Mutlu Hesapçı
Karanlıkta ıslık çalan bir ülke
Gündemin ağırlığında, içimize üzüntülerimizi de alarak İstanbul Film Festivali’ni takip etmeye devam ediyorum. Yaşanan son olaylar gösterdi ki ne eskisi gibi ebeveynler kaldı ne de eski çocuk olma halleri… Çocuk dediğimiz o masum, temiz, saf durum yerini şiddete bırakmış durumda. Aile bireylerinin birbirinden haberi yok; “iyi misin?” diye soran yok ya da iyiymiş gibi davranılan, geçiştirilen bir hayat var. Sokaklarda ölüm kol geziyor; kimden geleceği de belli değil. Çok acı… Ne yazsam az kalır.

‘Karanlıkta Islık Çalanlar’
Ülkenin içinde bulunduğu toplumsal çürüme her yeri sarmış durumda ve bunun nasıl iyileşeceğini kestiremiyorum. Bilmediğim bir çaresizlik içinde kendimi sinemaya ve kitaplara adamaya çalışıyorum. İşte tam da bu noktada, toplumsal karşılığı olan hikâyeleri sinemada görmek daha da anlam kazanıyor. ‘Karanlıkta Islık Çalanlar’ da böyle bir film. 45. İstanbul Film Festivali’nde Uluslararası Yarışma bölümünde Altın Lale için yarışan yapımlar arasında yer alıyor.
Yapımcılığını Bekir Yusuf Açıksöz, Dilde Mahalli, Önder Furkan Besli, Pınar Yorgancıoğlu ve Zeynep Ekmekci’nin üstlendiği film, festival kapsamında Türkiye prömiyerini gerçekleştirdi. Ankara’da çekilen yapımda başrolleri usta oyuncular Müfit Kayacan ve Hülya Gülşen ile genç yetenek İnci Sefa Cingöz paylaşıyor. Kadroda ayrıca Emrah Özdemir, Meral Çetinkaya, Berkan Şal, Nilgün Türksever, Ayşenil Şamlıoğlu, İlda Özgürel, Kartal Can Ermiş, Altuğ Görgü ve Pervin Ünalp yer alıyor.

Aynı evde yabancılaşan bir aile…
Senaryosunu Pınar Yorgancıoğlu ile Emre Gülcan’ın birlikte kaleme aldığı film, aynı çatı altında birbirinden uzaklaşan şehirli, orta sınıf bir aileyi takip ediyor. Bilgisayar oyunu bağımlısı, işsiz bir yazar olan Toprak, Türkiye’de kendisini bekleyen belirsiz ve umutsuz gelecekten kaçmak için yurt dışına gitmenin yollarını ararken; annesi Suzan, gençlik ideallerini kızı üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor. Yeni emekli babası Melih ise herkesten gizlediği bir buhranın içine çekiliyor. Melih’e aniden musallat olan doğaüstü bir ziyaretçiyle birlikte, üçünün de terk edilmiş hayallerinin ve yarım kalmış ihtimallerinin “hayaletleri” ortaya çıkıyor.

İletişimsizlik ve kaybolan bir gençlik
Anne, baba ve genç kız arasındaki ilişkiye odaklanan filmde; her bireyin kendi mutsuzluğu içinde, birbirini anlamaktan uzaklaştığı bir hikâye izliyoruz. Kimse kendi hayatını dönüştürmek adına gerçek bir adım atmıyor; daha da önemlisi, birbirlerine seslerini duyuramıyorlar. Burada en dikkat çekici nokta, kendi yolunu bulmaya çalışan genç bir karakter olarak Toprak ve onun kendini ifade edememe hâli. Anne ve babanın birbirinden tamamen farklı yaşam arzuları arasında sıkışıp kalan bir genç kız var karşımızda. Üstelik bu kayboluşu fark edemeyecek kadar kendi buhranlarına gömülmüş ebeveynler…

