Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

Film gibi şehirde, İstanbul Film Festivali filmleri

İstanbul, bazı zamanlar gerçekten bir film gibi akıyor. Sokaklarında dolaşırken bir sahnenin içindeymiş hissine kapıldığınız o anlar, bu şehirde sinemanın neden bu kadar güçlü bir karşılığı olduğunu da hatırlatıyor. İstanbul Film Festivali tam da bu hissin peşinden gidiyor: Şehrin ruhunu perdeye taşıyan, izleyiciyi gündelik hayatın ağırlığından çekip çıkaran bir sığınak gibi… Bu yıl izlediğim filmler ise yalnızca birer hikâye değil; hafıza, kimlik, varoluş ve hayatta kalma üzerine zihinde uzun süre yankılanan deneyimlerdi. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) 9–19 Nisan tarihleri arasında düzenlediği 45. İstanbul Film Festivali, bu yıl #filmgibişehir diyerek içinde bulunduğumuz İstanbul’un güzelliğine vurgu yaparak başladı. Film gibi şehre bakarak ve ondan ilham alarak çok sayıda film izlemeye çalıştım. Bazı filmlerin etkisi bende geçmiyor ve uzun süre zihnimi meşgul ediyor, diyebilirim. İzlediğim bazı filmleri siz okurlarla, Gazete Pencere adına paylaşmak istedim.

queenatsea-poster

ÇAĞIMIZIN HASTALIĞI DEMANS ÜZERİNE BİR FİLM: “KRALİÇE ZOR DURUMDA”

İstanbul Film Festivali’nin Genç Ustalar bölümünde dikkat çeken filmlerden biri, Lance Hammer’in yönettiği “Kraliçe Zor Durumda”. Film, Berlin’den Jüri Ödülü ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülleriyle döndü. İstanbul Film Festivali kapsamında da sinemaseverlerle buluştu.

Amerika’nın bağımsız yönetmenlerinden kabul edilen Lance Hammer’ın, 18 yıl aradan sonra yönettiği bu film dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapmıştı.

AMANDA’NIN ÇARESİZLİĞİ FİLM BOYUNCA SİZİ ÜZÜYOR

Bu hayatta insanın en büyük çaresizliği, kendini bilememesi ve hiçbir şey hatırlayamaması olabilir. Demans veya Alzheimer hastalığı, yaş aldıkça en çok korktuğumuz durumların başında geliyor. Ve maalesef Türkiye’de yaşlılarda son yıllarda çok daha fazla görülüyor.

Aile büyüklerinden birinin başına geldiğinde, sizi hatırlamayan o kişiye bakmak büyük bir özveri gerektiriyor. Baktıkça da sizin hayatınızdan bir parça gidiyor. Çünkü karşınızda sizi hatırlamayan, ne yaptığını bilmeyen bir insan var.

“Kraliçe Zor Durumda” filmi; demans hastası bir kadın, kızı, üvey baba ve torun arasında geçen bir hikâyeyi anlatıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Juliette Binoche, Tom Courtenay, Anna Calder-Marshall ve Florence Hunt yer alıyor.

Film, Amanda ile üvey babası Martin’in, ikisini de üzse de üzerinde anlaşamadıkları ahlaki bir meseleyi ele almalarını anlatıyor: Amanda’nın ileri seviyede demans hastası olan annesi, kendi kararlarını alabilmek için gerekli zihinsel yetkinliğe sahip midir? Ve eğer değilse, onun adına hayati kararları vermekten kim sorumludur: eşi mi, çocukları mı, yoksa bir kurum mu? Seçimler ve kararlar zorlaştıkça, sonuçları da bir o kadar tatsızlaşıyor. “Kraliçe Zor Durumda”, insanı perişan edecek kadar üzücü olsa da duygusallıktan kaçınan, hafızalara kazınacak bir aile dramı.

4-queen-at-sea-seafaring-llc

Amanda’nın, demans hastası annesi adına kararlar alması; ancak bu kararları alırken işin içine devlet prosedürlerinin girmesi, hikâyeyi bambaşka bir boyuta taşıyor. Üvey babası annesine gerçekten iyi mi bakıyor, yoksa hatırlamayan bir kadına karşı olması gerektiği gibi mi davranıyor? Bu çelişki film boyunca izleyiciyi bırakmıyor.

Aslında filmdeki temel sorgulama şu: Demans hastası yaşlı bir bireyin bakımı nasıl olmalı, doğrusu nedir? Bir tarafta kendi hayatını yaşayamayan, düzeni bozulan bir kadın; diğer tarafta genç kızının ergenlik dönemi… Demans hastası büyükannenin varlığı, tüm ailenin hayatını altüst ediyor. Film boyunca Amanda’nın çaresizliği sizin üzüntünüz oluyor ve hatırlamayan bir aile büyüğünün dramı, uzun yıllar hatırlayacağınız bir travmaya dönüşecek bir hikâyenin içine sizi çekiyor.

poster-resurrection-va-bleue-1

RÜYA GÖRMEYEN İNSANLAR YANMAYAN MUMLAR GİBİ: “DİRİLİŞ”

Çin’in yeni kuşak “auteur” yönetmenleri arasında çok özel bir yerde duran, sıradan bir hikâye anlatıcısı olmayan Bi Gan’ın “Diriliş” filmi, İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Yarışması seçkisinde yer alıyor. Filmi izledikten sonra allak bullak oluyorsunuz ve filmi anlatabilmek de o kadar kolay değil. Rüyalar, hafıza ve zaman algısı üçgeninde sizi bir yerden bir yere savuruyor.

ŞİİRSEL BİR RÜYA İÇİNDE SİNEMA

Geçen yıl Cannes’da Jüri Özel Ödülü’ne değer görülen, Busan Film Festivali’nde Sanatsal Katkı Ödülü’nü alan “Diriliş”, şiirsel bir rüya gibi sizi başka bir boyuta taşıyor. Rüya görmenin yasaklandığı bir dünyaya uyanıyorsunuz; “Rüya görmeyen insanlar yanmayan mumlar gibi” diyerek hikâyesine güçlü bir giriş yapıyor.

Hikâyenin merkezinde, Jackson Yee’nin canlandırdığı, farklı kimliklere bürünen gizemli bir varlık; bir canavar, bir sanrıgören olarak karşımıza çıkıyor. Bir kadın ise rüyalarında ona eşlik ediyor. Rüya ve gerçek birbirine karışıyor. Üstelik içine film yerleştirilen hayatlar var; rüyalara nüfuz etmek de bu şekilde gerçekleşiyor.

Film boyunca siz de karmaşık bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyorsunuz. Bir süre sonra her şeyi bir sanrıdan ibaret görmeye başlıyorsunuz. Film, bir varoluş sorgulaması yaptırarak insan olmaktan çıkma tehlikemizi hatırlatıyor. Hayaller ve rüyalar olmazsa, mekanik bir insana dönüşme hâllerini gösteriyor. “Sabah uyanınca unutursun” hatırlatmasını yaparken, insan hafızasının kırılganlığına karşı sinemanın kayıt tutma gücüne de bir saygı duruşunda bulunuyor.

resurrection-7

Bi Gan’ın son filmini kesin bir şekilde tarif etmek zor. Daha doğrusu, farklı şekillerde tarif etmek mümkün: Yüz yıla yayılan bir tutku öyküsü, sinemaya ithaf edilmiş bir aşk mektubu, rüyalardan beslenen bir tür sinema tarihçesi, bir ölümsüzlük-ölümlülük destanı… Her biri farklı bir duyuya ayrılmış beş bölümün ana ekseninde, rüyasız bir dünyada inatla rüya gören bir canavar var.

Birbirinden bağımsız olay örgülerini farklı film türlerine uğrayarak, renkler ve tarzlarla sınır tanımadan oynayarak sürdüren “Diriliş”; izleyicinin ilgisinin bir an bile perdeden kopmasına izin vermeyen, nefes kesici bir sinemasal deneyim. Bir masalın filmi, yaşamın anlamını sinemada bulan görsel bir destan.

hen-poster

BAŞROLÜN TAVUK OLDUĞU FİLM: “TAVUK”

“Tavuk”, György Pálfi tarafından yönetilen; Almanya, Yunanistan ve Macaristan ortak yapımı bir film olarak İstanbul Film Festivali Altın Lale Yarışması seçkisinde yer alıyor. Film; endüstriyel bir çiftlikten kaçan ve insan kaçakçılığı çetesiyle bağlantılı küçük bir aile işletmesi restoranın tavuk kümesinde yeni bir yuva bulana kadar dolaşan bir Leghorn tavuğunun hikâyesini anlatıyor.

BİR TAVUĞUN HAYATTA VE AYAKTA KALMA MÜCADELESİ!

Filmin başrol oyuncusunun bir tavuk olduğunu duyduğum anda filmi çok merak etmiştim. Gerçekten de filmde başrol bir tavuk ve film boyunca onu izliyoruz. İnsanların hikâyesi yan hikâye olarak kalıyor; burada asıl olan tavuğun hikâyesi ve yolculuğu.

“Tavuk deyip geçmemek gerektiğini” bu filmle fark ettim. Çünkü tavuk da insan gibi yeme, içme, barınma, üreme ve yem olmama, yani hayatta kalma mücadelesi veren bir canlı. Üstelik âşık da olabiliyor; bir horozu gördüğü anda dünyası birdenbire değişebiliyor.

Film, bir tavuğu izlemek açısından süre olarak uzun; tekrara düşen yerleri var. Ancak anlattığı mesele, tavuğu insan yerine koyduğumuzda aslında aynı noktaya çıkıyor: Hayatta ve ayakta kalma mücadelesi… İşin özeti bu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi