Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

“Tek hayatın içinde başka hayatlar yaşıyoruz”

Kendisini ilk kez “Zenne” filminde gördüm ama onun, “Kasaba” dizisinde izlediğim kişiyle aynı oyuncu olduğunu sonradan anladım. ‘Kasaba’ dizisinde etkileyici oyunculuğu ve farklı karakteri ile kendisini daha yakından merak ettim. Kerem Can’ın hikayesi Almanya’dan Türkiye’ye, bağımsız sinemadan ana akıma, tiyatro sahnesinden uluslararası projelere uzanan bir yolculuk… Kerem Can, oyunculuğu yalnızca bir meslek değil, “tek bir hayatın içinde başka hayatlar yaşayabilme” hâli olarak görüyor. Türkiye’deki yoğun set temposundan göçmenlik hikâyelerine, Zenne’nin cesaretinden yeni vampir dizisine uzanan bu sohbet; iki dünya arasında kendi yerini arayan bir oyuncunun samimi hikâyesini anlatıyor.

ekran-goruntusu-2026-05-10-154156

‘Rüya Gibi’ ile ilk kez ana akım bir dizide yer aldınız. Nasıl bir deneyimdi?

Gerçekten çok farklı bir deneyimdi. İlk defa böyle bir işte çalıştım ve insanüstü bir tempo olduğunu gördüm. Haftada 130 dakika yetiştirmek için herkes günde 14–17 saat çalışıyor. Görüntü ekibi, reji, oyuncular… Herkes inanılmaz bir emek veriyor. Bu şartlarda bir işi çıkarabilmek bile mucize aslında. Ben hep ezberle çalışmayı seven biriyim. O yüzden ilk başta çok korktum açıkçası. Sayfalarca diyalog, monolog… Almanya’da bir günde çekilecek bir sahneyi burada bir saatte çekiyorsunuz. Seda ile çektiğimiz 7–7,5 sayfalık bir sahne vardı; Almanya’da o sahneye bir gün ayrılırdı. Burada 1–1,5 saatte çektik. Bu tempo başka bir refleks geliştiriyor. Çok spontane karar vermeniz gerekiyor. Heyecan verici ama aynı zamanda çok yorucu.

Bu kadar emeğin karşılığını alamamak duygusu da var mı?

Evet. Çünkü bu kadar büyük emek veriliyor ama bir anda “reyting olmadı” denilip bitebiliyor. İnsan bazen emeğinin boşa gittiğini hissediyor. Ama yine de insanlar bu emeği görüyor bence. Bu şartlarda iyi bir şey çıkıyorsa zaten mucizevi bir durum.

Başlarken bitebileceğini düşünüyor muydunuz?

Düşündüm tabii. Ama role baktım ve “Bu ilginç bir deneyim olabilir” dedim. Açıkçası korktum da. Çünkü insanlar bu düzene alışmış durumda. Ben o tempoya alışık değildim ve ekibe zorluk çıkarmaktan çekindim ama ekip çok tatlıydı. Güzel bir tecrübe oldu. Şimdi bundan sonra bir dizi kabul ederken çok daha fazla düşüneceğim sanırım. Oyuncular, senaryo, hikâye… Her şey önemli. Çünkü gerçekten çok zor bir düzen.

ruya-gibi-11-52-1

“Almanya’da tempo başka, Türkiye’de başka”

Türkiye ve Almanya’daki setler arasında en büyük fark ne?

Tamamen farklı. Kültür farkı da var. Almanya’da tempo daha yavaş. Günde 5–7 sayfa çekiliyor. İnsanlar daha çok düşünüyor. Türkiye’de ise ekipler çok hızlı olmak zorunda. “Buradan çözeriz, oradan alırız” diye ilerliyor. Ama bir oyuncu için iki sistemi de deneyimlemek çok öğretici. Türkiye’de düşünmeye vakit olmuyor bazen. Gece 12’de sahne geliyor, sabaha hazır olmanız gerekiyor. Arabada ezber çalışıyorsunuz. Sürekli çözüm üretmek zorundasınız.

Bu kısa deneyim size ne kattı?

Bir tür hayat üniversitesi gibi. Oyunculuk zaten böyle bir şey bence. Her deneyim sizi besliyor. Karakter açısından da özgürlük alanım vardı. Yönetmenle birlikte “ne yapabiliriz?” diye konuşabildik. Keşke daha fazla zaman olsaydı.

“Karakterde kırılma arıyorum”

Karakterlerde sizi çeken şey ne?

Ben ambivalent karakterleri seviyorum. İçinde çelişki olan, kırılma taşıyan karakterleri… İlk bakışta başka görünen ama altında başka bir hikâye olan insanları seviyorum. İnsanlar bir karaktere “kötü”, “katil”, “hırsız” diyebilir ama altında farklı bir hayat vardır. O derinlik ilgimi çekiyor.

Türkiye’deki projelere dahil olmanız nasıl gelişti?

