Mutlu Hesapçı
'Bakıyoruz sinemaya sanki İsviçre’de yaşıyoruz'
Yaklaşık on yılın ardından “Başıbozuklar” ile yeniden sinemaya dönen Gani Müjde ile buluştuk. Geçmişten bugüne üretim serüvenini, “Arabesk”ten bugünün sinemasına uzanan yolculuğunu; sektörün tıkanan damarlarını, sansürü ve hikâyelerin neden gerçeklikten koptuğunu konuştuk.
Gani Bey, ne güzel sizi senaryoyla bir filmde görmek. Ne kadar zaman oldu?
Çok ara veriyorum. Çünkü araya diziler giriyor. Bu sefer diziler de girmedi. Komedi yapılmadığı için televizyonda dizi yapmıyordum. Sonra bu film oldu. Daha çok sinema yapmak isteyenlere senaryo veriyorum şu anda. Artık kendi filmlerimi çekmek istiyorum. Ama onu ne zaman yapabileceğimi bilmiyorum.

“Artık kendi dünyamın filmlerini anlatmam lazım”
En son ne zaman bir projeniz hayata geçmişti? Ne kadar ara vermiştiniz?
En son 2015’ti; “Bizans Oyunları: Game of Bizans”ı yapmıştım. Neredeyse 10 sene olmuş. Oldukça uzun süreler ara veriyorum. O arada müzikaller, kitaplar var. Arada bir tane dizi yaptım, “Gelsin Hayat Bildiği Gibi”. Ama sonuçta sinema başka! Biraz daha geriye gidersek şöyle şeyler oluyor kafanızda: Sinema okulundan mezun olurken bir dünya kuruyorsunuz kendinize ve o dünyanın filmlerini yapmak istiyorum diyorsunuz. Bunun bir kısmını yapmak belli bir yaşa kadar mümkün olmuyor. Sektör koşullarından, size olan inançsızlıktan filan bir süre yapamıyorsunuz. Ben o kıvama geldiğimi hissediyorum. Artık oturup kendi dünyamın filmlerini anlatmam lazım. Yazıyorum da bir yandan fakat o filmleri beklerken ama bir yandan da sinema yürüyor. Şu anda bu film var, bir tane de çizgi film yazdım.
Ne güzel.
Önümüzdeki sezon girecek: “Dakzi” diye bir çizgi film. Bir banyo ördeğinin hikâyesi. Hikâye başkasının ama ben senaryosunu yazdım. Burada, “Başıbozuklar”da da şöyle bir şey oldu: Sevgili Emre Oskay geldi, dedi ki; “Biz bir plato aldık. Platonun içinde bir askeri birlik var. Eskiden askeri birlik olarak kullanılıyormuş. Orada askerde geçen bir hikâye yapar mısın?” “Ne olur, ne olur?” diye düşündüm. Şimdi tabii bizdeki askerlikle ilgili bir hikâye yapsam sıkıntı olacak. Dedim ki ben en iyisi burayı bir Amerikan üssüne çevirteyim. Ve Türkiye’den kazara buraya gelmiş bir orkestrayı, dansözleri falan bir IŞİD çatışmasının içine sokayım. Çok enteresan olabilir bu diyerek hikâyeyi öyle kurduk. Ve öyle başlıyor hikâye. Filmi yazdım, Emre’ye verdim ama sonra unuttum. Aradan bir iki sene geçti. “Çok güzel cast yaptık, başlıyoruz.” “Hadi canım” dedim. Vallahi başlıyoruz. Ben inanmadım bir süre. “Hemen başlıyoruz” dedi. Çok sevindim. Çok da iyi bir kadro toparlamış Emre, her zaman olduğu gibi. Nasıl beceriyor bunu hâlâ bilmiyorum. Şeytan tüyü var onda. Hakan Algül yönetmeni, benim hep “Keşke benim filmlerimi o çekse” dediğim bir yönetmendir.
“Filmin başından sonuna kadar çok güldüm”
İlk kez çalıştınız.
