Oğuz Pancar
İşaret Dili
Dünya Sağlık Örgütü'nün 2021 tarihli World Report on Hearing başlıklı raporuna göre, dünya genelinde işitme engelli yaklaşık 430 milyon kişi bulunmaktadır ve bu sayının 2050 yılına kadar 700 milyonu aşması öngörülmektedir. Dünya Sağırlar Federasyonu (WFD) ise işaret dili kullanan sağır topluluklara mensup kişi sayısını 70 milyonun üzerinde tahmin etmektedir.
İşaret dilleri açısından dünya oldukça zengindir. Birleşmiş Milletler (BM) ve WFD verilerine göre dünya genelinde 300'den fazla farklı işaret dili kullanılmakta; her biri, konuşulan dillerden bağımsız biçimde kendi grameri ve sözlüğüyle doğal bir dil olarak evrimleşmektedir. Örneğin aynı dili (İngilizce) konuşan ABD, İngiltere ve Avustralya'da sırasıyla Amerikan İşaret Dili (ASL), İngiliz İşaret Dili (BSL) ve Avustralya İşaret Dili (Auslan) kullanılır ve bu üç sistem birbirinden bütünüyle farklıdır.
Ne var ki bu zenginliğe karşın ulusal işaret dillerinin yalnızca %40’ı yasal statüye kavuşmuştur; akademik literatüre göre ise sağır çocukların %1-2’lik bir kısmı kendi işaret dillerinde eğitime erişebilmektedir.
Genetik kaynaklı ya da gebelik sürecindeki çevresel etkenlerden doğan doğuştan sağırlık, insanlık tarihi kadar eski. Ama toplumların sağırlığa verdiği anlam hiç sabit kalmadı; bazen kutsal bir farklılık, bazen hukuki bir engellilik, bazen de iktidarın en yakın çevresinde aranan bir nitelik olarak görüldü.
ANTİK DÜNYADA SAĞIRLIK
Sağırlarla ilgili en eski yazılı kayıtlara Hitit ve Mısır belgelerinde rastlıyoruz. MÖ 17-16. yüzyıllara tarihlenen Hitit yazıtları, sağırların kült törenlerinde, saray güvenliğinde ve günlük hizmetlerde görev aldığını belgeliyor. Bu, yalnızca varlıklarını kayıt altına almakla kalmaz; saray içinde birbirleriyle değil, diğer görevlilerle de iletişim kuracak kadar işlevsel bir işaret sistemine sahip olduklarını da gösterir. Mısır'da ise MÖ 16. yüzyıla tarihlenen Ebers Papirüsleri sağırlığı bir sağlık meselesi olarak ele alır: geçici vakaların tedavisini anlatır, kalıcı olanların ise tedavinin dışında olduğunu not düşer.
MÖ 7. yüzyıl Akad fal metinlerinden Summa Alu’da "Bir şehirde sağır adamlar çoksa, o şehir mutlu olacaktır" gibi kehanetlere rastlıyoruz. Sağırların neden şans getirdiği tam olarak açıklanmaz, ama bu kaydın varlığı bile Mezopotamya'da sağırlığın dışlama değil, belki tanrıyla farklı bir ilişkinin göstergesi olarak yorumlandığına işaret eder.

ANTİK YUNAN
Platon'un Kratylos diyalogunda Sokrates şu soruyu sorar: Sesimiz ve dilimiz olmayıp nesneleri birbirimize anlatmak isteseydik ne yapardık? Yanıtını da kendisi verir: Tıpkı dilsizlerin yaptığı gibi, ellerimizi, başımızı, bedenimizi kullanırdık; yükseği göstermek için elimizi göğe kaldırır, aşağıyı göstermek için yere indirirdik. Bu gözlem, sessiz iletişimi bir iletişim biçimi olarak tanır; filozofça bir ilginin nesnesi, aşağılanmış bir yetersizlik değil. Ksenophon'un Anabasis'inde ise ”On Binlerin” Pers topraklarından kaçış yolculuğunda Ermeni genç kızlara ne yapmaları gerektiğinin "sağır dilsizlere yapıldığı gibi işaretlerle" anlatıldığı geçer. Sıradan bir askeri anlatıya giren bu satır, işaret yoluyla iletişimin dönemin gündelik bilgisinin parçası olduğunu ele verir.
Aristoteles’le birlikte bu tablo değişmeye başlar. Aristoteles işitemeyen ve konuşamayan bireylerin zihinsel olarak yetersiz olduğunu, dolayısıyla eğitilemeyeceğini öne sürer. Konuşmayla düşünceyi birbirine bağlayan bu yargı, öncekilerin gözlemci tutumunun tam tersidir. Ve ne yazık ki Aristoteles'in otoritesi nedeniyle bu yargı yalnızca felsefi bir görüş olarak kalmaz ve kurumsallaşan bir dışlamanın temel dayanağına dönüşür.
BATIDA SAĞIRLIK
Roma hukuku bu çizgiyi sürdürür Justinyen Kanunları, doğuştan konuşamayanları miras hakkından büyük ölçüde mahrum bırakır. Orta Çağ Avrupası'nda ise dışlama, hukuki olmaktan çıkıp dinsel bir zemine oturur. Aziz Augustinus, Pavlus'un "İman, haberi duymakla olur" sözünü yorumlarken doğuştan sağır olan birinin Tanrı'nın kelamını işitemeyeceğini, dolayısıyla iman edemeyeceğini öne sürer. Bu yorum Katolik Kilisesi tarafından kesin bir kural gibi benimsenir; sağırlar yüzyıllarca vaftizden, kilise evliliklerinden, miras hakkından ve toplumsal hayatın büyük bölümünden dışlanır.
Kırılma 16. yüzyılda başlar; İtalyan bilim insanı Geronimo Cardano, kendi sağır oğlunu yazılı kelimelerle eğiterek işitme duyusu olmadan da öğrenmenin mümkün olduğunu gösterir. 1620'de İspanyol Juan Pablo Bonet ilk işaret dili alfabesi kitabını yayımlar. Ardından Fransa'da Abbé Charles-Michel de l'Épée, Paris sokaklarında iki sağır kız kardeşle karşılaşıp onların birbirleriyle kullandığı doğal işaretleri inceler, bu işaretleri Fransızcaya uyarlar ve 1760'da ilk ücretsiz sağır okulunu açar. Batı, onu bugün "İşaret Dilinin Babası" olarak anmaktadır. Okuldan yetişen Laurent Clerc gibi isimler Atlantik'i geçer ve 1817'de ABD'de kurulan Hartford Sağırlar Okulu'ndan bugünkü Amerikan İşaret Dili doğar.
Ancak tarih bu noktada sona ermez. 1880'de Milano'da, katılımcılarının büyük çoğunluğu işiten eğitmenlerden oluşan Uluslararası Sağır Eğitimciler Konferansı’ndan, işaret dilinin bütünüyle yasaklanması; onun yerine oralizm, yani dudak okuma ve sesli konuşmanın zorlanması tavsiyesi çıkar. Bu karar, sağır öğretmenlerin oranını dünya genelinde %15’e indirir ve işaret dillerini onlarca yıl boyunca resmi kurumların dışına iter. İşaret dilinin saygınlığı ancak 1960'ta yeniden tanınır; dilbilimci William Stokoe, Amerikan İşaret Dili'nin geniş kapsamlı, grameri ve kuralları olan bağımsız bir dil olduğunu bilimsel olarak kanıtlar.

OSMANLI SARAYINDA BÎZEBÂNLAR
Avrupa, sağırları hukuksal ve dinsel olarak dışlarken, Osmanlı sarayındaki tablo son derece farklıydı. Sarayda sağır ve dilsiz görevlilerin istihdam edilmesi geleneği Fatih Sultan Mehmet dönemine, hatta erken dönem Edirne ve Bursa saraylarındaki uygulamalara kadar uzanır. Fatih Sultan Mehmet, Kanunname-i Âl-i Osman ile saray teşkilatını ve tören protokolünü yeniden şekillendirirken padişahın mutlak mahremiyetini, devlet sırlarının korunmasını ve saray içi edep disiplinini temel esas kabul etmişti. Sarayda tam bir gizlilik sağlamak ve padişah huzurunda mutlak sessizliği korumak amacıyla, sağır ve dilsiz görevliler (bîzebânlar) bu dönemde saray kadrosunun kopmaz bir parçası hâline gelmişti.
