Oğuz Pancar
Tanrıcılık oynayan insan: Hayvanlar
Geçtiğimiz hafta bitkilerde daha fazla verim elde etmeye yönelik ıslah çalışmalarından söz etmiştik. Bitkilerdeki dönüşüm çarpıcıdır; ama hayvanlar söz konusu olduğunda tablo daha da karmaşık bir hal alır. Çünkü hayvanlar yalnızca verim için değil, davranış, karakter ve insanla ilişki biçimi açısından da seçilime sokulmuştur.
Köpek (Canis lupus familiaris), bu sürecin en eski ve en iyi belgelenmiş örneğidir. Genetik analizler, köpeklerin gri kurttan (Canis lupus) en az on beş bin, olasılıkla kırk bin yıl önce ayrışmaya başladığını göstermektedir. İnsanlar, belki de başlangıçta farkında olmaksızın, onlara yakın durmayı tercih eden ve saldırganlık eşiği daha düşük olan bireyleri beslediler. Zamanla bu, bilinçli bir seçime dönüştü. Günümüzde dünyanın dört bir yanında yüzlerce köpek ırkı yaşamaktadır; minik Chihuahua’dan devasa İrlanda tazısına, güçlü Saint Bernard’dan atletik Greyhound’a kadar uzanan bu yelpaze, insan yönlendirmeli seçilimin yarattığı biyolojik çeşitliliği göz önüne serer.

YABANİ GÜMÜŞ TİLKİLER
Rus genetikçi Dmitry Belyaev’in 1950’lerden başlayarak tilkiler üzerinde yürüttüğü evcilleştirme deneyi, bu sürecin nasıl işlediğini laboratuvar koşullarında kanıtlamıştır; yalnızca insanlara dostane davranan bireyler seçilerek, birkaç on yıl içinde yabani gümüş tilkiler, evcil hayvan davranışı sergileyen bireylere dönüştürülmüştür. Bu deney evcilleştirme sendromunu da ortaya koyar aynı zamanda: seçilen hayvanlarda sarkık kulaklar, kıvrık kuyruk, renkli tüyler ve dişilerde üreme döngüsünün uzaması gibi morfolojik değişimler gözlemlenmiştir. Bu örnekler, davranışsal seçilimin, bedenin şeklini nasıl yeniden şekillendirebileceğinin çarpıcı kanıtlarıdır.
[Bu dönüşümün temelinde, nöral krest hücrelerindeki değişimlerin tilkilerin beden yapısını, hormonal sistemini ve sinirsel gelişimini daha embriyo evresinden başlayarak şekillendirmesi yatar. Tek bir örnek: kurtlar ve diğer yırtıcılarda kulaklar çoğunlukla diktir çünkü olası avı ya da yaklaşan bir tehlikeyi duymak için her an tetikte olmaları gerekir. Oysa evcilleşmiş ve insanlarla birlikte yaşayan bir tilkinin buna gereksinimi yoktur; kulakların düşük olması bir sakınca yaratmaz. Benzer şekilde, yabani atların zebraları andıran kısa ve dik yeleleri de evcilleşme sürecinde uzun ve dökümlü bir biçime dönüşmüştür; çünkü yoğun çalılık ve ormanlık alanlarda yelenin takılma riski büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.]
SIĞIR
Sığır (Bos taurus), yaklaşık sekiz bin yıl önce Orta Doğu’da yabani tur (Bos primigenius) soyundan evcilleştirilmiştir. Turun bedeni iri, boynuzları büyük ve mizacı öfkeliydi; zamanla seçilen sığır ırkları ise ya süt verimine, ya et kalitesine ya da tarım arazilerinde çeki gücüne göre şekillenmiştir. Günümüzün Holstein inekleri günde otuz-kırk litre süt verebilirken, yabani turlar yalnızca yavrularını beslemek için süt üretirdi; seçici ıslahla bu kapasite onlarca kat artırılmıştır. Benzer şekilde koyun (Ovis aries), yabani muflonlardan yaklaşık on bin yıl önce evcilleştirilmiş; yün verimi, et kalitesi, kuyruğun yağ içeriği gibi ölçütlere göre onlarca farklı ırka ayrılmıştır.
Domuz (Sus scrofa domesticus), yabani domuzdan en az dokuz bin yıl önce Yakın Doğu’da evcilleştirilmiştir; Çin’de bundan bağımsız bir evcilleştirme sürecinin yaşandığına dair genetik kanıtlar da bulunmaktadır. Tavuk (Gallus gallus domesticus) ise Güneydoğu Asya’nın yabani kırmızı orman horozundan (Gallus gallus) türemiş; binlerce yıllık seçilim sonucunda hem et hem de yumurta açısından verimli yeni ırklar geliştirilmiştir. Günümüzde yumurta tavuğu bir yılda üç yüzü aşkın yumurta üretirken, yabani atası bunu yalnızca on ila on beş kez başarabilmekteydi.
TARİHİ DEĞİŞTİREN HAYVAN
At (Equus ferus caballus), Orta Asya steplerinde yaklaşık altı bin yıl önce evcilleştirildi. Yabani Przewalski atı (Equus ferus przewalskii), bugün hâlâ yaşayan en yakın akrabası olarak kabul edilmektedir. Bugünküne göre çok daha küçük cüsseli olan ve önceleri eti, sütü için beslenen at, sonraları yük ve çeki hayvanı olarak kullanıldı; binicilik bundan sonra gelişti. Binlerce yıllık seçilim, ırklar arasında çarpıcı farklılıklar yarattı; hızlı koşabilen ya da soğuk ve zorlu arazilere dayanıklı veya ağır yük taşıyabilen farklı cinsler ortaya çıktı. Hayvanın beden yapısı, bacak uzunluğu, akciğer kapasitesi ve mizaç, hepsinin üzerinde seçilimin izleri bulunur. At, göç, ticaret ve savaş alanlarındaki derin etkisiyle, tarihin akışına en çok etki etmiş hayvan sayılabilir.

KEDİ
Evcilleşme tarihinde kedi (Felis catus) ise çok farklı bir yol izlemiştir. Kediler, yaklaşık on bin yıl önce Yakın Doğu’daki ilk yerleşik tarım toplumlarında, tahıl depolarına musallat olan kemirgenleri avlamak için insan yerleşimlerine kendiliğinden yanaşmıştır. Bu "kendi kendine evcilleşme" süreci, insanların onları avcı rolleri nedeniyle hoşgörüyle karşılamasıyla başlamış, zamanla sosyal bir bağa ve evcil bir yaşam tarzına dönüşmüştür.
Daha yakın döneme ait bir örnekse tavşan (Oryctolagus cuniculus) türüdür. Evcilleştirme tarihine oldukça geç katılan tavşanlar, 6. ve 7. yüzyıllarda Fransa’daki manastırlarda, keşişlerin gıda gereksinimini karşılamak amacıyla üretilmeye başlanmıştır. Bu, doğal seçilimin uzun dönemli etkilerinden çok, insan müdahalesinin doğrudan ve denetimli bir şekilde yönetildiği bir seçilim örneğidir.
Balıklar da ıslahtan payını almıştır; bilim insanları, Atlantik somonu başta olmak üzere pek çok balık türü üzerinde hızlandırılmış büyüme ve hastalığa direnç için bilinçli ıslah çalışmaları yürütüyor.
ORTAK EVRİM
Ancak bu yolculuk hiçbir zaman tek taraflı olmadı. Evcilleştirme yalnızca hayvanı değil, insan biyolojisini de yeniden yazdı. Bunun en somut kanıtı sütte saklıdır. Tarihöncesi insan sütü yalnızca bebeklik döneminde sindirebiliyordu; ama hayvancılığın yaygınlaşmasıyla birlikte yetişkinlikte de laktaz enzimi üretebilen bireyler ciddi bir beslenme avantajı kazandı. Bu üstünlük binlerce yıl boyunca doğal seçilimin süzgecinden geçerek Avrupa'da, Afrika'nın belirli bölgelerinde ve Orta Asya steplerinde, tam da pastoralizmin en erken kök saldığı coğrafyalarda, yaygınlaştı. Laktaz kalıcılığı bugün insanlığın en hızlı yayılan genetik adaptasyonlarından biri olarak kabul edilmektedir: kendi ürettiğimiz kültürel bir ortamın genlerimizi şekillendirdiğinin nadir ve çarpıcı bir örneği.
Hayvanlarla çatı altında yaşamak, aynı suyu içmek, aynı toprağı paylaşmak ise insan bağışıklık sisteminin temel ayarlarını köklü biçimde değiştirdi. Ne var ki bu yakınlığın bedeli ağır oldu. Kızamık ve çiçek hastalığı sığır gibi hayvanlardan, grip domuzlardan ve kanatlılardan, veba kemirgenlerden, kuduz köpeklerden ve yarasalardan insan topluluklarına sıçradı. Amerika’nın keşfiyle birlikte Avrupalıların taşıdığı salgın hastalıkların yarattığı yıkım, kıta yerli nüfusunu neredeyse yok etti. Avrupalılar hayvan patojenleriyle birlikte geçirdikleri binlerce yıl sonunda bağışıklık kazanmış, yerlilerse bu sınavla hiç yüzleşmemişti.
İNSANIN VAROLUŞU-HAYVANIN IZDIRABI
Bu noktada görmezden gelinemeyecek bir çelişkiyle yüzleşmek gerekir: Evcilleştirme olmasaydı, Homo sapiens büyük olasılıkla bugünkü uygarlığına ulaşamazdı. Hatta bazı antropologların ileri sürdüğü gibi, avcı-toplayıcı toplulukların besleyebileceği insan sayısı sınırlı olduğu için insan nüfusu birkaç milyonu asla aşamaz ve türümüz büyük olasılıkla kaybolup giderdi. Buğdayın, mısırın, pirincin evcilleştirilmesi; sığırın, koyunun, keçinin insanın ahırına girmesi, insanlığın köyler, kasabalar, nihayet metropoller kurmasını olanaklı kıldı. Kısacası, evcilleştirme olmadan türümüzün bugünkü anlamıyla var olması mümkün değildi. Evcilleştirme, insanın biyolojik olduğu kadar kültürel evriminin de temel bir ögesi.
HAYVANCILIK: BİR ENDÜSTRİ
Ancak işin diğer yüzü, bu başarıyı bir utanç öyküsüne çeviriyor. Sekiz milyarı aşan küresel nüfusu beslemek adına, bugün hayvanlar tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir hızla, ölçekte ve acımasızlıkla üretilmektedir. Yumurta tavukları, bir A4 kâğıdın bile boyutlarını aşmayan dar metal kafeslere hapsedilmektedir. Etçi civcivler, kemikleri ağırlıklarını taşıyamayacak kadar hızlı büyütülmekte, bacakları kırılan hayvanlar derhal kesime yollanmaktadır. Dişi domuzlar, gebelik boyunca hareket edemeyecekleri dar metal kasalara hapsedilmekte; süt inekleri, buzağıları ellerinden alındıktan hemen sonra makineye bağlanarak sağılmaktadır. Bu sistemin adı "endüstriyel hayvancılık"tır; mantığı ise, hayvanı bir canlı değil bir üretim birimi olarak görmeye dayalıdır.
