Mutlu Hesapçı
“Yapay zekâ anlam üretmez, anlamı hâlâ insan kurar”
İstanbul Dijital Sanat Festivali, bu yıl altıncı kez kapılarını açıyor. 3-7 Haziran tarihleri arasında AKM’de gerçekleşecek festival; yapay zekâdan yeni medya sanatına, dijital kültürden geleceğin yaratıcı dünyasına uzanan geniş bir perspektifle sanatseverleri bir araya getirecek. Ulusal ve uluslararası toplam 70 sanatçının katılacağı festival yaklaşırken, dijital çağın dönüşen insanını, teknolojinin kültürel etkilerini ve yapay zekânın sanattaki yerini festivalin direktörü Dr. Nabat Garakhanova ile konuştum.

İstanbul Dijital Sanat Festivali altıncı yılında… Bu yılın teması “Retell/ Yeniden Anlat”. Siz bugün en çok neyin yeniden anlatılması gerektiğine inanıyorsunuz?
Bugün en çok yeniden anlatılması gereken şeyin insanın teknolojiyle kurduğu ilişki olduğuna inanıyorum. Çünkü artık teknoloji sadece kullandığımız bir araç değil; düşünme biçimimizi, hafızamızı, estetik algımızı ve hatta duygusal reflekslerimizi dönüştüren bir sistem hâline geldi. “Retell” temasını seçerken temel çıkış noktamız buydu: İnsanlığın geçmiş anlatıları, bugünün dijital gerçekliği içinde nasıl yeniden okunuyor? Bugün yapay zekâ çağında sadece hikâyeler değişmiyor; hikâyeyi anlatan dil, araç ve hatta hafıza biçimleri de değişiyor. Biz festivalde teknolojiyi yalnızca teknik bir yenilik olarak değil, kültürel bir dönüşüm alanı olarak ele alıyoruz. Çünkü mesele yalnızca yeni araçlar üretmek değil; insanlığın kendini yeniden nasıl tanımladığıdır.
“Yapay zekâ üretim yapabilir ama anlam üretmez”
Festival bu yıl yapay zekâyı merkeze alıyor. Sizce AI sanatçının rakibi mi, yeni yaratım ortağı mı?
Ben yapay zekâyı sanatçının rakibi olarak görmüyorum. Yapay zekâ, insan yaratıcılığını genişleten yeni bir yaratım alanı açıyor. Ancak burada çok önemli bir ayrım var: Yapay zekâ üretim yapabilir ama anlam üretmez. Anlamı kuran hâlâ insan deneyimi, sezgisi ve kültürel hafızasıdır. Bugün generatif AI sistemleri saniyeler içinde görsel, müzik, video ya da metin üretebiliyor. Akademik araştırmalar da bu teknolojilerin yaratıcı endüstrileri köklü biçimde dönüştüreceğini gösteriyor. Ancak ben bu dönüşümü insanın yerine geçen bir yapı olarak değil, yeni bir yaratıcı iş birliği modeli olarak görüyorum. Sanatçı artık yalnızca “üreten kişi” değil; yönlendiren, seçen, sorgulayan ve etik çerçeveyi belirleyen kişiye dönüşüyor. Bu nedenle geleceğin en önemli konusu teknoloji değil, insanın teknolojiyle kurduğu bilinçli ilişki olacak.
“İnsan dijitalde yaşıyorsa, sanatın da doğal olarak dijitalde var olması kaçınılmaz”
Dijital sanat uzun yıllar “geçici bir trend” gibi görüldü. Altıncı yılına gelen bir festivalin direktörü olarak bugün hâlâ en büyük önyargının ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Hâlâ en büyük önyargının dijital sanatın “gerçek sanat” olmadığı düşüncesi olduğunu görüyorum. Oysa bugün insanların yaşamı fiziksel ve dijital dünya arasında bölünmüş durumda değil; tamamen iç içe geçmiş hâlde. İnsan dijitalde yaşıyorsa, sanatın da doğal olarak dijitalde var olması kaçınılmaz. İstanbul Dijital Sanat Festivali’nin altı yıldır bu kadar büyümesinin nedeni de tam olarak bu dönüşümü doğru okuyabilmesi. İlk yıllarda dijital sanat daha çok “teknolojik gösteri” olarak algılanıyordu. Bugün ise koleksiyonlardan müzelere, bienallerden NFT ve yeni medya pratiklerine kadar çok geniş bir ekosistem oluştu. Dijital sanat artık alternatif değil; çağımızın ana kültürel anlatılarından biri.

“Araç değişebilir ama insanın anlatma ihtiyacı değişmiyor”
Bir sanat eserinin arkasında insan eli yerine veri setleri ve algoritmalar olduğunda, sizce “ruh” dediğimiz şey ortadan kalkıyor mu?
Ruhun araçta değil, niyette olduğuna inanıyorum. Geçmişte sanatçı taşla, boyayla, kamerayla çalışıyordu; bugün algoritmalarla çalışıyor. Araç değişebilir ama insanın anlatma ihtiyacı değişmiyor. Eğer bir üretim insanda duygu, düşünce, soru ya da farkındalık yaratıyorsa, orada hâlâ insan ruhunun izi vardır. Yapay zekâ tek başına bilinç sahibi değil; o nedenle ortaya çıkan işin ruhunu belirleyen şey hâlâ insanın yaklaşımıdır. Ama burada çok dikkatli olmamız gereken bir alan da var. Çünkü deepfake teknolojilerinden sentetik içeriklere kadar pek çok üretim biçimi gerçeklik algısını dönüştürüyor. Bu yüzden geleceğin en büyük meselelerinden biri yalnızca “ne üretiliyor?” değil, “neyin gerçek olduğuna nasıl karar vereceğiz?” sorusu olacak.
“Benim için asıl önemli olan şey, kültürel çeşitliliğin korunması”
Festivalde farklı coğrafyalardan sanatçılar bir araya geliyor. Dijital sanat sizce gerçekten sınırları kaldırabiliyor mu?
Evet, dijital sanat fiziksel sınırları büyük ölçüde kaldırıyor. Çünkü dijital dil çok evrensel bir iletişim alanı oluşturuyor. Aynı anda İstanbul’daki bir izleyiciyle Tokyo’daki bir sanatçı ortak bir deneyimde buluşabiliyor. Ama benim için asıl önemli olan şey, kültürel çeşitliliğin korunması. Çünkü teknoloji bazen herkesi aynı estetik dile yaklaştırabiliyor. Biz festivalde bunun tam tersini yapmaya çalışıyoruz; farklı kültürlerin dijital dünyada kendi özgün seslerini koruyabilecekleri bir alan yaratıyoruz. Afrika’dan Asya’ya uzanan sanatçı katılımı da bu yüzden çok değerli.
“Teknoloji her zaman onu tasarlayan sistemlerin değerlerini taşır”
Siz dijital dönüşüm uzmanısınız. Teknolojiyi çok iyi bilen biri olarak soruyorum: İnsanlığın yapay zekâ karşısındaki en büyük saflığı ne?
Bence en büyük saflık, teknolojinin tamamen nötr olduğuna inanmak. Oysa teknoloji her zaman onu tasarlayan sistemlerin değerlerini taşır. Yapay zekâ yalnızca teknik bir mesele değil; aynı zamanda etik, kültürel, ekonomik ve politik bir meseledir. Bugün çocukların yüzde 70’ten fazlası haftada en az bir kez yapay zekâ tabanlı sistemlerle etkileşim kuruyor. Hatta bazı araştırmalar çocukların dijital sistemlerle duygusal bağ geliştirdiğini gösteriyor. Bu nedenle mesele artık sadece ekran süresi değil; algoritmaların insan psikolojisini nasıl etkilediği. Ben her zaman şunu söylüyorum: Teknolojiyi yasaklamak çözüm değil. Asıl mesele dijital farkındalık geliştirmek. Çünkü eleştirel düşünmeyi kaybedersek teknoloji bizi özgürleştiren değil, yönlendiren bir sisteme dönüşebilir.
Türkiye’de teknoloji konuşulurken genellikle mühendislik tarafı öne çıkıyor; sanat ve felsefe geri planda kalıyor. Bu yorumuma katılıyor musunuz, bu konuda neler söylersiniz?
Kesinlikle katılıyorum. Türkiye’de teknoloji çoğu zaman hız, verimlilik ve teknik başarı üzerinden değerlendiriliyor. Oysa sanat ve felsefe olmadan teknoloji eksik kalır. Çünkü yalnızca “nasıl yapıyoruz?” sorusu yeterli değil; “neden yapıyoruz?” sorusunu da sormamız gerekiyor. İstanbul Dijital Sanat Festivali’nin en önemli misyonlarından biri, teknolojiyle kültürü aynı zeminde buluşturmak. Çünkü geleceği sadece mühendisler değil; sanatçılar, düşünürler, tasarımcılar ve sosyal bilimciler birlikte inşa edecek.

3-7 Haziran tarihleri arasında AKM’de gerçekleşecek olan festival ücretsiz!
Festivalin ücretsiz olması önemli. Dijital sanatın elit bir alan olmaması için özellikle mücadele ettiğiniz şey neydi?
En çok erişilebilirlik konusu üzerinde durduk. Dijital sanatı yalnızca belli bir çevrenin anlayabildiği kapalı bir alan olmaktan çıkarmaya çalışıyoruz. Çünkü teknoloji gündelik hayatın içindeyse sanat da herkes için ulaşılabilir olmalı. Bu yüzden İstanbul Dijital Sanat Festivali’ni yalnızca bir sergi alanı olarak değil, çok katmanlı bir düşünce ve üretim platformu olarak kurguluyoruz. Festival boyunca gerçekleştirdiğimiz masterclass’lar, roundtable buluşmaları, paneller ve disiplinlerarası konuşmalar sayesinde sanatçılar, akademisyenler, teknoloji geliştiricileri, yaratıcı endüstri profesyonelleri, küratörler, girişimciler ve düşünürler aynı zeminde bir araya geliyor. Bizim için önemli olan sadece dijital işleri göstermek değil; bu dönüşümün etik, kültürel, psikolojik, ekonomik ve sanatsal etkilerini birlikte tartışabilmek. Çünkü yapay zekâ ve dijital dönüşüm yalnızca sanat dünyasını değil, yaşamın tamamını dönüştürüyor. Bu nedenle festivalde teknolojiyi farklı perspektiflerden değerlendirebilecek uzmanları özellikle bir araya getiriyoruz. Aynı zamanda çocuk ve gençlik atölyeleriyle yeni neslin teknolojiye yalnızca tüketici olarak değil, yaratıcı bireyler olarak yaklaşmalarını destekliyoruz. İnsanların sadece izlediği değil, deneyimlediği, dâhil olduğu ve birlikte düşündüğü bir kültürel alan yaratmaya çalışıyoruz. Çünkü dijital çağın sanatı artık tek yönlü değil; katılımcı, etkileşimli ve kolektif bir deneyim alanı.
Bugün çocuklar ve gençler ekranlarla büyüyor. Sizce yeni nesil sanatı artık “izlemiyor”, doğrudan onun içinde mi yaşıyor?
Kesinlikle öyle. Yeni nesil artık sanatı yalnızca izlemiyor; onun içinde hareket ediyor, etkileşime giriyor ve deneyimin aktif parçası oluyor. Dijital çağın sanatı daha immersif, deneyimsel ve katılımcı bir yapıya sahip. Ama bizim festivalde özellikle önem verdiğimiz nokta şu: İnsanlar burada sadece bir işi görmüyor. Dijital sanatın nasıl üretildiğini, hangi verilerle beslendiğini, yapay zekâ sistemlerinin nasıl çalıştığını, algoritmik düşüncenin sanata nasıl dönüştüğünü de deneyimleyebiliyorlar. Yani izleyici yalnızca sonuca değil, üretim sürecine de dâhil oluyor. Masterclass’lar, roundtable buluşmaları ve interaktif alanlarda insanlar sanatçılarla, yazılımcılarla, yaratıcı teknoloji uzmanlarıyla birebir iletişim kurabiliyor. Bir işin arkasındaki veri yapısını, yaratıcı kodlama süreçlerini, generatif sistemleri ve dijital üretimin teknik tarafını görebiliyorlar. Bu bizim için çok önemli. Çünkü teknoloji çoğu zaman insanların gözünde kapalı bir “black box” gibi görünüyor. Biz ise onu görünür, anlaşılabilir ve deneyimlenebilir hâle getirmeye çalışıyoruz. Bugünün gençleri ekranı yalnızca tüketim alanı olarak değil, üretim alanı olarak da görmeye başlıyor. Festivalin en önemli amaçlarından biri de bu farkındalığı güçlendirmek: Teknolojiyi sadece kullanan değil, anlayan, sorgulayan ve yaratıcı biçimde dönüştüren bir nesle katkı sunmak.
“Ben geleceğin insan ve teknolojinin birlikte ürettiği hibrit bir yaratıcı çağ olacağına inanıyorum”
Sizce bugün sanat dünyasının yapay zekâya dair en büyük korkusu ne?
Ben meseleye korku üzerinden bakmıyorum. Çünkü tarih boyunca her yeni teknoloji sanatın dilini değiştirdi ve yaratıcı dünyaya yeni ifade alanları açtı. Yapay zekâyı da böyle görüyorum. Bu dönüşümün içinde çok büyük bir yaratıcı potansiyel var. Asıl önemli olan şey, insanın teknolojiyle nasıl bir ilişki kurduğu. Yapay zekâ bugün sanatçılara daha önce mümkün olmayan üretim biçimleri sunuyor; veriyle çalışan işler, generatif sistemler, interaktif deneyimler ve çok katmanlı anlatılar ortaya çıkıyor. Bu nedenle ben AI’ı insan yaratıcılığını genişleten bir alan olarak değerlendiriyorum. İstanbul Dijital Sanat Festivali’nde de yaklaşımımız bu. Biz yalnızca teknolojiyi sergilemiyoruz; insanlara bu dönüşümün nasıl çalıştığını, sanatın nasıl üretildiğini ve yaratıcı süreçlerin nasıl evrildiğini deneyimletiyoruz. İnteraktif alanlarda insanlar sanatçılarla, yazılımcılarla, veri uzmanlarıyla birebir temas kurabiliyor. Dijital sanatın sadece sonucunu değil, üretim mantığını ve yaratıcı altyapısını da görebiliyorlar. Ben geleceğin insan ve teknolojinin birlikte ürettiği hibrit bir yaratıcı çağ olacağına inanıyorum. Ve bu dönüşümün içinde sanatın çok önemli bir rolü var. Çünkü sanat, teknolojiyi insani bir perspektifle anlamlandırabilen en güçlü alanlardan biri.

“Sanatın merkezinde yine insan hikâyesi kalacak”
Yapay zekâ bir gün gerçekten “özgün” bir sanatçı olabilir mi, yoksa insanın yaratıcılığını hiçbir zaman geçemez, sadece eşlikçisi mi olur?
Yapay zekâ çok güçlü üretimler yapabilir ama insan deneyiminin yerini tamamen alabileceğini düşünmüyorum. Çünkü sanat yalnızca sonuç değil; yaşam deneyimi, hafıza, sezgi, kırılganlık ve bilinç meselesidir. Bugün AI sistemleri milyarlarca veriyi işleyebiliyor ama bir çocukluk anısını, kaybı, özlemi ya da insan kırılganlığını insanın yaşadığı biçimde deneyimleyemiyor. Bu yüzden ben geleceğin tamamen insan ya da tamamen yapay zekâ tarafından şekilleneceğini düşünmüyorum. Gelecek, insan yaratıcılığıyla teknolojinin birlikte ürettiği hibrit bir çağ olacak. Ama sanatın merkezinde yine insan hikâyesi kalacak. Çünkü sanatın özü yalnızca üretmek değil; hissetmek, sorgulamak ve anlam aramaktır.