Oğuz Pancar
Ellerden doğan dil: Homo Erectus’un sessiz sohbeti
Kendinizde ya da çevrenizde şuna mutlaka tanık olmuşsunuzdur: Birbirlerinin dilini hiç bilmeyen ya da çok az bilen iki insan, iletişim kurmaya çalışırken neredeyse içgüdüsel olarak ellerini, kollarını ve mimiklerini devreye sokar. Kırık dökük birkaç kelimenin yanı sıra havada şekiller çizer, yüz ifadelerini kullanır ve şaşırtıcı bir şekilde, sözcüklerin yetmediği bu işaretlerle birbirlerini anlamayı başarır.
Bu davranış rastlantı değil. Beyin, sesle iletişim kanalı kapandığında kendiliğinden çok daha eski bir sisteme geçiş yapar, milyonlarca yıllık evrimsel geçmişimizde kazınmış jestle iletişim kurma becerisine. Eller devreye girdiğinde aslında yeni bir şey icat etmiyoruz; zaten orada olan bir şeyi yeniden kullanıyoruz. Peki neden bu yeteneğe sahibiz?
Kuşkusuz H. Sapiens’in en temel özelliklerinden biri, karmaşık bir dil kullanma yeteneği. Ancak türümüzün sese dayalı ve bir dil olarak nitelenebilecek bir iletişim sistemi geliştirmesi milyonlarca yıl öncesine dayanmıyor. Araştırmacılar ilk sözlü dilin bundan 100 bin ila 200 bin yıl önceki bir zaman aralığında ortaya çıktığını düşünüyorlar.
Peki o zaman atalarımız birbirleriyle ilk kez nasıl iletişim kurdu? Bu soru, paleoantropoloji, nörobilim ve dilbilimin kesiştiği noktada duruyor ve insanlık tarihinin en büyük gizemlerinden birini oluşturuyor. Bu konuda üzerinde uzlaşılan bir yorum henüz ortaya çıkmış olmasa da, “Önce Jest” tezi, yani dilin, el, kol işaretlerinden ve yüz ifadelerinden doğmuş olabileceği düşüncesi, giderek ağırlık kazanan bir görüş. Buna göre "ilk sözcük" bir ses değil, bir el hareketiydi.
PRİMAT MİRASI
Jestlerle iletişimin başlangıcını tek bir türe bağlamak güç; çünkü altyapısı hominidlerden çok önce de mevcuttu. Şempanzeler ve bonobolar üzerinde yapılan araştırmalar, bu yeteneğin ne kadar derin köklere sahip olduğunu gözler önüne seriyor. Örneğin bir şempanze, tımar edilmek istediği bölgeyi işaret ederek karşısındakine net bir mesaj iletebilir; sırtını dönüp kaşınmasını istediği yeri parmağıyla gösterir. Bir başka şempanze, kollarını iki yana açıp tokat atar gibi yere vurarak "benimle oynama" anlamına gelen bir uyarı jesti sergiler. Bonobolarda ise bir yavru, annesinin dikkatini çekmek için elini sallayarak tıpkı bir insan çocuğu gibi "bana bak" mesajı verir. Bu hareketler ne refleksiftir ne de rastlantısal; kasıtlı, esnek ve bağlama göre şekillenen iletişim araçlarıdır. Dahası, primat beyninde keşfedilen ayna nöron sistemi, yani bir hareketi yaparken ya da başkasında izlerken ateşlenen özel sinir hücreleri, bu jest dilinin nörolojik temelini oluşturur. Taklit ve "zihin okuma", yani karşıdakinin niyetini anlama becerisi için biyolojik altyapıyı sağlayan bu sistem, primat evriminin ortak mirasıdır. Bu açıdan jestlerle iletişim, hominidlerin icat ettiği değil, devralıp geliştirdiği bilişsel bir yetenektir.
Homo Habilis, yaklaşık 2,4 milyon yıl önce ilk Oldowan aletleriyle birlikte sahneye çıktı. Bu aletlerin kuşaklar boyu aktarılması, bilinçli bir iletişim sistemi gerektirir; ama bu noktada jestle iletişimin ne kadar sembolik ya da sistematik olduğunu söylemek için elimizde yeterli kanıt yok.

H. ERECTUS: İLK PROTO-DİL?
Homo Erectus, araştırmacıların jestle iletişim konusundaki en güçlü adayıdır. Homo Erectus'un böylesi bir soyutlama kapasitesine sahip olduğu konusundaki en somut kanıt ise onun ürettiği aletlerde saklıdır. Aşölyen el baltaları, işlevsel olarak yalnızca keskin bir kenardan çok daha fazlasıdır. Çoğu, mükemmel bir simetriye sahiptir ve işlev için gerekmeyen bir incelikle, saatler süren bir işçilikle üretilmiştir(1). Bu, bir zanaatkârın, kafasındaki ideal "balta" formunu, yonttuğu taşın içinde görebilmesi demektir. Yani somut bir nesneyi, soyut ve mükemmel bir kalıpla eşleştirme yeteneğidir. Aynı bilişsel yetenek, bir el hareketini, somut bir varlığı olmayan "tehlikeli", "ait olmak" veya "kutsal" gibi bir kavramın sembolü olarak belirlemek için de fazlasıyla yeterlidir. Büyük avlar düzenlemek, ateşi binlerce yıl boyunca kontrol altında tutmak gibi karmaşık topluluk etkinlikleri, "sen sağdan git, ben soldan gideyim" veya "işaretimi bekle" gibi, dilin gramerine özgü soyut yapı taşlarını zorunlu kılar.
[Yanlış anlaşılmasın; burada söylenen, H. Erectus'un yalnızca jestleri kullanarak iletişim kurduğu değil. Ses, yalnızca hominidlerin değil pek çok memeli türünün en temel iletişim aracıdır ve Erectus da duygularını, uyarılarını, niyetlerini sesle aktarıyordu. Ancak bu sesler bir dil oluşturacak karmaşıklığa ulaşamadı ve bunun anatomik bir nedeni var. Kimi araştırmalara göre H. Erectus'un gırtlağı bugünkünden çok daha yukarıda konumlanıyordu; bu da ağız ve yutak boşluklarının birbirinden bağımsız şekillenmesini engelliyordu. Sonuç olarak /i/, /a/, /u/ gibi vokal sistemin en ayırt edici, en net sesleri olan "köşe ünlüler" çıkarılamıyordu. Sese dayalı dilin bu kısıtı ne zaman aştığı da tartışmalı; Neandertallerin ve Homo Heidelbergensis'in kemik bulguları, gelişmiş ses çıkarılmasının yalnızca H. Sapiens'e özgü olmayabileceğini gösteriyor. Geçiş, tek bir türde gerçekleşmiş bir sıçramadan çok, milyonlarca yıla yayılmış aşamalı bir süreçti. Bu tabloda jest dili, ikincil değil, beyin mimarisinin zaten desteklediği bağımsız bir iletişim kanalıydı; motor korteks ve el-göz koordinasyonu, karmaşık sesli konuşmadan çok önce bu kapasiteye ulaşmıştı. İki kanal da muhtemelen hiçbir zaman birbirinden kopuk işlemedi: jestlere sesler eşlik etti, seslere jestler.]
İŞARET DİLLERİ
Jest dilinin daha önce gelişmesi ilk bakışta sezgilerimize aykırı gelebilir. Günlük hayatımızda dili o kadar çok sesle özdeşleştiririz ki, konuşma olmadan bir dilin var olabileceğini hayal etmekte zorlanırız. Oysa bu önyargıyı kırmak için yalnızca sağır topluluklarının geliştirdiği işaret dillerine bakmak yeterlidir. Türk İşaret Dili (TİD) ya da Amerikan İşaret Dili (ASL) gibi diller, jest ve mimiklerden oluşan basit birer pandomim değil, kendilerine özgü son derece karmaşık gramer yapılarına, sözdizimine ve hatta fonolojisine sahip eksiksiz doğal dillerdir. Bu diller, insan beyninin dil kapasitesinin yalnızca sesle sınırlı olmadığını, görsel işaretlerle de aynı derecede gelişmiş bir iletişim sistemi yaratabileceğini gösterir.
Bu yeteneğin en çarpıcı kanıtı, bir dilin doğuşuna canlı tanıklık etmemizi sağlayan yakın tarihli bir olayda da gözlemlenebilir. 1970'lerin sonlarında, Nikaragua'da Sandinista Devrimi'nin ardından kurulan yeni hükümet, ülkenin dört bir yanına dağılmış ve o güne kadar birbirinden kopuk yaşayan sağır çocukları bir araya getirerek ilk sağırlar okulunu açtı. Amaç, onlara dudak okumayı ve İspanyolcayı öğretmekti. Ancak beklenmedik bir şey oldu. Öğretmenlerinin tüm çabalarına rağmen dudak okumada başarısız olan çocuklar, daha önce evlerinde yakınlarıyla iletişim kurmak için kendi geliştirdikleri işaretleri birbirleriyle kaynaştırdılar ve kimsenin haberi olmadan bütünüyle yeni bir işaret dili yarattılar.

İlk kuşak, kelime dağarcığı sınırlı bir "pidgin"(2) dili geliştirdi. Ama asıl mucize, okula daha sonra katılan küçük yaştaki ikinci kuşak çocuklarda gözlemlendi. Bu çocuklar, kendilerinden büyüklerin ham iletişim sistemini alıp, tıpkı bir anadil gibi, kendiliğinden karmaşık ve tutarlı bir gramer yapısına dönüştürdüler. Uzlaşılmış sözcük sıralaması, fiil çekimleri ve dilbilgisel belirteçler gibi hiçbir öğretmenin öğretmediği dilsel yapılar bu çocukların zihinlerinden doğdu. Bugün dilbilimciler tarafından hayranlıkla incelenen Nikaragua İşaret Dili (ISN), dil yetisinin insan beyninde doğuştan gelen, biyolojik bir kapasite olduğunu ve bu kapasitenin kendini ifade etmek için ses kadar el hareketlerini de rahatlıkla kullanabileceğinin bir kanıtı. Beyin görüntüleme çalışmaları da bu görüşü destekler; işaret dili, tıpkı konuşma dili gibi, beynin sol yarıküresindeki dil alanlarını, yani Broca ve Wernicke bölgelerini aktive eder. Beyin için "dil", ister sesle ister elle üretilsin, özünde aynı bilişsel işlemdir.
[İnsan beyninde dille en yakından ilişkilendirilen iki bölge, konuşma üretimiyle bağlantılı Broca alanı ile dil anlama işlevini üstlenen Wernicke alanıdır. Beyin dokusu fosilleşmediğinden bu bölgelerin eski insan türlerinde var olup olmadığı, kafataslarının iç yüzeyinden elde edilen endokastlar, yani kafatası iç yüzeyinin doğal kalıbı aracılığıyla araştırılır. Beynin kafatası duvarına bıraktığı kıvrım ve çıkıntı izleri, hangi bölgenin ne kadar yer kapladığına dair kaba ama değerli ipuçları sunar. Homo Erectus ve Neandertallerin kafataslarından elde edilen bu izler, Broca alanına karşılık gelen bölgede belirgin bir hacim olduğunu gösteriyor; bu da söz konusu türlerin en azından dilin nöroanatomik altyapısını taşıdığına işaret ediyor.]

SÖZLÜ DİLLERE GEÇİŞ
Geriye tek bir soru kalıyor: Eğer ilk dil gerçekten bir işaret diliyse, atalarımız neden sonradan sesli konuşmaya geçti? Bu geçiş, evrimsel üstünlüklerin bir bileşimiyle açıklanabilir. İşaret dili karanlıkta veya arada bir görüş engeli varken işe yaramaz; oysa ses bu engelleri aşar. Alet yapımı veya taşıma gibi işlerle uğraşırken konuşabilmek, elleri serbest bırakarak çoklu görevlere izin verir. Ve belki de en önemlisi, bir şeyin nasıl yapılacağını gösterirken aynı anda sözlü talimat verebilme, öğretme ve yönlendirme için benzersiz bir üstünlüğe sahiptir. Bu görüşe göre dil önce jestlerle başlamış, giderek daha soyut ve sembolik bir hal almıştır. Ses yolu evrimsel olarak olgunlaştıkça, yüz ve ağız hareketlerine eşlik eden istemsiz sesler anlam kazanmaya başlamış ve bu birikim zamanla konuşma diline dönüşmüştür. Konuşma, bu senaryoda dilin temeli değil, onun üzerine inşa edilmiş bir eklentidir.
İlginç bir olguyu aktararak bitirelim. Sağır çocuklar, 1880'de Milano'da toplanan Uluslararası Sağır Eğitimi Kongresi'nin işaret dilinin okullarda yasaklanması kararının etkisiyle, yaklaşık bir yüzyıl boyunca yalnızca dudak okuma yoluyla dil öğrenmeye zorlandı. Günümüzde ise araştırmaların desteklediği yaklaşım farklı: çocuklar önce işaret dilini -ve onunla birlikte bir dilin mantığını, sözdizimini, yapısını- öğreniyor; sözlü ve yazılı dil de bu temele eşlik ediyor.
Haftaya işaret dilleriyle sürdürelim…
- Deneysel arkeoloji çalışmaları, Aşölyen el baltasında temel yeterliliğin aylar, gerçek ustalığın ise uzun yıllar gerektirdiğini ortaya koyuyor. Gençler için bu süreci kısaltabilecek tek şey, zanaatın inceliklerinin, deneyimli bir topluluk üyesi tarafından aktarılması olabilir, ki bu da ancak basit de olsa bir dilin varlığıyla mümkündür.
- Pidgin, farklı ana dillere sahip toplulukların iletişim kurabilmek amacıyla geliştirdiği, sadeleştirilmiş dilbilgisine ve sınırlı kelime hazinesine sahip, birden fazla dilden öğeler taşıyan ortak iletişim dilidir; genellikle ticaret, göç ve çok dilli toplum ortamlarında ortaya çıkar. Örneğin Nijerya’da yaygın olarak konuşulan Nigerian Pidgin, İngilizce temelli bir pidgin dilidir. Farklı etnik ve dilsel gruplar arasında günlük iletişim dili olarak kullanılır. Örneğin, “Wetin be your name?” “Adın nedir?” anlamına gelir. Bir pidgin dili zamanla yerleşip kuşaktan kuşağa aktarılan bir ana dil haline gelirse "kreol" adını alır.