Aslında burada setteydim. O sırada teklif geldi. Türkiye’de ana akımı deneyimlemek istedim. Rol de güçlü bir roldü. Ekip çok iyi karşıladı beni. “Hazır buradayım, deneyimleyeyim” dedim.

“Kasaba” sizin için önemli bir kırılma noktası oldu sanırım…

Kesinlikle. Kasaba yolu açtı diyebilirim. Sonrasında çok güzel teklifler geldi.

Kasaba’ya dahil olma süreci de ilginçti. Önce video gönderdim, sonra Zoom görüşmeleri oldu. Ardından İstanbul’a gelip audition’a girdim. Seren Yüce çekti sahneyi. Özgür ile karşılıklı oynadık. İki sene bekledik ama sonunda çok güzel bir iş çıktı.

kasaba-netflix-ns-2256-02804-2

“Giray’ın projesi bambaşka bir dünya”

Şu sıralar bir de Giray Altınok’un projesindesiniz…

Evet, Gustav Mayer’in Tuhaf Hikâyesi. Çok farklı bir dünya yaratılmış. Vampir konseyi var, dünyayı yöneten beş vampir ailesi var. Ben de Albert Schröder karakterini oynuyorum. Moda dünyasının ikonu gibi renkli bir karakter.

Teklif geldiğinde direkt “evet” dedim çünkü hep oynamak istediğim bir şeydi. Hem korku hem komedi var. Kostümler, dünya, atmosfer… Gerçekten çok özgün bir iş oluyor.

Vampirlere inanıyor musunuz?

Gerçek anlamda mı? Hayır. Ama vampir gibi insanlara inanıyorum. (gülüyor)

“Türkiye’de olmak görünürlüğü artırıyor”

Son dönemde Türkiye’de daha fazla görünür olmaya başladınız. Bu bilinçli bir tercih mi?

Evet. Burada daha fazla bulunmak ve daha fazla iş yapmak istiyorum. Oyunculuk biraz da görünür olmakla ilgili. Bizde bir söz vardır ya: “Gözden ırak olan gönülden ırak olur.” Biraz doğru gerçekten. Kasaba sonrası güzel teklifler geldi. Netflix’te Alman–Türk ortak yapımı She Said Maybe projesinde yer aldım. Almanca ve Türkçe ilerleyen bir işti. Ardından Ceylan Özgün Özçelik’in bağımsız filminde oynadım.

Ben zaten iki dünya arasında gidip gelen bir insanım. Almanya’da doğup büyüdüm ama Türkiye ile bağım hiç kopmadı.

“Almanya’da sektör daha kısıtlı”

Almanya’daki sektör yapısını nasıl tanımlarsınız?

Göçmen kökenli oyuncular için hâlâ daha sınırlı bir alan var. Özellikle kadın oyuncular için daha zor. Son yıllarda değişmeye başladı ama çok yavaş ilerliyor.

Türkiye’den gelen senaryolar bana daha renkli geliyor. Almanya’da daha tek tip roller baskın. Polisiye çok fazla mesela. Türkiye’de hikâye alanı daha geniş.

Almanya’da sektör daha küçük. Özel kanallar çok fazla kurgu üretmiyor. Genelde 90 dakikalık televizyon filmleri var. Geriye tiyatro kalıyor. Orada da ya kadrolu oluyorsunuz ya da proje bazlı çalışıyorsunuz. Ben daha çok proje bazlı çalışıyorum. Biraz göçebe gibi.

“İki dünya arasında büyüdüm”

Almanya’da büyüyen biri olarak “arada kalma” hissini yaşadınız mı?

Evet. Çünkü oraya çalışmak için giden ailelerin çocukları olarak büyüyorsunuz. Bizim kuşakta Almanca bile öğrenemeyen çok fazla insan vardı. Şimdi kuşak değişti tabii. Benim ailem biraz farklıydı. Annem ve babam Almanya’ya ilk geldiklerinde, para kazanmak için Berlin’de süpermarkette temizlik yapmışlar, sonra babam tersanede çalışmış. Annemin hikâyesi beni hâlâ çok duygulandırır. 1985’te ayrılıyorlar ve annem beni tek başına büyütüyor. Hem kariyerini kuruyor hem beni büyütüyor. Müthiş bir şey gerçekten. Ben eğitimin çok önemli olduğu bir ortamda büyüdüm. Bunun büyük şans olduğunun farkındayım.

“Oyunculuğa giden yol”

Siz aslında başka bir bölüm okudunuz…

Evet. Uluslararası İşletme okudum. Aslında lisede tiyatro yapıyordum ama oyunculuk bana çok uzak görünüyordu. Ailemde herkes girişimciydi. Önümde bir örnek yoktu. “Oyuncu olmak nasıl olacak?” diye korkuyordum açıkçası.

İşletme okurken hayatımı değiştiren bir şey oldu. Berlin opera bölümünde rejide okuyan bir arkadaşım vardı. Bana, “Oyunculuk dersleri için partner arıyorum, gelir misin?” dedi. Gittim ve orada “Benim yapmak istediğim şey bu” dedim. Berlin’de ön lisansı bitirdim. Sonra Berlin’de kalmak istemedim. Uluslararası kampüsleri olan bir okula başvurdum. Mülakatlara girdim ve kabul edildim. Bir yıl Paris’te, bir yıl Oxford’da okudum. Üçüncü yıl Berlin’de devam edecekti. Oxford’dayken dedim ki: “Ben İngiltere’deyim, burada oyunculuk okullarına başvurmalıyım.” Lisede Shakespeare üzerine tez yazmıştım. İngiltere’de olmak benim için çok önemliydi. Oyunculuk okullarına başvurdum. 12 mülakata girdim. Bir tanesi kabul etti. Orada oyunculuk eğitimi aldım. Sonra tezimi tamamlamak için Almanya’ya döndüm. Profesyonel olarak 26 yaşında sektöre girdim.

Kaç dil biliyorsunuz?

Almanca, Türkçe, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca.

Bugün geriye baktığınızda farklı yapardım dediğiniz bir şey var mı?

Belki Almanya’daki devlet okullarına girmeye çalışırdım. Çünkü orada sadece eğitim değil, aynı zamanda çok önemli bir network oluşuyor. Ben biraz sıfırdan başladım.

whatsapp-image-2026-05-09-at-01-16-34-1

“Zenne filmi hayatımda kırılma noktasıydı”

Türkiye sizin hayatınıza ne zaman dahil oldu?

Aslında hiç planım yoktu. Oyunculuk okurken Türkiye’de çalışmaK gibi bir hayalim yoktu. Her şey Zenne ile başladı.

“Zenne”yi kabul ederken tereddüt ettiniz mi?

Evet. Çünkü zor bir roldü. Türkiye’nin yapısı da belli. Ama ben bunu bir şans olarak gördüm. “Bu hikâye anlatılmalı” dedim. Zenne çok cesur bir işti. Belki de birçok cesur işin önünü açtı. Bugün çekilebilir mi bilmiyorum. Hatta gösterilebilir mi ondan da emin değilim. Bir oyuncu için çok büyük bir alan sunuyordu. Dans vardı, fiziksel çalışma vardı, çok güçlü ilişkiler vardı. Ben fiziksel çalışmayı çok sevdiğim için dans kısmı beni çok çekmişti. Şimdi Zenne ile ilgili bir opera yazıyorum. Almanya’da birlikte çalıştığım bir yönetmen arkadaşım yıllar önce “Bir gün bunu opera yapmak istiyorum” demişti. Şimdi fon desteği geldi ve projeye başladık. 2028 gibi sahnelenmesi planlanıyor.

“Uluslararası projelerde yer almak istiyorum”

Kendinizi uluslararası bir oyuncu olarak mı tanımlıyorsunuz?

Evet. Kendimi tek bir millete ait hissetmiyorum açıkçası. Oyunculuk zaten evrensel bir şey. Berlin Station vardı mesela; Amerikan yapımı bir projeydi. Birkaç sezon oynadım. Netflix için çekildi. İngilizceydi. İtalya’da Il Miracolo vardı. Niccolò Ammaniti’nin mini dizisiydi. Çok iyi bir işti gerçekten. Fransa’da The Racer and the Jailbird projesinde Fransızca oynadım. Çok sevdiğim projelerden biridir. Farklı ülkelerde, farklı dillerde çalışmayı seviyorum. Çünkü her proje başka bir dünya açıyor size.

“Haluk Bilginer’i sahnede izlediğim anı unutamam”

Hayranlık duyduğunuz oyuncular var mı?

Haluk Bilginer’i çok severim. Onunla ilgili unutamadığım bir anım var.

Londra’da tiyatro okulundaydım. National Theatre’da Nazım Hikmet üzerine bir oyun vardı. Haluk Bilginer sahnede İngilizce Nazım Hikmet oynuyordu. Hâlâ düşündüğümde tüylerim diken diken olur. Oyunu izlerken ona dönüp “Ben de bunu yapmak istiyorum” demiştim. O an benim için çok önemli bir andı. Hayranlık duyduğum bir oyuncu. Sahnede ve kamera önündeki hakimiyeti, sadeliği ve derinliği çok etkileyici. Çok büyük bir oyuncu ama bunu çok doğal bir yerden yapıyor. Tilbe Saran ile çalışmak da unutamayacağım deneyimlerden biri oldu. O enerjinin içinde olmak oyunculuk adına çok besleyici.

Oyunculuk size ne hissettiriyor?

Bence çok özel bir şey. Çünkü tek bir hayat yaşıyoruz ama oyunculuk sayesinde o hayatın içinde başka hayatlar yaşayabiliyoruz. Kısa süreli de olsa o karakterin içinde gerçekten var oluyorsunuz. Onun gibi düşünüyor, onun gibi hissediyorsunuz. Normalde yaşayamayacağınız deneyimleri yaşama imkânı veriyor size. Oyunculuğun en özel tarafı bu bence: Tek bir hayatın içinde çoğalabilmek.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi