Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

Ölüm ve yaşamın kol kola dansı

‘Bir Arada Yalnız’, 45. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim filmler arasında beni en çok çarpan ve etkileyen yapım oldu. Çaresizlik duygusunun eşlik ettiği, umudun zorlu yolculuğunda buldum kendimi… Film, ölümü düşündürüyor; hem de bunu istismara kaçmadan, ajitasyona düşmeden, son derece incelikli ve güçlü bir anlatıyla başarıyor. Finalinde ise hıçkırarak ağlamakla dans etme isteği arasında kalıyorsunuz. O kadar etkileyici ki, film bittikten sonra bile etkisinden çıkamıyorsunuz; üstelik bu etkinin uzun süre devam edeceği çok açık. Düşündükçe gözlerim doluyor; yaşamla ölüm arasındaki o ince hatta, hayata artık başka bir yerden bakıyorum. Ve belki de en çok, yaşama ve kendime daha sıkı sarılıyorum.

festival-odulbelki

“Bir Arada Yalnız”, İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale için yarışıyor. Ali Vatansever’in yeni uzun metraj filmi olan yapımın başrollerinde Fatih Al, Esra Kızıldoğan ve Onur Gözeten yer alıyor. 45. İstanbul Film Festivali’nin ödülleri, bu akşam düzenlenecek kapanış töreniyle sahiplerini bulacak. Filmin ödüllendirilmesini içtenlikle diliyorum. Kendi adıma, kalbimden geçen ödülleri çoktan film ekibine ilettim bile.

Bu güçlü deneyimin ardından, filmi daha yakından anlamak için yönetmeni ve senaristi Ali Vatansever ile uzun bir sohbet gerçekleştirdim. Şimdi bu sohbeti sizlerle buluşturuyorum. Ve içtenlikle söylüyorum: “Bir Arada Yalnız”ı mutlaka izleyin.

imzaa

Senin filmin beni bitirdi tabii ki. Çok ağır geldi ve çok üzdü diyebilirim. Dolayısıyla filmin yaratıcısı olarak kaç yıldır böyle bir şeyin içindesin? Fikir nasıl çıktı, nasıl oluştu? Ve senin için ağırlığı nasıl bir şey?

Anlatılamaz derecede yoğun bir süreçti benim için. Başladığım gibi bitirmedim, başka bir insan oldum diyebilirim bu süreçte. Özellikle onu söylerim. Kimseyi de böyle bir konunun bu kadar uzun süre meşgul etmesini önermem. Aslında ilk başta biraz hırçınlıkla başladı. Ölüm ve ölmek üzerine bir film yapmak istediğimi biliyordum. COVID-19 öncesi o hırçınlıkla şunu da biliyordum; ölüme dair filmler aslında bir yerden sonra hayatı olumlayan, yücelten bir yere gidiyor. Buna biraz itirazım vardı. Kurulan bu koca medeniyetlerin ölümden kaçış, ölümü sanki doğal dışı bir şey olarak konumlandırması ve sonsuza kadar yaşayacağımız üzerine kurulduğunu düşünüyorum. Ölümü sanki doğal dışı bir şey gibi konumlandırıyoruz. Ben ise “ölümü konuşalım ve sadece ölümü konuşalım” ve doğal akışında konuşalım üzerine bir film yapmak istediğimi biliyordum. Başından çok zor olacağını biliyordum. Çıkış noktası da babamın gazeteden okuduğu gerçek bir haberdi. Bir baba, oğlunu iyileştiremediği için bir gece oğlunu öldürüyor. Babam bana bunu anlattığında bende bu olay çok kaldı. Hem onun anlatması hem de o karışık duygu hâli: sevgi, empati, yorgunluk… Oğlunuzun canını alma hâlinin bende çok kaldığını hatırlıyorum. Sonrasında bu olay Türkiye’nin ilk ötenazi vakası olarak sunuluyor. Avukatı olayı bu şekilde sunmuştu ki bu da bana çok çağdaş geldi. Bu zamanda, bu coğrafyada ölmek nedir, ölüm üzerindeki hak nedir, bu duygularla nasıl baş edilir… Bütün bu komplike duygulara teslim olmaktı benim için önemli olan. Bunları anlamak istedim. En başından şunu biliyordum; baba-oğul-annenin yanında olalım, bir yolculuktan geçelim. Bu süreç 6-7 yıl sürdü. Bütün bu fikre kendimi vakfetmek ile alakalıydı. Pandemi de araya girdi. Hepimiz ölümü yakından deneyimledik. Hatta “Koronavirüs sonrası kim böyle bir film izler?” diye düşündük. Ama tam tersi oldu; herkes ölümle başka bir ilişki kurmaya başladı. Bütün ülkeler ötenaziyi konuşmaya başladı. O bağlamda konunun, filmin çağdaşlaştığını düşünüyorum. Bir yandan da annemin 5 yıllık kanser süreci ve kaybı… Bütün bunlar sürecin bir parçasıydı. Sürece teslim olmak ve geldiği gibi alıp hikâyeye dönüştürmek oldu. Benim 5-6 senemin resmini çeken ama bu resmin sonucunda tekil bir düşünceye, tekil bir fikre empoze etmek yerine burada izleyicinin ölmek ile kaliteli zaman geçirmesi için güvenilir bir alan açmaya çalışan bir filme dönüştüğünü söyleyebilirim.