[Etinden, sütünden, yumurtasından daha fazla yararlanmak için genetiği yönlendirilmiş olan hayvanlar yalnızca endüstriyel olanlar değil. Yaşamları boyunca kronik bir nefes sorunuyla boğuşmak zorunda olan basık burunlu pug’ları bilirsiniz. Pug’larla benzer yazgıyı paylaşan pek çok köpek ırkı var. Bulldoglar’ın kafası o kadar aşırı yuvarlak hale getirildi ki ki çoğu doğal yolla dünyaya bile gelemiyor; sezaryen zorunlu hale geldi. Dachshundların yapay olarak uzatılmış omurgası omurga sorunlarını ve felç riskini büyük ölçüde artırıyor. Cavalier King Charles Spaniel’larda kalp hastalığı neredeyse genetik bir kader; üstelik kafatası beyne yetecek kadar büyümediğinden kronik ağrı da son derece yaygın. Shar-Pei’nin ikonik kıvrımları ise sürekli deri enfeksiyonuna ve kalıtsal bir iltihap sendromuna zemin hazırlıyor. Tüm bu ırklarda ortak olan şey, insanların sevimli bulduğu fiziksel özelliklerin, yassı yüz, sarkık kulak, aşırı deri, minyatür gövde, bizzat bir hastalık kaynağına dönüşmüş olması. Seçici yetiştiricilik burada evrimsel baskının yerini aldı; ama ödenen bedeli yalnızca hayvanlar ödüyor.]

Evcilleştirmeyi mümkün kılan şeyin ta kendisi, insanla hayvan arasındaki yakınlık, gözlem, anlayış ve kimi zaman şefkat, bugün yerini soğuk bir verimlilik ideolojisine bırakmıştır. İnsanlık, kendi varlığını borçlu olduğu canlıları, yaşamını sürdürmek adına sistemli bir biçimde nesneleştirmektedir. Bizi biz yapan süreç, bugün bizi insanlığımızdan utandıran bir makineye dönüşmüş durumdadır.
Bitkilerin merkezi bir sinir sistemine sahip olmaması, onlarla kurduğumuz ilişkiyi bir ölçüde anlaşılır kılar. Ancak hayvanlar; gören, duyan, hisseden ve duyguları olan birer öznedir. İnsana has sandığımız bilişsel özelliklerin çoğunun, aslında hayvanlarda da karşılığı var. Evrimin eşsiz birer harikası olan bu canlıları, etleri, tüyleri, derileri, sütleri, yumurtaları ya da boynuzları için işkenceyi andıran koşullarda yaşatmak ve ölüme mahkûm etmek, diğer galaksilere ulaşma düşleri kuran bir tür için büyük bir ahlaki tutarsızlık.
LABORATUVARIN YENİ DİLİ
Bu çelişki, gen teknolojileriyle birlikte bambaşka bir boyut kazanıyor. Geleneksel ıslah, doğanın kendi sözcük dağarcığından cümleler kurar: var olan varyasyonları süzer, mevcut genleri ön plana çıkarır. Laboratuvarda gerçekleştirilen gen müdahalesi ise bundan köklü biçimde ayrışır; bu kez doğanın diline yeni ve yabancı sözcükler eklenmektedir. CRISPR-Cas9 ve benzeri teknolojilerle bir hayvanın genomuna müdahale edildiğinde, söz konusu olan yalnızca bir özelliğin hızlandırılmış seçimi değil, milyonlarca yıllık evrimsel dengenin dışına çıkan bir yeniden yazımdır.
Bu ayrım, beraberinde ağır biyolojik sorunları getirmektedir. Gen düzenlemesi sürecinde öngörülemeyen fizyolojik sonuçlar kaçınılmazdır: tümörler, organ işlev bozuklukları, bağışıklık çöküşleri bunların yalnızca birkaçı. Peki bu hayvanlara ne için acı çektiriliyor? Çoğu durumda yanıt, insan tüketimine ve refahına yönelik ekonomik verimliliktir; hayvanın kendisi bu denklemin içinde hiç yer bulmaz.

Biyoteknolojinin hız kazandığı bu çağda, on bin yıllık evcilleştirme deneyinin laboratuvar notları yeni sayfalar açma zamanının geldiğini gösteriyor. Mars’a uzay aracı indirebilen bir uygarlık, gezegendeki diğer hayvanlara işkence etmeden de nüfusu dengeli besleyecek bir yol bulabilir, bulmak zorundadır.
Evcilleştirme bizi insan yaptıysa, şimdi bizi insan kılan şey bu mirası nasıl taşıdığımız değil mi?