Ebeveynlik, sorumluluk ve görmezden gelinen gerçekler
İşte tam bu noktada ebeveyn olmanın sorumluluğu çarpıcı biçimde öne çıkıyor. Çocuklarını anlayamayan, onları gerçekten takip etmeyen anne ve babalar; çok daha büyük felaketlere dönüşebilecek bir sürecin içinde olduklarının farkına varamıyor. Toprak hayata tutunmakta zorlanıyor; karanlıkta ıslık çalıyor ama sesini duyan yok. Hayatını sürekli erteleyen, kendi varoluşuna tutunmakta güçlük çeken bir genç… Anne daha zengin bir hayatın peşinde, baba ise geçmişe tutunmuş anıların içinde yaşamayı sürdürüyor.
İnci Sefa Cingöz oyunculuğuyla karakterin kendisine dönüşüyor
Ödüllü kısa filmleriyle tanıdığımız Pınar Yorgancıoğlu’nun ilk uzun metrajı olan ‘Karanlıkta Islık Çalanlar’; ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerin gölgesinde, salgın gibi yayılan yalnızlıktan mustarip bir ailenin hikâyesini çarpıcı bir dille anlatıyor. Drama ile mizahı aynı duyguda eritme becerisi ise filmin en güçlü yanlarından biri. Oyunculuklar etkileyici. Toprak rolüyle ilk kez izleme ve keşfetme fırsatı bulduğum İnci Sefa Cingöz, o kadar doğal ki adeta oynamıyor; karakterin kendisine dönüşüyor.
Güvercin: Özgürlük mü, kontrol mü?
Filmde bir de “doğal başrol” var: güvercin. Güvercin, güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Bir yandan özgürlüğü, ele avuca sığmamayı temsil ederken; diğer yandan insan eliyle yönlendirilebilen, sahiplenilen bir canlı. Özgürlüğün simgesi ama aynı zamanda kontrol altına alınabilen, bazen de uçup giden… Hatta kimi zaman insanın yerine koyabildiği, dostluk kurabildiği bir varlık.
Kaybolan baba figürü ve değişen değerler
Öyle ki, bu sanrılarla güvercini bir insana dönüştürmeyi başaran bir baba figürü izliyoruz: Melih. Saf ve iyi niyetli bir baba o; başına gelen her şeyin sebebi de biraz bu iyiliği. Günümüzün sert, mesafeli baba figürlerinden çok uzak; sanki geçmişte kalmış, özlenen bir karakter. Ama ne yazık ki bu sistemde böylesi bir duygusallık ve dürüstlük çoğu zaman karşılık bulmuyor. Çünkü artık güç, bambaşka yerlerde tanımlanıyor. Maalesef mafya babalarını güç sembolü yapmış durumdayız çoktan ve ne gelirse başımıza bu kötü babalardan geliyor.
Dağılmaya müsait bir hayat
Anneler cephesinde ise başka bir dönüşüm var: Daha iyi, daha zengin bir hayat arzusu. Eskiden olduğu gibi bir ekmeği bölüşmek, birlikte yetinmek artık değer görmüyor. Oysa bu filmdeki aile, özünde iyi. Kötülükleri başkalarına değil, daha çok kendilerine yönelmiş durumda. Ve belki de en acısı şu: Aileyi bir arada tutmak artık eskisi kadar kolay değil. Dağılmaya son derece müsait bir hayatın içindeyiz. Çok geç olmadan çocuklarımıza sahip çıkmak durumundayız!
Güvercin metoforu ve düşündürdükleri…
Film, ilk uzun metraj olması açısından oldukça başarılı; izleyiciyi kolaylıkla etkisi altına alıyor. Sosyolojik tarafı ise günümüze yaptığı güçlü referanslarla daha da anlam kazanıyor. Filme dair tek itirazım var—spoiler vermemek adına açıkça yazamayacağım—finaldeki o tercih… Zaten biz o hikâyenin içindeyiz; fazlasıyla okuduk, gördük, anladık. Aileyi çözdük, gereken duyguyu da aldık. Bu yüzden o son anlatımın fazladan olduğunu düşünüyorum. Tam da bu noktada filmdeki güvercin metaforu daha da anlam kazanıyor. Güvercin, dünya çapında barışın, sevginin, huzurun ve umudun en yaygın sembollerinden biri. Özellikle beyaz güvercin; saflık, masumiyet, sadakat ve ilahi bir maneviyatla ilişkilendiriliyor. Mitolojide bir haberci olarak yer alırken, Nuh Tufanı’ndan bu yana umut, yenilenme ve savaşın sonu anlamlarını taşıyor. Güvercinler özgürce uçmaya devam etse, ama bir yandan da bir arada kalabilse… Kendi yollarında, kendi doğallıklarında… Olmaz mıydı?
Karanlıkta ıslık çalan insanlar olmamak, birbirimizi görerek ve sesimizi duyurarak, gün ışığında şarkı söyleyen insanlara dönüşmek umuduyla…