“Sadece an var”

Bu film seni başkalaştıran bir film aynı zamanda. İzleyeni de değiştiriyor, sorgulamalar yaşatıyor. Senin hayatına nasıl yansıdı bu? Ölüme nasıl bir yerden bakmaya başladın?

Şunu fark ettim: Ölüm sadece bir kavram ve hiçbirimiz onu yaşamayacağız. Öldüğümüz anda artık yokuz. Ölüm hayatımız boyunca bir kavram olarak kalacak. Ve o kavram ile ilişkimiz; korku, endişe, kaygı… Bu duygular ölümden dolayı değil, etrafımızda ölmekte olan insanlardan dolayı, performanstan dolayı; etrafımızda gördüklerimiz, bilmediğimiz, olmayacağımız bir ana dair bizde belirli duygular yaratıyor. Aslında sadece ölmek var, ölmek performansı var. Yaşam da aynı şekilde; yaşam bir kavram. Hepimiz o yaşamda arzu ettiğimiz şekilde yaşayıp gidiyoruz. Ama yaşamak bir performans. Aslında bakıldığı zaman yaşamak ile ölmek aynı şey. Hani derler ya; “doğduğunuz andan itibaren ölmeye başlarsınız.” Yaşamak ve ölmek birbirinin eş anlamlısı. Bunu anlayabilme yolculuğuydu benim için film. Ve şunu fark ettim: Sadece “an” var. Gelecekte ölecek olmak fikri bizi kaygılandırıyor ama o sadece bir tahayyül. Şu an ise gerçek. Filmde de bunu yaptım. Hiç storyboard yoktu. Bütün filmin yolculuğuna anda karar vermekti. Her şeyi anda kurduk. İzleyiciyi de şuna davet ediyorum: “Bu çocuk ölecek” bilgisini unut ve o anla kal. Çocuğun ölecek olması gelecek hâli, annenin korkusu, babanın korkusu gelecek hâli. Filmin sonunda bu üç karakter de izleyiciyle beraber geleceği unutuyorlar, çocuğun öleceğini unutuyorlar. Hepsinin dans etmesi de bu yüzden: Geleceği bırakıp ana gelmeleri. Benim için sadece o an var. İzleyiciye ilk başta da şunu demeye çalıştım; bu bir deneyim, direnmeyin, geldiği gibi alın. O anın büyüsünü bozan şey bu çocuğun ölecek olma hâli. Benim ayırdına vardığım şey şu oldu; sadece bu an seninle konuşmam var ve benim için bu an önemli. Anı yaşayıncı bir yerden, coşkun bir yerden söylemiyorum; sadece anı yaşamak performansı bu andır demeye çalışıyorum. Aynı şekilde ölmek performansı da bu andır diyerek çıkarımlayabilirim.

afis-jpeg

“Çaresizlikten geçmeden o dansa varılmaz”

Filmde hem çok büyük bir çaresizlik hem de tuhaf bir neşe, delilik hâli de var. Bu dengeyi nasıl kurdun?

Çaresizlik çok doğru bir duygu. Filmi izlerken bunu hissetmen çok doğru. Çünkü bu coğrafyada ve dünyada zaten bu hissi yaşamadan güneş doğmuyor. Karakterlerin en sonunda dans etmesi zaten çaresizlikten geçmeleri üzerine. Çare olduğunu düşünmeleri, sonra çaresizliğin olabileceğini idrak etmeleri üzerine bir şey. Dolayısıyla benim için bu maceranın ne kadar acı verdiğini, bu filmin yazım sürecinde hayatımın ne kadar savrulduğunu ifade edemem. Ama sürecin bir parçası zaten bu. Böyle olmalıydı ki böyle bir diyaloğu şu anda bu rahatlıkla seninle yapabilelim.

“Kaçış değil, başka bir gerçeklik”

Peki, bu her şeyi kabullenmek ve kafayı rahatlatmak meselesinden mi VR dünyası, sanal dünya devreye girdi? Ölümlüyüz ama bir taraftan sanal bir şeyin içinde yaşıyoruz. VR ve sanal gerçeklik meselesi de çok dikkat çekici. Oraya nasıl geldin?

Ben sanal gerçekliği hikâyeye dahil etmeye çok pratik bir yerden başladım. Kendim zaten yıllardır, Koç Üniversitesi Karma Laboratuvarı’nda sanal gerçeklik ve genişletilmiş gerçeklikle ilgili çalışmalar yapıyordum. Oğlanın psikolojisini anlamak için bir araçtı. Böylece hem anneyi hem babayı hem de oğlanın psikolojik derinliğini, o anda ne hissettiğini anlayabilecektik. Ama zamanla şunu fark ettim: Sanal ve gerçek diye bir ayrım yok aslında. Filmin sonunda da zaten tek bir gerçeklik alanı, ortak bir alan açılıyor. Sanal dünyaya kaçış, çare ve çaresizlik hissetmemize benzer. Onun sonrasında ortak bir oluş hâli oluyor. Gençler için sanal gerçeklik kaçış değil, gerçeklikle bütünleşmiş bir şey. Gerçeklikle ilişkisini sanal üzerinden kuruyor. Dolayısıyla filmin en sonunda gençler için de bizler için de önerdiği şey şu: Sanal diye bir şey yok, gerçek diye bir şey yok; oluş hâli var.

biraradayalniz-02

“Koşamadığı dünyada koşabilmek”

Aslında kanser olan, ölmek üzere olan bir çocuğun hayata tutunmasını da sağlayan bu VR-sanal dünya, iyileştirici yönüyle filmde çok değerli.

Onların gerçekliği bu, onlar için doğal bu; hasta sadece yatağında koşabiliyor, bu çok değerli. Belirli bir süre sonra gerçek gerçeklikle birleşme hâli de var. Oğlan sanal dünyada kızla beraber ama bir şey eksik; onu evine çağırıyor ve buluşuyorlar. O sıcaklığı arıyor ve o an hayatı durduruyor. Sanaldan gerçekliğe geçmek istiyor. Ayırdına varma hâli var.

“Onur’un film ile kurduğu ilişkilenme hali beni çok etkiledi”

Oyuncu seçimleri ve performanslar da çok etkileyici. Oyunculara nasıl karar verdin?

Oyuncuları düşünerek yazmıyorum. Onlarla karşılaştığım anda hissettiğim şeye göre karar veriyorum. Bu üç oyuncu için de o his farklı zamanlarda ve farklı şekillerde geldi. Onlara inandım ve devam ettim. Onur inanılmaz bir hazırlık sürecine girdi. Fiziksel olarak çok zorlandı. Diyetisyenle çalıştı, 59 kilo hedefi vardı, 53’lere kadar düştü. Sette enerjisi bile yoktu yürüyecek, inanılmaz bir oyunculuk sergiledi. Onun filmle kurduğu ilişkilenme hâli beni çok etkiledi. Tüm ekipte de bu vardı. Kimse nasıl olduğunu tam bilmiyor ama herkes çok iyi iş çıkardı.

biraradayalniz-04

Psikolojik olarak oyuncuların hazırlığı ve karakterleri inşa etmek…

Yani çok örneği yoktur diye düşünüyorum. Psikolojik olarak da hem bütün ekibi hem de oyuncuları etkileyen bir süreç olmuş gibi görünüyor. Özellikle Onur için dönüştürücü bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Bu süreçte neler yaşandı?

Gerçekten çok özel bir çalışma yaptık. Benim izlediğim yöntem şuydu: Öncelikle oyuncularla bireysel olarak çalıştım. Ardından onları ikili gruplar hâlinde bir araya getirdim; anne-oğul, baba-oğul, baba-anne gibi. Daha sonra üçlü olarak, bir aile psikoloğunun eşliğinde ilk kez bir araya geldiler. Çok sevgili Kemal Kuşçu’yla buluştuk; adını her yerde anacağım. Oldukça rahat bir ortamda başladık. Önce herkes oyuncu olarak kendisinden bahsetti; Fatih, Esra ve Onur kendi hikâyelerini paylaştılar. Bir süre sonra fark ettik ki oyuncular artık karakterlerinden konuşmaya başlamıştı. Oradan aileye geçildi. Ve o gün o masadan kalktığımızda aslında o aileyi inşa etmiştik. Benim için çok hassas ve biricik bir süreçti; bu yüzden yavaş yavaş ilerledik. Bu süreçte Esra’yı medikal onkoloji alanında deneyim yaşamış annelerden Elif Soydamalı ile bir araya getirdik. Çok yoğun ve duygusal anlar yaşandı, çok ağladılar. Baba karakteriyle ayrı bir yolculuk yürüttük. Onur’u ise sık sık medikal danışmanlarla buluşturduk, doktorlarla konuşmasını sağladık. Çünkü bu çok hassas bir alan ve yanlış bir yerden yaklaşmak istemedik. Her şeyi birbirimizi gözeterek ilerlettik. Sette de çok özel bir atmosfer vardı. Hatta geçenlerde konuşuyorduk; herkes “hayatımda gördüğüm en sessiz setti” dedi. Yemek molalarında bile neredeyse hiç ses çıkmıyordu. Herkes o dünyanın içindeydi. Benim için de çok zorlayıcı anlar oldu, çok ağır şeyler yaşadım sette. Ama önemli olan şuydu: Güvenli bir alan açıldı ve o alanın içinde bu film yapılabildi. Sonuçta her şey dönüp dolaşıp şuraya geliyor: sürece güvenmek.

biraradayalniz-01

Ağırlaşan yolculuk eşliğinde zirvede bir final sahnesi…

Filmi izlerken daha önce de sana söylediğim gibi bir an önce bitsin istiyorsun. Çünkü o acının içinde boğuluyorsun. Gerçekten böğrüne taş oturmuş gibi hissediyorsun. Eskilerin dediği o duyguyu ilk kez bu kadar net hatırladım. Bir yandan sonu belli bir hikâyenin içindesin; çocuğun öleceğini biliyorsun. Mucize olsun istiyorsun ama olmayacağını da biliyorsun. Bu anlamda çok gerçekçi bir sinema var. Tam “burada biter” dediğin anlar oluyor, defalarca final geldiğini düşünüyorsun ama film uzadıkça daha da ağırlaşıyor. Fakat öyle bir finale varıyor ki sonunda “iyi ki uzamış” diyorsun. Gerçekten unutulmayacak bir final. Bu finali nasıl kurdun?

Aslında bu tercihi biraz biçimsel bir yerden açıklamak istiyorum. Örneğin Budizm’e göre dünya çiledir; çile çekmek üzerine kuruludur. Ve biz her zaman bu çilenin biteceği fikriyle mücadele ederiz. Ama Budizm şunu söyler: Çile bitmez, sen değişirsin. Bu filmde izleyiciyle kurulan biraz hırçın ilişki de tam burada başlıyor. İzleyici olarak bir an gelecek ve hazır olacaksın; çocuğun kurtulup kurtulmayacağını düşünmeyi bırakacaksın. O ana kadar ben seninle yolculuğa devam edeceğim. O an geldiğinde ise birlikte dans edeceğiz. Filmin ısrarı tam olarak bu noktada. Kağıt üzerinde bakıldığında “film burada bitmeli” denilecek çok yer var. Ama bu filmin düşünsel ve biçimsel olarak gerçek sonu, izleyicinin o dansa hazır olduğu an. Bu yüzden hırçın bir film. Çünkü hayatta çile bitmeyecek. Ve bununla barışmamız gerekiyor. Dünya kolaylaşmıyor, kolaylaşmayacak da. Aslında en kolay an şu an. Ama bunu fark ettiğimizde dünya kolaylaşacak—belki de ölüme yaklaştığımızda. Geçen gün babamla yürüyorduk. Bana şunu söyledi: “Çok zor bir hayat oldu ama her şeye rağmen hayat çok güzel.” Şunun farkına vardım; çok zor bir hayatın olsa da o yaşın deneyimiyle geriye dönüp bütün çilelere rağmen “hayat güzel” diyebiliyorsun. Bence bu filmi senin güzel diye atfetmenin nedeni de çilesine, film seni zorlamasına rağmen filmin o noktasında gerçekten güzel hissetmen. O anda o hisse gelmen için filmin inatçı olması gerekirdi. Bence filmin “güzel” olarak tarif edilmesinin nedeni tam da burada: Bütün o çilesine, zorlayıcılığına rağmen sonunda sana gerçekten iyi hissettiren bir noktaya varması. Çile bitmeyecek. Ama o hisse ulaşabilmek için filmin bu kadar inatçı olması gerekiyordu. Benim de 5-6 yıl boyunca bu filme bu kadar inat etmem gerekiyordu. Talin’de şunun farkına vardım: “Ölüme dair bir film yapacağım” diye yola çıkmışım ama aslında yaşamak üzerine bir film yapmışım. Hatta daha doğrusu ne sadece yaşam ne de sadece ölüm… İkisinin birlikte varoluşu üzerine bir film.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi