Özlem Özdemir
"Ağlama, geldikleri gibi giderler!"
13 Kasım 1918, bir imparatorluğun başkentinin fiilen teslim alındığı o karanlık sonbahar günü. Boğaziçi'nin sularında 61 parçalık İtilaf donanması namlularını Dolmabahçe'ye çevirmiş beklerken, şehrin iki yakasında birbirine taban tabana zıt bir atmosfer hakimdi. Pera ve Galata’da dalgalanan işgalci bayraklarının gölgesinde yapılan taşkın kutlamalara karşılık; Suriçi, Kadıköy ve Üsküdar’da halk evlerine kapanmış, derin ve çaresiz bir mateme gömülmüştü. Savaş yıllarının getirdiği ağır sansür, mısır koçanı karıştırılarak vesikayla dağıtılan ekmek, yokluktan türeyen "harp zenginleri" ve salgın hastalıklarla zaten bitap düşmüş bir halk için bu manzara; mutlak çöküşün resmiydi. Saray ise saltanatı koruma telaşıyla sessizliğe bürünmüştü.
İşte o gün, Adana'dan gelen bir tren Haydarpaşa Garı'na ulaştı. Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı lağvedildikten sonra başkente çağrılan Mustafa Kemal Paşa, trenden indiğinde boğazdaki deniz trafiği işgal gemilerine tahsis edilmişti. Sirkeci'ye geçmek için saatlerce o ağır manzarayı izleyerek beklemek zorunda kaldı. İkindi vakti zar zor ayarlanan köhne Kartal (Enterprise) istimbotuyla o devasa zırhlıların arasından geçerken, manzaraya dayanamayıp ağlayan yaveri Cevat Abbas’a verdiği yanıt bir öngörünün ifadesiydi: "Ağlama, geldikleri gibi giderler."
KURTULUŞ PLANI
Mustafa Kemal’in o günkü kararlılığı, Şişli Halaskargazi Caddesi’nde kiraladığı üç katlı evde ete kemiğe büründü. O ev, boş bir kurtuluş hayalinin değil; sabırlı, stratejik ve matematiksel bir planlamanın merkezine dönüştü. İstanbul’daki ilk haftalarında Harbiye Nezareti’nde görev alarak meşru bir siyasi çözüm arayan, Ali Fethi Bey ile Minber gazetesini çıkararak gidişatı eleştiren Mustafa Kemal, Meclis-i Mebusan’ın Aralık ayında feshedilmesiyle İstanbul'da yasal zeminde mücadelenin imkânsızlığını net bir şekilde gördü.
Artık sivil kıyafetli komutanlar, o evin gıcırdayan ahşap merdivenlerini gecenin karanlığında sessizce çıkıyordu. Kâzım Karabekir ile doğunun, Ali Fuat Paşa ile Orta Anadolu'nun güvenli birer direniş üssüne dönüştürülmesi, Karadeniz'deki asayişsizlik bahanesiyle mülki idareyi de kapsayan 9. Ordu Müfettişliği görevinin kurgulanması o odalarda planlandı. Mustafa Kemal, çöken bir imparatorluğun enkazından çıkışın yalnızca silahla değil; dağınık halk hareketlerini tek bir siyasi çatı altında toplayarak mümkün olacağını biliyordu. Rauf Bey ve İsmet Bey ile birlikte tartışılarak tasarlanan direniş ağı, aylar sonra Erzurum'un soğuğunda olgunlaşacak ve 1919'un Eylül'ünde Sivas Kongresi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla ete kemiğe bürünecekti. Bu aslında gelecekteki Cumhuriyet Halk Partisi'nin temeliydi.
Savaş meydanlarındaki mücadele, 1921'de Ankara'da, gaz lambalarının aydınlattığı Birinci Meclis'in ahşap sıralarına taşındığında, o siyasi akıl yeniden devreye girdi. Meclis içindeki kozmopolit yapıyı bir arada tutmak ve bağımsızlık hedefinden sapmamak için Müdafaa-i Hukuk Grubu kuruldu. 8 Nisan 1923'te yeni devletin temel hedefleri ile egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun vurgulandığı ve partinin ideolojik iskeletini oluşturan Dokuz Umde (İlke) yayımlandı. 9 Eylül 1923'te Halk Fırkası adıyla resmen kurularak yeni devletin temelleri atıldı. Henüz Cumhuriyet kurulmamıştı…
UTANÇ GÜNLERİ
O zorlu kuruluşun üzerinden bir asır geçtikten sonra tarih, karanlık yüzüyle kendini tekrar ediyor. 24 Mayıs 2026’da CHP binası, polis zoruyla teslim alındı, milletvekilleri, üyeler ve destekçiler biber gazına boğuldu, doğru. Koca binalarda değil savaş meydanlarında Atatürk tarafından kurulan CHP saldırı altında, doğru. Üstelik partili olduğunu iddia edenlerce parçalanmak isteniyor, doğru. Utanç ve ihanet dolu günler yaşıyoruz, doğru. Ama o gün Özgür Özel ile CHP’yi terk etmeyen, canlarını hiçe sayarak sadece parti için değil geleceğimiz için direnen vekiller, üyeler de var. Ne mutlu ki, o korkunç günün ardından Ankara, İstanbul, İzmir, Manisa ve bence tüm yurtta, halk demokraside birleşti. Bugün olan bitene tepki verenler; hem kalabalık olan taraf hem doğrunun ve iyinin yanında olanlardır. Şerefli olmak ne parayla pulla ne zorla mümkün, insan ya şereflidir ya da değildir. Ben bir yazar, bir kadın ve bir yurttaş olarak Özgür Özel’in dimdik duruşunu saygıyla selamlıyorum. Ve yılgın değil aksine umutluyum. Çünkü biz gücümüzü Mustafa Kemal’in 108 yıl önce söylediği o sözden, hakkındaki idam fermanına karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinden ve bu milletin kenetlenerek yazdığı kurtuluş destanından alıyoruz. O sebeple, “Ağlama, geldikleri gibi giderler.”