Kırık Bir Oyunbazlık Serüveni

Ünlü filozof Arthur Schopenhauer’a göre insanlık tarihi, acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen devasa bir sarkacın gölgesinde yazılmıştır (geçen hafta hayatından ve felsefesinden bahsetmiştik). Eski zamanların o çetin, hayatta kalma mücadelesiyle yoğrulmuş, ter ve toprak kokan günlerini geride bıraktık evet. Modernitenin bize vaat ettiği o güvenli, konforlu sığınağa sonunda ulaştık -mı acaba? Bugün bin yıl öncesinin insanlarına göre hayat bize çok daha fazla konfor sunuyor ancak bu kez da Schopenhauer’in vurguladığı sarkacın hızla diğer uca, devasa bir boşluğa çarptığını fark edemiyoruz ne yazık ki. Temel dertlerimizden arındığımız yanılgısına kapıldığımız o sözde serbest zaman, modern insanın en büyük handikapına, tahammülü zor bir can sıkıntısına dönüştü.

Adeta bir lanete.

Ve bizler, bu amansız boşluktan kaçmak, varoluşun o ağır sessizliğini bastırmak için tarihimizin en eski barınağına koştuk: Oyuna.

Bizi aklın ve üretimin o soğuk tanımlarından çekip alarak Homo Ludens—Oynayan İnsan—olduğumuzu fısıldar Hollandalı düşünür Johan Huizinga. Bir zamanlar oyun, sadece zaman öldürmek için değil, bizzat kültürü inşa etmek için oynanırdı bilmem hatırlar mısınız? Sokaklarda, tarlalarda, mahalle aralarında kurulan o görünmez sihirli çember, içine giren herkesi dönüştüren bir ritüeldi. O çemberin içinde kurallar ortaklaşa belirlenir, dizler kanar, kavgalar edilir ama en sonunda “ben”in kibri kırılarak “biz" olma erdemine ulaşılırdı. Gerçek oyun zahmetliydi evet ama bedensel bir efor, derin bir empati ve ötekinin varlığına saygı gerektirirdi aynı zamanda. Çünkü o çemberin içindeki sürtünmeyle alev alabilirdi kolektif ruh.

Ancak zamanla medeniyetler kendi felsefi çıkmazlarını yarattı. Kapitalizmin kök saldığı batı dünyası, -işine böylesi daha faydalı olacağı için- bireyi merkeze alıp yüceltirken, onu kalabalıklardan koparıp akıllı ekranların soğuk ışığında yapayalnız bıraktı. Sadece kendi narsisizmini besleyen, bencil bir yalnızlıkla sırılsıklam, atomize hale gelmiş bir toplum çıkıverdi ortaya.

Doğu ise, belki de bu modern yalnızlıktan kaçmak için yüzlerce bedenin aynı anda, kusursuz bir ritim tuttuğu o devasa kolektif uyuma sarıldı. Ancak orada da birey, sistemin pürüzsüz işleyen mekanik bir dişlisine dönüşme tehlikesiyle baş başa kaldı. İnsanoğlu, mutlak yalnızlığıyla yüzleşmemek ile makinenin bir parçası olmak arasında sıkıştı. Çin ve Rusya gibi devler kolektif toplumu destekledi çoğunca. Bireyselliğin budandığı bu topraklar kim bilir bir yandan yaratıcılığı da kısırlaştırıyordu.

whatsapp-image-2026-07-09-at-16-50-14
2008 Pekin Olimpiyatları açılış töreninde, geleneksel vurmalı çalgı olan Fou davulunu çalan tam 2008 kişi kusursuz bir senkronizasyonla sahne alarak Çin'in kültürel gücünü ve disiplinini dünyaya sergilemişti.

Bugün geldiğimiz noktada ise oyun, o saf ve yaratıcı masumiyetini tamamen yitirdi. Sokaklar çocuk seslerini yitirmeye başladı. Artık o sihirli çemberin yerini, davranışsal psikoloji laboratuvarlarında inşa edilmiş dijital “Skinner Kutuları” aldı. Kültür endüstrisi, varoluşsal can sıkıntımızı nakde çevirmek için zihinsel zaaflarımızı milimetrik olarak hesaplıyor şimdi. Ekrandan taşan abartılı ışık huzmeleri, slot makinelerinden ödünç alınmış o sahte başarı çınlamaları beynimizin dopamin yollarını uyuşturmak için tasarlanmış kusursuz illüzyonlar sadece. Bizler artık kültürü var eden, kuralları koyan Homo Ludens değiliz. Cebindeki piksellere yenik düşmüş, yalnızlaştırılmış ve sürekli “tüketmesi” emredilen edilgen denekleriz.

Peki, bu uyuşukluk sarmalından nasıl çıkacağız?

Şifre, sahte ve zahmetsiz hazları reddedip, gerçek üretime ve otantik bir estetik deneyime dönmekte gizli aslında. Planlanmış bir eskitmenin kurbanı olmadan, belki bir fotoğraf makinesinde vizörün arkasından dünyaya yeniden odaklanmaya, belki sayfalarca yazıyı tasarlayıp yeni fikirler inşa etmeye çalışmakta, belki de bedeni acı ve disiplinle terbiye ederek o mekanik uyuşukluğu kırmaya cesaret etmeliyiz. Ekrandaki sanal ve bencil zaferleri değil, sokağın tozunu, zihinsel üretimin terini ve birlikte var olabilmenin o meşakkatli ama gerçek coşkusunu seçmekle mümkündür belki de lanetimiz olan bu boş zamanı geri almak,

whatsapp-image-2026-07-09-at-18-00-28
Oyunlardaki görsellerden seslere kadar her şey insanda başarma arzusunu ve dopamini tetikliyor. Hiçbir şey rastgele değil.

Oyun yeniden bizim olmalı. Ekranlara bağımlı kalmadan, sanal dünyada kaybolmadan… Bunu sadece biz yapabiliriz. Çünkü sihirli çemberi yeniden çizecek olan, insanın kendi hür iradesinden başkası değildir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Kerem Gürel Arşivi

Modernite ve Örgütlü Şiddet

21 Aralık 2025 Pazar 07:00