan bellidir, hamleler görünürdür. Ama piyasaları asıl sarsan şey çoğu zaman tahtanın kendisi değil, şah çekilmesidir. O yüzden gelin, satranç tahtasını bir an kenara bırakalım. Önce şahımızla ve vezirimizle tanışalım.
ABD–İran Gerilimi:
Ortadoğu’da hiçbir kriz “bir günde” başlamaz. Bugün Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında yaşanan gerilim de anlık bir kriz değil; 70 yılı aşan tarihsel bir hesaplaşmanın yeni perdesi.
Bu gerilimi anlamak için manşetlere değil, hafızaya bakmak gerekir. Hadi gelin hafızamızı beraber tazeleyelim.
PETROL, CIA, MI6 VE PAKET SERVİS DEMOKRASİ:
ABD–İran ilişkilerindeki ilk kırılma noktası 1953. Bu tarihten sonra ABD sıkça Ortadoğu ülkelerinin işine karışacak “demokrasi getiriyorum” masalını anlatmaya başlayacaktı.
CIA ve MI6 destekli İran darbesi, petrolü millileştiren İran'ın son demokratik olarak seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık'ı devirdi. Zira petrolün millileştirilmesi Londra ve Washington’ın da alarm zillerini çalmıştı. ABD sadece kendi olanı değil başkasının olanı da istiyordu. Ve bu istek hiç değişmedi. Darbe, Muhammed Rıza Pehlevi'yi tahta geçirdi ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İran üzerindeki etkisini önemli ölçüde artırdı.
İran toplumunun hafızasında bu olay, “ulusal egemenliğe dış müdahale” olarak kodlandı. Bugün İran’daki Amerikan karşıtlığının ilk tohumları da böylece ekilmiş oldu. Tahran’daki sert güvenlik refleksinin kökeni burada yatar.
TAHTIN GÖLGESİNDE BÜYÜYEN SESSİZLİK (1953–1978)
1953’ten sonra Pehlevi artık yalnız bir hükümdar değildi; Batı’nın desteğini arkasına almış güçlü bir Şah’tı. Amerika ile ilişkiler samimileşti. Taraflardan birinin elinde krallık tacı, diğerinde petrol vardı. Değiş tokuş edilebilir herkes çıkarını koruyabilirdi.
Petrol gelirleri arttı. Tahran modern batı toplumunun nimetleriyle tanıştı. İçselleştirdi. Kadınlara seçme hakkı verildi. Toprak reformu yapıldı. Bu modernleşme hamlesine “Beyaz Devrim” denildi.
Ama bu bir krallık tipi modernleşmesiydi. Herkes için değildi. Kırsalda yoksulluk bitmedi. Dini çevreler reformları “Batı taklidi” olarak gördü. Muhalefet susturuldu.
1963’te bir din adamı, Humeyni, Şaha karşı gelince tutuklandı. Sonra sürgüne gönderildi. Hiçbir engelleme, yasaklama durumu düzeltmez nitekim “Bu rejim İslam’a ve halka ihanet ediyor” söylemi daha gizliden belki ama daha çokça söylenmeye başladı. 1978’e gelindiğinde İran artık kaynayan bir kazandı. Gösteriler başladı. Artık devrim kaçınılmazdı.
1979 Ocak ayında Şah ülkeyi terk etti. 1 Şubat 1979’da bir uçak Tahran’a indi.
Humeyni geri dönmüştü. Birkaç hafta içinde rejim çöktü. Monarşi sona erdi.
Ve İran’da yeni bir rejim doğdu…
Devrim sadece bir yönetim değişikliği değildi. Bu, 1953’ün rövanşıydı. ABD artık “müttefik” değil, “dış müdahalenin sembolü”ydü. Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliği basıldı. Rehine krizi başladı. 1979, İran’ın Batı ile ilişkisini kökten değiştirdi.
Şahın krallık tipi dahi olsa modernleşmesi kartopu gibi başlayıp, bir çığa dönüşen gericiliğe dönüştü.
1953’te sandık devrildi. 1979’da sistem devrildi.
1979 İran Devrimi, sadece bir rejim değişimi değildi; Batı merkezli dünya düzenine meydan okumaydı.
İran, ABD için “düşman”, ABD ise İran için “şeytan”dı… Tahran’daki ABD Büyükelçiliği baskını ve rehine krizi, iki ülke arasındaki diplomatik köprüleri tamamen yaktı.
SATRANÇ TAHTASINDA YENİ OYUNCU: İSRAİL
1990’lardan itibaren çatışma doğrudan değil, vekiller üzerinden yürüdü.
Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Şii milis gruplar, Suriye iç savaşında İran destekli güçler... Bu dönemde İsrail faktörü belirleyici oldu. Satranç tahtasının yeni oyuncusu İsrail’di. ABD bölgede istediği egemenliği 11 Eylül 2011’den bu yana adım adım kurdu. Önce Irak, sonra peş peşe Suriye, Libya, Sudan, Somali, Lübnan ve şimdi İran!
SADECE FÜZE KRİZİ DEĞİL JEOPOLİTİK SABIR SAVAŞI
Ortadoğu’daki her çatışma siyasi bir hikaye gibi görünür. Oysa finansal piyasalar için bu tür krizler bir “risk yeniden fiyatlama” sürecidir.
Bugün ABD–İran hattında yaşanan gerilim, yalnızca askeri bir tırmanış değil; küresel sermayenin yön değiştirme potansiyeline sahip bir kırılma noktasıdır.
Bu krizi anlamak için tarihsel arka planı bilmek gerekirdi. O yüzden size uzun uzun bu filmi anlattım.
Bu kriz bir füze krizi değil; bir jeopolitik sabır savaşı bir yandan da.
Önümüzdeki aylarda askeri sahadan çok, enerji piyasalarında ve diplomatik koridorlarda şekillenecek bir tablo olacak karşımızda.
Dünya petrol arzının yaklaşık %20’si Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. İran bu boğaz üzerinde doğrudan coğrafi baskı kurabilen tek aktör.
Petrol:
Eğer gerilim kontrol altına alınırsa kalırsa petrol 90–110 dolar bandında dalgalanır. Ancak tersi olursa Brent 120–150 dolar bandına çıkabilir.
Küresel enflasyon bir tur daha harlanıverir. İkinci dalga riskine girer
Altın: Güvenli Liman Refleksi
Jeopolitik riskin ilk refleksi altındır. Eğer kriz genişlerse ons altında yeni zirveler şaşırtıcı olmaz. Ancak diplomatik yumuşama gelirse altın kazançlarının bir kısmını geri verir.
ABD Tahvilleri ve Dolar
ABD krizin her ne kadar bir tarafı olsa da küresel belirsizlik arttığında sermaye yine ABD tahvillerine gider.
İlk aşamada dolar güçlenir, ABD 10 yıllıkları düşebilir, Gelişen piyasa para birimleri baskı görür.
Biz ve bizim gibi ülkelerde bu etki çifte olur. Artan enerji faturası, küresel riskten kaçış baskıyı arttır.
ABD ve Avrupa’da savunma şirketleri bu tür dönemlerde yapısal primlenme eğilimindedir.
NATO ülkelerinde savunma harcamaları artar. Orta Doğu ülkeleri yeni silah anlaşmalarına yönelir. İHA, hava savunma, füze sistemleri öne çıkar. Yani ez cümle savunma sanayii iyice radara girer.
Ben hikayeyi böyle okuyor ve fiyatlamasının da bu şekilde olacağını öngörüyorum. Umarım barış dolu günlerde barışın da nasıl fiyatlanabileceğini yazabilirim.