İlk kez çalıştım. Tabii filme çok şey katmışlar. Eğlenmişler filmde. Senaryoda olmayan yerler de var ama onlar da o kadar eğlenceli olmuş ki... Normalde ortodoks bir yazarımdır. “Ne işi var bunun, benim senaryomda olmayan şey?” derim ama çok güzel adapte etmişler. Eğlenerek yapmışlar çünkü. Çoğuna çok güldüm ben de. Dedim ki kalsın böyle. Şansını denesin film. Çünkü ne yalan söyleyeyim, ben bu kadar eğleneceğimi tahmin etmiyordum oturduğumda. Dedim ki “Olmuştur bir film ama bakalım eğlenceli mi?” Çok güldüm. Filmin başından sonuna kadar çok güldüm. Burada bir büyü, sihir var bozmayayım dedim. Çok güzel bir film izledim, çok memnun kaldım çıkan işten.

“Başıbozuklar sosyolojik olarak ayağı yere basan bir film”
Tamam, güleceğiz ve eğleneceğiz ama “Başıbozuklar”daki o durum komedisi… Sizin mutlaka içine yerleştirdiğiniz duygu ya da hikâye nedir?
Şimdi bir kere ben şuna çok karşıyım: Sosyoloji tabanı, ayağı yere basmayan filmler diyorum ben buna yani Türkiye’de hiçbir sorun yokmuş gibi yoga filmleri yapılması çok hoşuma gitmiyor. Yapan yapsın ama ben yapmam. Bir yerden bu sosyolojiye değmek lazım. Yoksulluk mu var? Müzisyenler zor durumda mı? Dibimizde bir savaş var, Suriye’de. Orada Amerikan üsleri var, askerler var, IŞİD var… Bütün bunlar filmin içinde var. O yüzden sosyolojik olarak ayağı yere basan bir film. Şuna çok üzülüyorum ve yıllardır söylüyorum her yerde. Bir kere de Gazete Pencere okurlarına söyleyeyim. (Bu arada gazetenize aboneyim.) Ben İsveçlilerin bir IŞİD filmi yapmasından dolayı çok rahatsızım. Bir dizi yaptılar, biliyorsunuz. Çok da güzel bir dizi yaptılar. Biz niye yapamıyoruz? Biz de sürekli olarak kaynanası tarafından istenmeyen gelin dizileri seyrediyoruz. Onların yaptığı dizilerin içinde IŞİD var, Türkler var, sosyoloji var. Oradaki bir kadının çektikleri var, kurtulma çabası var. Biz niye bunları yapmıyoruz? İşte bu film, bunun komediden bakanı. Komedi bakış açısıyla yaptım. Orada Amerikalılar kaçıyor IŞİD basınca. Bizim maalesef dansözlere, gitarcılara kalıyor bu iş. Orayı savunmak ve onları alt etmek… Bütün durum komedisi orada. Zaten eğlenceli hale geliyor film. Bir tane de füzemiz var, Adana’yı hedef almış. Bu İran savaşı başlamadan kaç sene önce yazıldı. Şu anda füzeler uçuyor ya… Orada da Adana’ya kilitlenmiş bir füze var. Hikâyenin bir kısmı da o. Biz bu Adana’ya giden füzeyi nasıl durduracağız?
Yani bugüne de çok denk düşüyor.
Aynen öyle. Velhasıl kelam “Başıbozuklar”, sosyolojik olarak ayakları yere basan, ülkemizin etrafında oluşan olaylarla ilgilenen bir film. İki sene önce yazılmasına rağmen bugünle birebir örtüşüyor. Ve sinema biraz böyle olmalı. Etrafına bakarak yapılmalı. Çok içe dönük filmleri izliyorum ama benim çok hoşuma gitmiyor. Sosyolojik tabanı, ayağı yere basan bir yanı olmalı filmlerin.
“Türkiye’de Silivri’de bunun benzeri 50 tane hikâye okuduk”
Suya sabuna dokunmama hikayesi… Seyirciye saygı duymayan, aklıyla dalga geçen işler çok görüyoruz.
Evet. Televizyonda bunu yapmak mümkün olmuyor. Siyasi baskılar, RTÜK baskısı… Ama dijitalde de çok farklı değil. Orada da içerikler çok doyurucu değil. Uzun süre yoga kampı izledik. Bana ne yani? Türkiye’de gençlerin büyük bölümü yurt dışına gitmek istiyor. İşsizlik var, gelecek kaygısı var. Bunlara değinen hiçbir şey yapmadı kimse. Kim yapacak? Uzaylılar mı? Genel akımda bunlar işlenmeli, hadi ona razı olduk ama dijitalde de işlenmiyor. Sonra bakıyoruz sinemaya sanki İsviçre’de yaşıyoruz, her şey ülkemizde çok güzel sanki bir tek kaynanalar kötü, gelinler kötü, üç kadın bir erkeğe aşık oluyor, erkekler genel olarak kaba, vurdu mu deviren cinsten sonra bir anda birbirlerini vurmaya başlıyorlar. Sokaktaki gerçeklik yok dizilerde. Bu biraz sektör eleştirisi oldu ama bir kez daha altını çizeyim; Ayakları yere basmalı, sosyolojisi bu tabana dayanmalı. Yaşıyoruz çünkü biz bunları. Mesela Emir Kusturica “Babam İş Gezisinde” filmini yapmıştı. Biliyorsunuz hikayeyi; siyasi nedenlerle tutuklanan bir adam var ve çocukları babalarının iş gezisinde olduğunu sanıyor. Biz Türkiye’de Silivri’de bunun benzeri 50 tane hikâye okuduk. İnsan çocuğuna “Ben gidiyorum, polis amcalar bizim arkadaşımız” diyor. Bunun filmi de yapılır, komedisi de yapılır. “Yap” diyeceksiniz, yapacağım tabii ki.

“Korku iklimi yüz yıl sürmez”
Umudunuz var mı?
Var. Korku iklimi yüz yıl sürmez. Bir süre sonra değişecektir. Bin sene süren korku iklimi olmaz. Tabii ki şoklar yaşıyoruz, çok sert dönemler yaşıyoruz. Cezalar sert oluyor. İnsanlar geri duruyor. Ama bir süre sonra bunlar yazılacak ve yapılacaktır. Ufak ufak denemeler görüyorum ama hâlâ çok yüzeyde. Zamanla artacaktır.
Siz yaratıcı, üretken ve usta bir kalemsiniz. Ben “Başıbozuklar” filminin senaristi Gani Müjde dendiği zaman heyecanlanıyorum. Bu noktada, geldiğimiz dönemde sektörün ne kadar içinde ya da dışındasınız dediğimizde aslında sizin daha çok üretmeniz gerekmiyor mu? Bu durum neden kaynaklanıyor?
O benden de kaynaklanıyor biraz. Çok seçici davranıyorum. Sinemada çok seçici davrandığım için de çok az üretiyorum. Hatta daha az üretmem gerektiğini biliyorum. Bir insanın en fazla dört filmi olur hayatı boyunca yapabileceği diye düşünüyorum. Yeşilçam ustalarımızın senede üç film çektiği dönemlerin adamı değilim. Mesela Yavuz Turgul’a bakın, kendisini çok severim. Onun da öyle 100 tane filmi yok. Toplasanız bir avuç filmi vardır. Hedefim çok film yapmadan iyi filmler yapmak. Özellikle yönetmen olarak imza attığım filmlerin çok kalıcı olmasını istiyorum. Mesela “Osmanlı Cumhuriyeti” benim için en iyi filmlerimden biridir. Ve onun çok kalıcı bir film olduğunu düşünüyorum. Yani 100 sene sonra da seyredilecek. Diğerleri de komik ama “Osmanlı Cumhuriyeti” hem komik hem çok kalıcı bir film. Amacım hep o. Çok kalıcı, 100 sene sonra da izlenecek bir film yapmak. Var öyle senaryolarım. Onların zamanını bekliyorum. Ömrüm olursa onları sırayla çekeceğim. Ama kolay da değil film çekmek.

Elinizde aslında çok sayıda proje var. Ama “Başıbozuklar” örneğinde olduğu gibi bazen yapımcı etkisiyle mi hayata geçiyor projeler?
Evet. Yapımcı geldi. “Böyle bir şey yapalım, bizim yerimiz var” dedi. “Hazır yerimiz varken böyle bir şey yapalım” dedi. Ben de oturdum, “Ne yapabiliriz?” diye kafa yordum. Böyle bir şey çıktı. Beni biraz zorladılar. Açıkçası sektörün de beni zorlamasını istiyorum.
Çok mutlu oldum. Çünkü şöyle bir algıdayım ben de: Farkında olmadan bir korku coğrafyasının içindeyiz. Bu ortamda sizin gibi sözünü sakınmayan, muhalif bir ismin sektörde kalabilmesi zor mu?
Sinema henüz çok sansürleyebildikleri bir sektör değil. Çok da uğraşmıyorlar orayla.
Daha çok televizyonlar önemli. Çünkü içinde haber bültenleri var. Oraya yönelik tasarruflar var ama sinemayla ilgili yok. Tiyatroda yok. Gazetelerle ilgili yapabildiklerini yaptılar zaten ama biz yine okuyoruz. Alternatif mecraları takip ediyoruz. Böyle olunca aslında farklı bir dünya da kuruldu. Ben hep şuna inanırım: “Su akar yolunu bulur.” Dünyanın en güzel sözü bu bence. Mutlaka bir yere varıyor. Bu kadar insan işsiz kalmayacak. Hepsi bir şeyler yapacak.
O yüzden ben umutluyum. Tam tersine çok umutsuz değilim. Tembellik biraz benden kaynaklanıyor. Kimse “Gani Müjde film yapmasın” diye baskı yapmıyor. Hatta zorlasam, uygun bir proje bulsam Kültür Bakanlığı’ndan teşvik bile alırım.
“Hicvedilecek bir şey varsa kaçırmayız”
Yani mesele biraz da yazma cesareti mi?
Bu dönemde yaşananlara dair söz söylemek gerekiyor. Normal olan şu: Toplumsal olaylar karşısından insan tepkisini saygı çerçevesinde verir, vermeli de… Ben kimseye hakaret etmiyorum. Demokrasi üzerinden konuşuyorum. Partili değilim ama beğendiğim ve beğenmediğim siyasetçiler var. Oğuz Aral’ın çok güzel bir sözü vardır: “Politikayla uğraşmaz, politikacılarla uğraşır.” Biz o ekolden geliyoruz. Hicvedilecek bir şey varsa kaçırmayız.
Ama sanki eskisi kadar siyaset üzerinden mizah yapılmıyor gibi…
Hayır, kalmadı. Mizah dergileri azaldı ama hâlâ yapılıyor. Mecra değişti sadece.
Sosyal medyada, web sitelerinde devam ediyor. Ama kanunla korunanlara dokunamazsınız. Orası ayrı. Hakaret etmeden eleştirmek gerekir.
Ama artık neyin hakaret olduğu da belirsiz…
Evet, çok muallak. Her şey hakaret sayılabiliyor. Ya da hakaret olan şeylere “değil” denebiliyor.
“Komedi biraz ısırgandır”
Mesela bir stand-upçı kız…
Bir durum tespiti yapıyor. “Padişahın hareminde bu kadar insan var, hepsiyle gönül bağı olmaz” diyor. Bu bir tespit. Hakaret değil. Ama neredeyse tutuklanıyordu. Neyse ki olmadı.
Bu çok üzücü. Komedi zaten biraz “ısıran” bir şey… Komedi biraz ısırgandır. Ama kimseye zarar vermez. İnsanları güldürür. Bir insanı güldürmenin cezası olmamalı. “Çok güldürdün, hadi biraz içeride yat” gibi bir şey olmaz. Yeni komedyenler bu korkuyla sahneye çıkıyor. Kendi kendilerine sansür uyguluyorlar. Bu çok tehlikeli. İnsanların nefes alan damarları kesiliyor. Gülmek de bunlardan biri. Ben olsam komediye alan açarım. İnsanlar zaten mutsuz. Geçim derdi, hayat şartları… Bırak gülsünler. Toplam mutluluk arttıkça tepkiler de azalır.
Bugün güçlü komedyenler var mı sizce?
Var. Gençlerde çok iyi isimler var. Baturay Özdemir, Deniz Göktaş… Cem Yılmaz zaten çok güçlü bir isim. Onun işlerinde hep bir sosyal eleştiri vardır. Türkiye’de sahne komedisi hâlâ çok güçlü.
“Mizah her zaman muhaliftir”
Mizahın doğası nedir sizce?
Mizah her zaman muhaliftir. Yarın iktidar değişse yine muhalif oluruz. Çünkü eleştirmezsek kendimize gelemeyiz. Ben geçmişte de herkesi eleştirdim. Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller… Kim gelirse eleştiririm.
Bu kadar güldüren biri olarak siz mutlu musunuz? Çok güler misiniz?
Çok gülerim. Gülmeyi de çok severim. Çok küçük şeylere bile gülerim. Başıma gelen kötü şeylerle bile eğlenebiliyorum. Çünkü biliyorum ki insan en kötü günlerini bile sonra gülerek hatırlıyor. Babam öldüğünde çok ağladım. Ama iki gün sonra yeğenim onun taklidini yaptı, gülmekten öldüm. Gülmek en büyük ilaçtır. Onarır. Uzun da yaşatır. Ben vücudun, DNA’nın bizi dinlediğine inanıyorum. Mutluysan sana daha çok ömür veriyor. Ama mutsuzsan başka türlü çalışıyor. İnsan hayatı, doğa, her şey bunun üzerine kurulu.
“Belki iyi bir mizahçı olarak fark edilirim dedim"
Üniversitede okurken bugünkü Gani Müjde’yi hayal ediyor muydunuz?
Ben yırtmak zorunda olan bir ailede büyüdüm. Göçmeniz. Yugoslavya’dan gelmişiz. 35–40 metrekarelik bir evde 4 çocuk, 2 ebeveyn yaşıyorduk. Benim oradan çıkmam lazımdı. Başlangıçta maddi ve manevi “yırtma” isteği vardı. Sinemaya başlamam bile bundan. Aslında reklamcı olacaktım. Ama sonra sinemayı çok sevdim. Mizahçılığım ise fark edilmek isteğimden doğdu. Fiziksel olarak dikkat çeken biri değildim. “Belki iyi bir mizahçı olarak fark edilirim” dedim. İnsanlar mesleklerini biraz böyle seçiyor. Üniversiteye de sinemacı olma isteğinden çok reklamcı olmak için gitmiştim. Okulun içinde sinemanın çok farklı ve saygı duyulan bir sanat dalı olduğunu gördüm. Sonra gelen çoğu reklam işlerini de kabul etmedim zaten.
Gırgır döneminiz de var…
Evet. Gırgır’a girmek o dönem dünyanın en büyük gazetesinde yazmak gibiydi. Orada bir anda en çok okunan yazarlardan biri oldum. Bu bana inanılmaz bir motivasyon verdi.

Dönüp baktığımda “Bunu nasıl yazdım?” diyorum
Bir de unutamadığımız “Arabesk”… O başka bir kafaydı galiba. O kafaya tekrar gelmek mümkün mü?
Arabesk tabii… O dönem benim kafamla Ertem Eğilmez’in kafası birleşti. İki kafa yan yana gelince muhteşem bir film çıktı.
Böyle bir şey kolay kolay olmaz. Çok acayip bir işti gerçekten. O süreci biraz anlatır mısınız? Nasıl ortaya çıktı?
Hiç unutmadığım bir şey söylemişti bana. O dönem Uğur Yücel ile stand-up metinleri yazıyorduk. Bir gün gittik onu ziyarete. Bana döndü, o kendine has sesiyle: “Sen ne iş yapıyorsun?” dedi. “Karikatür çiziyorum” dedim. “Limon diye bir dergi çıkardık” dedim. “Kaç satıyorsunuz?” dedi. “İkinci dergiyiz” dedim. “Niye birinci değilsin?” dedi.
Sonra sordu: “Ne okudun?” “Sinema, Mimar Sinan’da” dedim. “Gel” dedi, “otur.” Yanına çekti beni. “Sana bir iş söyleyeceğim. Bunu sen yazacaksın” dedi. Ben şok oldum. “Yavuz’a (Turgul) verdim olmadı” dedi. Ben dedim ki: “Abi, Yavuz’un yapamadığı şeyi ben nasıl yapayım?” “Yazacaksın. O kadar…” dedi.
Ve başladınız…
Evet. Her gün bir sayfa, iki sayfa yazıp götürüyorum. O bazı sahneleri tarif ediyor, bazılarını ben buluyorum. Her gün okuyor… Gülmekten ölüyor. Oksijen tüpü vardı yanında hatta.
Ben ne yaptığımı bilmiyorum o sırada. Yeni mezunum, evde eşyam yok. Bir tane kötü bir daktilom var. Faks kâğıdına yazıyorum. Evet. Bir gün döndü bana ve dedi ki: “Sen neyi başardın biliyor musun?” “Ne?” dedim. “Ben absürt bir sinema yapmak istiyordum. Sen onu Türkçeye çevirdin” dedi. Bu çok acayip bir şeydi. Yani yabancı bir dili alıp Türkçe’ye çevirmek gibi… Ama sinemada.
Film çıktığında nasıl bir etki yarattı?
Ortaya çıkan şeyin büyüklüğünü o an fark etmedim. Sonra bir baktım… Ortalık yıkılıyor.
Her seans dolu. Kapının önünde bir o kadar insan daha. Ben bile dönüp baktığımda “Bunu nasıl yazdım?” diyorum. Gerçekten çok özel bir işti.
Roman da yazıyorsunuz.
Evet. Bir romanım çıktı: Immortal. Şimdi ikinciyi yazıyorum: 46. Roman yazmak bana başka bir alan açtı.
“En iyi arkadaşım Kapalıçarşı’da Ak Partili”
Toplumu çok iyi gözlemliyorsunuz. Bu nereden geliyor?
Sokaktayım ben. Cem Yılmaz kadar olmasa da arabalarım var çok şükür. Ama metroya binerim, otobüse binerim, Kapalıçarşı’ya giderim. Her kesimden arkadaşım var. Siyaset konuşuruz, hayat konuşuruz. Oradan geliyor. En iyi arkadaşım Kapalıçarşı’da Ak Partili. Onunla saatlerce konuşuruz. Ben sokaktayım hep.
“Korkuyorum öleceğim diye”
Çok malzeme vardır elinizde…
Henüz aktaramadım, korkuyorum öleceğim diye.
Allah korusun!
Adile projesi ve yaşananlar…
“Adile” filmi ile ilgili röportajınıza rastladım ama sonra siz projede yer almadınız, neden?
Adile’ye ben başladım. Daha doğrusu Necati Akpınar, bir oyuncu vardı, “Buna bir şey yapalım” dedi. Ben de gittim izledim. İzleyince dedim ki: “Necati, çok güzel bir şey geldi aklıma, Adile’yi yapalım.”
Fikir direkt sizden çıktı yani?
Tabii tabii. “Aa, çok güzel” dedi. Ben de Adile’yi yazmaya başladım. Ben genellikle sinema filmlerinde kâr ortağı olurum. Yapımcıya para koymam ama kârdan pay almak üzere anlaşırım. Para da almam.
Yazarken para da almıyorsunuz?
Almıyorum, hiçbir şey almıyorum. Sadece film kâr ederse para alıyorum. Çoğunda böyle konuşuyorum. Sonra ben yazdım hikâyeyi. Çalışmaya başladık. Şahane bir senaryo çıktı bana kalırsa. Şahane derken, şöyle anlatayım: Daha senaryo tam ortaya çıkmadan ekip geldi. Çalışan ekip… Çünkü ekibi hemen kurdu Necati.“Abi biz çalışıyoruz ama ne çekeceğimizi bilmiyoruz” dediler. Ben de dedim ki: “Senaryo yok, daha yazıyoruz. Ama gelin, tretman üzerinden size sahneleri anlatayım.” 20-30 kişilik ekip geldi: kostümcü, ışıkçı, sanat ekibi… Oturdular. Ben de bilgisayardan tretmanı okuyorum. Daha hikâyenin yarısı var, yarısı yok. Bir ara hıçkırık sesleri duymaya başladım kalabalıktan. Kafamı kaldırdım, herkes ağlıyor.
Daha senaryo bile yokken?
Yok. Sadece anlatıyorum. Herkes ağlıyor. Dedim ki: “Bu film tutar.” Onun üzerine senaryoyu bitirdik. Mekân bakıyoruz, evler döşeniyor falan… Bir gün prodüksiyon amirine dedim ki: “Getir şu bütçeyi, kaç paraya çıkıyor bu film?” Getirdiler: 5,5 milyon dolar. Dedim ki: “Ben bu filmden para kazanamam. İki milyon seyirci gelse bile kurtarmıyor.” “Bir daha hesaplayın, düşürelim” dedim. Bazı sahneleri kısaltayım diye düşündüm. Sonra Necati’ye gittim:
“Bak, ben bu filmi çekerim ama bir sene para kazanamam. Sen de iki milyon seyirciye rağmen zarar edersin.” “Yapma ya” dedi. “Ne yapalım?” dedi. “Bırakalım” dedik. Ama bu arada haklar alınmış, ciddi para harcanmıştı. İki hafta sonra geldi: “Ben bunu yapmak istiyorum” dedi. Bana teklif yaptı. “O zaman fikri hakkını bana sat, ben daha ekonomik bir senaryo yazdırayım”, “İyi” dedim. “Ama zarar edebilirsin.” “Çözerim” dedi. Sonra yeni bir ekip devraldı.
Adile filmini izlediniz mi?
İzledim. Senaryo olarak kötü değil. Ama benimki tabii daha iyiydi. İşlerken bazı yerlerde olmamış. Belki oyuncu seçimi de etkili oldu.
“Adile’yi Yasemin Yalçın oynayabilirdi”
Sizin düşündüğünüz başrol kimdi?
Bulamamıştım o sırada. Ama sonradan düşündüğüm biri oldu: Yasemin Yalçın.
Yönetmeni siz mi olacaktınız?
Evet, ben çekecektim. Ama işte kısmet değilmiş.

“Adile’nin haklarını BKM’ye devrettim”
Sizin tretmanı okurken ağlatan şey, vizyona çıkan filmde aynı etkiyi yaratmadı. Ve yine zarar etti. Siz projeyi hayata geçiremediğiniz için üzüldünüz mü?
Tabii ki. Bu kadar emek vardı. Benim de çekmek istediğim nadir projelerden biriydi. Hâlâ çok güzel bir senaryo var elimde. İsteyene okuturum. Tabii Adile’nin bütün haklarını BKM’ye devrettim, ben kendi senaryomu maalesef çekemem.
“Barış Manço müzikali üzerinde çalışıyoruz”
“Adile” dışında yeni biyografi projeleri var mı?
Var ama film olarak değil. Mesela Barış Manço müzikali yapmak istiyorum. Yurt dışında bir müzikal izledim, oradan aklıma geldi. “Bizde kim var?” dedim. Barış Manço dedik. Şimdi onun üzerine çalışıyoruz.
Film projeleri?
Kendi yönetmek istediğim bir film var. Bir papa ile imamın dostluğunu anlatıyor. Ege kasabasında geçiyor. Çok sevdiğim bir proje. Dünya da tam bu hikâyeye doğru gidiyor.
Sipariş iş yapar mısınız?
Aklıma yatmazsa yapmam. Ama bir mekân, bir fikir gösterirlerse… Gidip bakarım. Oradan hikâye çıkarırım. “Başıbozuklar” da öyle oldu zaten.