İnsanı uyuşturan çarkın ortasında varlığın sessiz ağırlığı olarak parlayan bir gerçek: Can sıkıntısı

Türk edebiyatının zarif kalemlerinden biri olan Buket Uzuner’le “Şiirin Kızkardeşi Öykü” kitabı sayesinde tanıştım üniversite yıllarımda. Kitaba adını veren öyküsünde Uzuner, küçük bir kasabaya sıkışıp kalmış bir çocuğun hikayesini ve yıllar sonrasında yaşadığı yüzleşmeyi anlatıyordu. “Ben, bütün hayatı boyunca bir dakika için bile uzayı merak etmeyen bir babayla bir tek müze görmeye bile heveslenmeyen bir annenin canı çok sıkılan en küçük çocuğuyum.” sözleriyle kendini tanıtan kahramanımız ailesi arasında “Sıkıcan Efendi” olarak adlandırılıyordu. İçine doğduğu ailede ve kasabada anlaşılamamış olmanın yalnızlığı içinde uzayıp giden can sıkıntılarıyla boğuşan kahramanımız bu durumu şu sözlerle ifade ediyordu:

“Canı sıkılanlar bilir. Can sıkıntısı berbattır; her şeyi daraltır. Canı sıkılan insanın hayatı dar alanlar, dar insanlar ve dar rüyalarla sımsıkı daralır. İnsanın içi çekilir, kolunu kaldıracak gücü kalmaz, büzülür ve öylece kalır.”

● ● ●

Bugünün insanı tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar doğaya hakim. Fiziksel acıyı ve yoksunluğu kapı dışarı etmek, elimizden geldiğince devasa bir konfor kalesi inşa etmek için çabalıyoruz. Parmağımızın tek bir hareketiyle dünyanın öbür ucundaki bilgiye ulaşıyor, oturduğumuz yerden kıtalararası siparişler veriyor ve eşi benzeri görülmemiş bir "bolluk" illüzyonunun içinde yaşıyoruz. Ne var ki, bu şatafatlı kalenin duvarları arasında sessiz, sinsi ve giderek büyüyen bir hayalet dolaşıyor yanıbaşımızda: Kronikleşmiş can sıkıntısı.

● ● ●

Peter Toohey Can Sıkıntısının Tarihi isimli kitabında tam da bu konuyu ele alıyor. Toohey bu kadim hissi yalnızca bertaraf edilmesi gereken geçici bir pürüz, yahut şımarıkça bir sızlanma olarak görmüyor. Aksine, onu insan ruhunun ince ayarlanmış bir savunma mekanizması olarak ele alıyor. Yazara göre can sıkıntısı ruhun "burada ve şu an" ile olan bağının koptuğunu, içinde bulunduğumuz durumun, eylemin ya da mekanın bizi artık zihinsel ve duygusal olarak beslemediğini haber veren evrimsel bir alarm. Tıpkı fiziksel acının ateşe dokunmamamız için bizi uyarması gibi, can sıkıntısı da zihnimizi tükenmişlikten, anlamsızlıktan ve durağanlıktan korumaya çalışıyor. Ancak modern çağ dediğimiz bu dönemde, o bitmek bilmeyen gürültünün ortasında ve ekranların mavi ışığı altında uyuşurken bu alarmın sesini duymamız bir yana, onu susturmak için her yolu deniyoruz.

Teknolojinin bize sunduğu bu muazzam konfor, algoritmaların kusursuzca önümüze serdiği sonsuz uyarıcı bombardımanı, paradoksal bir şekilde içimizdeki boşluğu her geçen gün biraz daha derinleştiriyor. Sürekli bir şeylere bakıyor, kaydırıyor, tüketiyoruz ama hiçbir şeyi gerçekten içselleştirmiyoruz. Her an eğlendirilmeye ve uyarılmaya muhtaç, en ufak bir sessizliğe ve eylemsizliğe tahammülsüz bireyler haline geldik. Çünkü bu çağın bolluğu, aslında kendi ruhsal yoksunluğunu doğuruyor.

● ● ●

İşte tam burada karamsar filozofumuz Arthur Schopenhauer’un karanlık ama bir o kadar da keskin bilgeliği dikiliveriyor karşımıza. Schopenhauer insan yaşamını, acı ile can sıkıntısı arasında durmaksızın gidip gelen acımasız bir sarkaç olarak görüyordu. Ona göre ihtiyaçlar ve arzular bizi kamçılar ve böylece hayatta kalma mücadelesi veririz. Tüm bu süreç bir acı ve gerilim halidir. Fakat ne zaman ki bu arzularımız tatmin edilir, güvenli ve konforlu bir limana varırız, işte o an bizi bekleyen o kadim düşman sahneye çıkar: Can sıkıntısı.

Huysuz ihtiyarımız Schopenhauer, varoluşun trajedisini şu çarpıcı tespitle özetliyor: "Eğer hayatın kendisi, doğası gereği pozitif bir değere ve gerçek bir içeriğe sahip olsaydı, can sıkıntısı diye bir şey olmazdı; salt var olmak bizi tatmin eder ve mutlu kılardı." Ona göre can sıkıntısı, hayatta kalma telaşı bittiğinde yüzleşmek zorunda kaldığımız, varoluşun kendi içindeki devasa boşluktur. Modern dünyanın sunduğu teknolojik oyuncaklar ve sanal hazlar, Schopenhauer'un işaret ettiği bu dipsiz kuyuyu örtbas etmek için kullandığımız ucuz birer müsekkinden başka bir şey değil aslında.

● ● ●

Peki, bu varoluşsal boşluktan kaçmak için sığındığımız o "boş zamanlar" bizi gerçekten özgürleştiriyor mu? Bu defa sahneye Frankfurt Okulu'nun önemli düşünürlerinden Theodor W. Adorno giriyor. Adorno, "boş zaman" (freizeit) kavramını ele alırken, modern kapitalist toplumun bu zaman dilimini nasıl bir tahakküm aracına dönüştürdüğünü sarsıcı bir biçimde vuruyor yüzümüze.

Adorno'ya göre, bugün "boş zaman" olarak adlandırdığımız şey, aslında çalışmanın zıddı veya ondan bağımsız bir özgürlük alanı değil. Aksine, çalışma hayatının bir uzantısı. Modern sistem, insanları mesai saatlerinde yoruyor, tüketiyor ve "boş zaman" dediği saatlerde onlara Kültür Endüstrisi'nin (televizyon, sosyal medya, standartlaştırılmış popüler kültür ürünleri) paketlenmiş eğlencelerini sunuyor. Burada amaç bireyi gerçekten dinlendirmek veya ruhsal olarak yüceltmek değil, onu ertesi günkü mesaiye hazırlamak ve daha da önemlisi onu pasif bir "tüketici" olarak çarkın içinde tutmak.

Adorno'nun penceresinden baktığımızda, can sıkıntısından kaçmak için daldığımız o boş zaman aktiviteleri aslında bizi uyuşturan, eleştirel düşünme yetimizi elimizden alan ve can sıkıntımızı sistemli hale getiren birer illüzyon. Bizler kendi irademizle eğlendiğimizi sanırken, aslında bize dayatılan sahte ihtiyaçları tüketerek sistemin devamlılığını sağlıyoruz bir yandan da.

● ● ●

Toohey kitabında can sıkıntısını ikiye ayırıyordu: Basit can sıkıntısı ve varoluşsal can sıkıntısı.

Basit can sıkıntısı küçük büyük demeden hepimizin yaşadığı, bir banka sırasında veya ilgimizi çekmeyen sıkıcı bir toplantıda hemen her zaman yaşayabileceğimiz bir duygu durumu. Aydınlanma ile Batı’nın literatürüne giren, bugün ise virüs gibi modern yaşamın sirayet ettiği tüm toplumlarda karışımıza çıkabilen varoluşsal can sıkıntısı Schopenhauer ve Adorno’nun dikkat çektiği hususların bir ürünü. Doğasından koparılan, saatin düzenine, bürokrasinin ilkelerine, kapitalizmin sınırlarına hapsedilen ve giderek mekanikleştirilen insan basit can sıkıntısına tahammül edemezken kendini bir anda varoluşsal can sıkıntısının kollarında bulabiliyor. Oysa Toohey’in de temas ettiği bilimsel bir çalışma özellikle çocuklarda can sıkıntısının pozitif yönlerine dikkat çekiyor. Teresa Belton ve Esther Priyadharshini tarafından 2007 yılında Cambridge Journal of Education dergisinde yayımlanan "Can Sıkıntısı ve Okullaşma/Eğitim: Disiplinlerarası Bir Keşif” (Boredom and schooling: a cross-disciplinary exploration) isimli makalelerinde sıkılmanın bazen düşünmeye, hayal kurmaya, yaratıcılığa, içsel keşfe zemin hazırladığını; sürekli uyarılma hâlinin ise insanın düşünmesine, içsel üretim yapmasına, hayal kurmasına engel olabildiğini vurguluyorlar ve sonuç olarak can sıkıntısının tamamen ortadan kaldırılması gereken bir duygu değil aksine bazen zihnin yeni anlam arayışına girmesinin bir işareti olduğu sonucuna ulaşıyorlar.

● ● ●

Belki biz faniler basit can sıkıntısının insan olmanın bir parçası olduğunu ve bazen bizi ihtiyaç duyacağımız tefekkür ve derin düşünme sürecine taşıyacağını, yaratıcılığın böyle zamanlarda pekişebileceğini tekrardan hatırlamalıyız. Modernite ile hayatlarımıza dahil olan varoluşsal can sıkıntısının ise ruhlarımıza işlenen suni bir duygu olduğunun farkına varmalıyız. Zaten kitabında Sartre, Camus veya Heidegger gibi varoluşçu filozofların bu kavramı aşırı "romantize" ettiğini; geçmişten günümüze varoluşsal can sıkıntısının, sanki sıradan insanlardan daha zeki, daha derin ve dünyayı daha iyi anlayan seçkin beyinlerin çektiği soylu bir acı gibi sunulduğunu düşünen Toohey de kitabında bu duruma vurgu yapıyor ve şunları ekliyor:

“…Belki de şimdiye kadarki en etkileyici edebi portresi olan Bulantı'nın 1938'de yayımlanmasından sonra birçok kişi tarafından varoluşsal can sıkıntısının öncüsü olarak övülen Jean-Paul Sartre bile bu fikre sırtını döndü. 1964'te verdiği bir röportajda şu gözlemde bulunmuştu: ‘Açlıktan ölen çocuklar gördüm. Ölmekte olan bir çocuğun karşısında Bulantı'nın hiçbir önemi yok.’”

● ● ●

İnsanlık tarihinin en ileri uygarlığının bireyleri olarak biz insanların en büyük yanılgısı, can sıkıntısını derhal yok edilmesi gereken bir hastalık olarak görmemizdir. Oysa can sıkıntısı, tüm dış sesler sustuğunda insanın kendi içine bakma zorunluluğudur. Sahte "boş zaman" illüzyonlarını reddedip o sıkıntıyla yüzleşebilmek, Adorno'nun bahsettiği tüketim çarkından çıkabilmenin, Schopenhauer'un o karanlık sarkacını kendi irademizle durdurabilmenin tek yoludur. Unutmamak gerekir ki, modern çağın uyuşturan gürültüsünde can sıkıntısına tahammül edebilmek, insanın kendi anlamını yeniden inşa edebilmesi için atacağı en cesur en devrimci adımdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Kerem Gürel Arşivi

Modernite ve Örgütlü Şiddet

21 Aralık 2025 Pazar 07:00

Sackler Ailesi ve Opioid Krizi

30 Kasım 2025 Pazar 07:00