Ancak bu uygulamanın kurumsal bir dil kültürüne ve saray yaşamının merkezine dönüşmesindeki asıl dönüm noktası Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatıdır. 1522'de saraya iki sağır kardeşin alınması, Has Oda'da işaret dilinin kurumsallaşmasının başlangıcı oldu. Süleyman bu iletişim biçimini öyle benimsedi ki kısa süre sonra Has Oda'daki tüm iç oğlanlarına işaret dilini öğrenmelerini emretti. Gülru Necipoğlu'nun Architecture, Ceremonial, and Power adlı çalışmasından öğrendiğimize göre Süleyman, 1527 itibarıyla sesli konuşmayı büyük ölçüde bıraktı; huzurunda doğrudan söz söyleme hakkı yalnızca üç kişiye tanındı, diğerleri yalnızca işaretle konuşabilirdi. Bu bir protokol meselesiydi: padişahın huzurunda fısıldamak bile edebe aykırı sayılıyordu ve sessiz iletişim bu boşluğu doldurmak için biçilmiş kaftandı.
17. yüzyılın ortasında sarayda yaklaşık kırk bîzebân bulunmaktaydı (bazı kaynaklarda bu sayı yüze çıkar). Bunların bulunduğu yerler de rastgele değildi: Has Oda, Hazine, Kiler ve Seferli odaları ayrı ayrı dilsiz görevlilere sahipti, Has Oda'dakiler en itibarlı konumdaydı. Kıdemli olanlar bîzebân başı (başdilsiz) unvanına yükselir, her koğuşta üç ila beş dilsiz ve bir başdilsizden oluşan küçük birimler bulunurdu. Tören günlerinde, Cuma namazlarında ve bayramlarda Has Odalıları andıran özel kaftanlar giyen bu kişiler, saray törenlerinin ayrılmaz parçasıydı.
Yeni saraya alınan genç dilsizler işaret dilini bilmiyorlar, Ağalar Camii'nin önünde, sarayda yetişmiş yaşlı dilsizlerden öğreniyorlardı. Bu dil, iç oğlanlarının eğitim müfredatının da bir parçasıydı. Bu ayrıntı önemlidir; söz konusu dil, kendi kendine oluşan bir iletişimden ibaret değildir; nesiller boyu aktarılan ve öğretilen, kurumsallaşmış bir sistemdir.
Bu sistemi en ayrıntılı biçimde belgeleyen kaynaklardan biri Topkapı Sarayı'nda on dokuz yıl yaşamış Polonyalı müzisyen Ali Ufkî Bey'dir, gerçek adıyla Albertus Bobovius. Kırım Tatarları tarafından esir alınıp İstanbul'a satılan ve zamanla sarayın baş sazendesi olan bu kişi, sarayda gördüklerini de kaleme alır. Yaşlanınca maaş bağlanarak saraydan uğurlanan dilsizlerin zaman zaman saraya geri geldiklerini, yeni kuşağa masallar anlattığını, Kur'an okuduğunu, peygamberlerin adlarını ve dilin bütün inceliklerini belleterek genç dilsizleri yetiştirdiğini aktarır.

Dilin içeriği hakkında en net Batılı tanıklık İngiliz diplomat Sir Paul Rycaut'a aittir. 1668'de yayımladığı The Present State of the Ottoman Empire'de dilsizlere ayrı bir bölüm açar ve şunu yazar: Bu kişiler işaret yoluyla yalnızca gündelik konulardan söz etmezler; dinî öyküleri anlatabilir, Kur'an hükümlerini aktarabilir ve Hz. Muhammed'in adını ifade edebilir. Rycaut'a göre dil, sarayda o kadar yerleşmiştir ki hemen herkes düşüncesini işaretle ifade edebilmektedir. Venedikli diplomat Ottaviano Bon da aynı gözlemi destekler: padişah ve etrafındakiler, dilsizlerle her konuyu sözel konuşma kadar açık ve eksiksiz biçimde işaretle tartışabilmektedir.
EVLİYA ÇELEBİ
Osmanlı kaynaklarından en somut tanıklığı Evliya Çelebi bırakmıştır. Seyahatname'sinin 4. cildinde çeşitli dillerdeki kelimeleri aktarırken işaret dilindeki "şeytan"ı da tarif eder: "…lisânları olmayan kavm-i bî-zebânlarda yani dilsizler lisânı üzre şeytânın işâreti sağ elinin salavat parmağın sağ gözü yanına koyup parmağın eğri etse şeytân demek işâretidir." Osmanlıcada "salavat parmağı" işaret parmağı anlamına gelir. Bu cümle, beş yüz yıllık saray işaret dilinden bize somut olarak ulaşan tek kelime tanımlaması olması bakımından ayrı bir değer taşır.
Bu dilin saraydaki işlevi yalnızca protokolle sınırlı değildir; güvenlik de hesabın içindedir. En hassas müzakerelerde, idam emrinin verildiği, ittifakların şekillendiği anlarda, odada yalnızca dilsizler bulunabilirdi. Duyamadıkları için konuşulanları işitmez, konuşamadıkları için sır sızdıramazlardı. İşaret dili aynı zamanda bir güvenlik önlemine dönüşmüştü.
[Ancak bu yakınlığın bir de karanlık yüzü vardı: Devlet sırrına ortak olan sağırlar, bir padişah öldüğünde veya taht kavgaları yaşandığında, fazla şey bildikleri gerekçesiyle ilk tasfiye edilenler arasında yer alırdı. Sessizlikleri onları iktidarın en değerli hizmetkârı yaptığı kadar, en kırılgan figürleri hâline de getirirdi.]
Aynı yüzyıllarda Avrupa'da sağırlar mülk edinme, evlenme ve dinî ayinlere katılma haklarından büyük ölçüde yoksun bırakılırken Osmanlı sarayında dilsizler iktidarın en yakın çevresinde yer alıyordu. Ali Ufkî Bey'in aktardığı bir ayrıntı bu statüyü açıkça ortaya koyar: hem dilsiz hem cüce hem hadım niteliklerini bir arada taşıyan biri, padişaha sunulabilecek en nadide armağan sayılır; böyle biri en değerli kaftanları giyer, padişah ve valide sultana arkadaşlık eder, sarayın tüm bölümlerinde serbestçe dolaşırdı.
Bu gelenek 19. yüzyılda, saray kurumunun dönüşümüyle birlikte çözülmeye başlar. II. Abdülhamit döneminde, 1889'da Sultanahmet'te işitme engelliler için “Dilsizler Mektebi” açılır. Ancak kurucusu Avusturyalı Ferdinand Grati, Osmanlı saray geleneğini değil Paris'in “Avrupai” yöntemlerini benimser. 1909’da açılan Selanik Sağır ve Dilsiz Mektebi, Balkan Savaşları nedeniyle 1913’te kapanır. Merzifon Amerikan Koleji bünyesinde 1910’da açılan sağırlar okulu da Birinci Dünya Savaşı yüzünden uzun ömürlü olmaz.
GENÇ CUMHURİYET
Paris'te terzilik eğitimi almış Musevi asıllı Alber Karmona tarafından 1910 yılında İzmir’de açılan ilk özel okul, Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte kamulaştırılarak Sağlık Bakanlığı’na bağlanır ve "İzmir Sağır, Dilsiz ve Körler Müessesesi" adıyla 1924 yılında 25 öğrenciyle eğitime başlar. 1926’da İstanbul Darülaceze bünyesinde faaliyet gösteren dilsiz mektebi kapatılınca, oradaki öğrenciler ve eğitim malzemeleri İzmir'deki okula nakledilir. Böylece İzmir, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'nin ana işitme engelliler eğitim merkezi konumuna gelir.
Ne var ki 1953'te Millî Eğitim Bakanlığı, sözel eğitimin daha işlevsel olduğu gerekçesiyle okullarda işaret dili kullanımını yasaklar. Milano Kongresi’nin gölgesi yetmiş yıl sonra Ankara'ya da düşmüştür. Bu yasağın yalnızca eğitim müfredatını değil, sağır çocukların ruh dünyasını da derinden yaraladığını söylemek gerekir. O dönemde birçok yatılı okulda, çocukların işaret yapmasını engellemek için elleri arkalarından bağlanmış, konuşamadıkları için ceza almamak adına öğretmenlerinin dudak hareketlerini saatlerce taklit etmeye zorlanmışlardır. Doğal dillerinden yoksun bırakılan bu çocuklar, hem akademik başarıdan hem de duygusal ifade özgürlüğünden koparılmış; kuşaklar boyu süren susturulma, sağır toplumunda kolektif bir travmaya dönüşmüştür.

Ancak Türk İşaret Dili (TİD) ölmez; sağır topluluklar yatakhanelerde, sokaklarda bu dili kuşaktan kuşağa taşır. Yasak 2005'te, 5378 sayılı Engelliler Kanunu'yla kaldırılır ve TİD yasal statü kazanır. 2007'de Türk Dil Kurumu öncülüğünde farklı bölgesel işaretler tek bir parmak alfabesinde birleştirilir. 2012'de resmi TİD Sözlüğü ve 2015'te TİD Dil Bilgisi Kitabı yayımlanır.
[Ne yazık ki Osmanlı sarayında kullanılan işaret dilinin ne kadarının TİD’e miras kaldığı bilinmiyor. TİD’deki kimi rakam işaretleri Arapça’daki karşılıklarından esinlenmiş gibi görünse de bu konuda yeterli arşiv çalışması yapılmış değildir.]
DİLDE KRİTİK YAŞ EŞİĞİ
Oralizmin çıkış noktası elbette iyi niyetlidir: işitme engelli bireylerin yalnızca kendi aralarında değil, diğerleriyle de iletişim kurabilmesini sağlamak. Ama bunu gerçekleştirmek hiç de kolay değildir. Dudak okumada, aynı ağız hareketini paylaşan sesleri birbirinden ayırt etmek neredeyse olanaksızdır; örneğin Türkçede "baba", "bebe", "mama", "papa" sözcükleri aynı dudak hareketleriyle üretilir. Ses çıkarma egzersizleri ise yıllarca süren, yorucu ve çoğunlukla yetersiz kalan bir süreçtir.
Bugün bu ikilemden çıkış yolu, işitme engelli çocukları tek bir yönteme mahkûm etmek yerine ikisini birden sunmaktan geçiyor. Çocuklar işaret dilini erken yaşta birincil dili olarak edinirken, konuşma ve dudak okuma becerileri ile işitme cihazları gibi destekleyici araçlar da eş zamanlı olarak devreye giriyor. Yaklaşımın temelinde, çocuğun önce eksiksiz bir birincil dil edinmesi; konuşma, dudak okuma ve diğer iletişim becerilerinin ise bu dil temeli üzerine inşa edilmesi yer alıyor.
Bu yaklaşımın en temel dayanağı, dil öğrenme yeteneğinin süresiz açık bir pencere olmaması. İnsan beyni için en kritik dönem 0-6 yaş aralığıdır; bu dönemde çocuk yalnızca sözcük ezberlemez, dilin mantığını çözer; nesnelerin ve soyut kavramların adları olduğunu, eylemlerin de sözcüklerle ifade edilebildiğini, sözcüklerin çekimlerle kimin ne zaman ne yaptığını anlatabildiklerini kavrar. Ergenliğe kadar dil öğrenme penceresi kısmen açık kalmaya devam eder; ama bu süre içinde hiçbir dille tanışmayan bir çocuk, ilerleyen yaşlarda dilin karmaşık yapısını kavramakta büyük güçlük çeker. Bu, yetişkinlerin yeni bir dil öğrenmesiyle karıştırılmamalıdır: Bir dili bilen biri elli yaşında da yeni bir dil öğrenebilir. Ama hiç dil öğrenmeden ergenliğe ulaşmak, sonrasında tam anlamıyla bir dile hakim olmayı neredeyse olanaksız kılar. Oralizmde kaybedilen tam da buydu: çocuklar ne tam anlamıyla konuşmayı öğrenebildi ne de işaret dilini özgürce kullanabildiler ve dil yetisi için en kritik yıllar geri dönüşü olmayan bir biçimde boşa harcandı.
Bununla ilgili çok ilginç örnekler var; başka bir yazıda anlatalım.
Kaynakça:
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2021 Dünya İşitme Raporu; Dünya Sağırlar Federasyonu (WFD) verileri; Platon, Kratylos; Aristoteles, Duyma Üzerine; Ksenophon, Anabasis; Gülru Necipoğlu, Architecture, Ceremonial, and Power (Topkapı Sarayı protokolü için); Albertus Bobovius (Ali Ufkî Bey), Topkapı Sarayı’nda Yaşam; Paul Rycaut, The Present State of the Ottoman Empire; Ottaviano Bon, The Sultan's Seraglio; Evliya Çelebi, Seyahatname (Cilt 4); ve William Stokoe, Sign Language Structure (1960).