Kerem Gürel
İki dünyanın hükümdarı: Fâtih Sultan Mehmed
Tarihi sadece ders kitaplarının sıkıcı metinlerinden öğrenmek insanlığın geçirdiği o muazzam dönüşümü, inanılmaz değişimi ıskalamak anlamına gelir. Zira o tarih, bazı isimleri kaydederken sadece kronolojinin soğuk satırlarını kullanmaz. Bazılarına çağların kapılarını açtırıp kapatan efsanevi bir libas giydirir.
Fâtih Sultan Mehmed, şüphesiz bu isimlerin en görkemlilerinden biri. Tarihçilerin kutbu namıyla tanınan kıymetli Halil İnalcık’ın vesikalarla ve eşsiz bir tahlille önümüze serdiği o “sarsılmaz askeri deha” ile İlber Ortaylı’nın her fırsatta vurguladığı “Rönesans aydını” profili birleştiğinde, karşımıza sadece bir padişah değil, doğuyu ve batıyı kendi şahsında yoğurmuş evrensel bir hükümdar çıkar karşımıza. Zira kılıcının keskinliğini kaleminin ve zekasının derinliğiyle bileyen bir cihangirdir Fâtih Sultan Mehmed.
● ● ●
Bahsettiğimiz gibi onun yaşamını tarih kitaplarının satırlarından kurtarıp biraz derinlemesine incelediğinizde büyük bir komutanın, sadece kılıcına ve askerinin gücüne güvenerek değil, çağının teknolojisini ve mühendisliğini bizzat kurgulayarak nasıl tarih yazabileceğini görmüş oluruz. İnalcık’ın anlatımıyla Fâtih, İstanbul’u kuşatırken yalnızca aşılmaz denilen surları değil, Orta Çağ’ın skolastik ve askeri dogmalarını da yıkmıştır. Şahi toplarının dökümünden, gemilerin karadan yürütülmesine kadar her bir hamle, ince bir matematik ve sarsılmaz bir iradenin ürünüdür. Genç yaşında Boğazkesen’i (Rumeli Hisarı) aylar gibi kısa bir sürede inşa ettirmesi, onun stratejik vizyonunun ve lojistik dehasının en somut nişanesidir. O, savaş meydanlarında at koşturan bir serdar olduğu kadar, kuşatma planlarını parşömenler üzerinde pergel ve cetvelle çizen bir baş mühendistir de aynı zamanda.

Şehzade Mehmed, başlangıçta tahtın doğal varisi değildi. Ancak kaderin ağları, ağabeyleri Ahmed ve Alaeddin Ali’nin ölümleriyle örüldüğünde, tahtın bütün ağırlığı bu sessiz, meraklı ve zeki şehzadenin omuzlarına binecekti. Onun hikayesi ihanetlerin, hayal kırıklıklarının, sarsılmaz bir iradenin ve nihayetinde bir devleti cihan imparatorluğuna dönüştüren mutlak aklın kronolojisidir.
Genç Şehzade’nin siyasetin acımasız yüzüyle tanışması henüz 12 yaşındayken oldu. Tasavvufa, şiire ve Türk-İslam kültürüne derinden bağlı, manevi yönü ağır basan bir entelektüel olan II.Murad, hem büyük oğlunun ölümünün verdiği derin keder hem de yıllar süren savaşların yorgunluğuyla tahtı kendi rızasıyla bu çocuk yaştaki şehzadeye bıraktı. Ancak Osmanlı bir "çocuk sultanı" taşıyacak kurumsal olgunlukta değildi henüz.
● ● ●
Avrupa, tahtta bir çocuğun oturduğunu haber alır almaz Haçlı zihniyeti yeniden hortladı. Tam bu noktada, Mehmed’in hayatı boyunca unutmayacağı o büyük iç entrika sahneye kondu. Devletin en güçlü ismi, köklü bir Türk aristokrat ailesinden gelen Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, tahtta yönetebileceği bir çocuk yerine, devleti krizden çıkaracak tecrübeli II. Murad’ı istiyordu. Çandarlı’nın bitmek bilmeyen baskıları ve kurguladığı siyasi manevralar sonucunda II. Murad ordunun başına ve nihayetinde tahta geri döndü.
Bu olay, II.Mehmed ile babası arasındaki ilişkiye derin bir gölge düşürdü. Babasına büyük bir saygı duysa da, tahttan indirilmenin verdiği o acı tahkir duygusunu asla unutmadı Fâtih. Daha da önemlisi, Çandarlı Halil Paşa’nın şahsında, padişahın iradesine ortak olmaya çalışan eski Türk kökenli paşaların ne kadar tehlikeli olabileceğini de yaşayarak öğrendi böylece.
Tahttan indirildikten sonra Manisa’ya gönderilen genç Mehmed, burada karanlık bir depresyona gömülmek yerine kendini hazırlamaya adadı. Çünkü o artık babasının gölgesinde bekleyen bir varis değil, kafasındaki imparatorluğu kurmaya ant içmiş güçlü bir liderdi. Manisa günleri doğu ve batı klasiklerini hatmettiği, yabancı diller öğrendiği, askeri stratejiler kurguladığı ve en önemlisi mutlak iktidarın felsefesini zihninde şekillendirdiği bir kuluçka dönemiydi.
1451 yılında babası II. Murad’ın vefatıyla, 19 yaşında, bu kez bir daha inmemek üzere tahta çıktı Fâtih. Gözlerindeki kararlılık, saraydaki dengeleri dehşete düşürecek kadar keskindi. Ancak onun mutlak iktidarının önünde hâlâ iki büyük engel vardı. Yıkılmaz denilen Bizans surları ve sarayın içindeki gizli iktidar ortağı Çandarlı Halil Paşa.

Fâtih, Konstantiniyye’nin fethini sadece dini bir ülkü veya toprak genişlemesi olarak değil, devleti imparatorluk yapmanın ve kendi mutlak otoritesini kurmanın yegane kilidi olarak görüyordu. Yıldırım Bayezid’in torunu Orhan’ı elinde tutan Bizans İmparatoru Konstantin bu açık yara üzerinden Osmanlı’yı sürekli güçsüz düşürmeye çalışıyordu. Zira Fetret Devri gibi bir kargaşanın ardından giderek güçlenen Osmanlılar tekrar bir taht kavgasına sahne olmak istemiyordu. Hem Osmanlı toprakları içerisinde sürekli sorunlar yaratan, Avrupa’dan Haçlı desteği alabilmek için ortodoks halkına katolik tahakkümünü bile kabule hazırlanan Bizans’ın bu tehdidi bardağı taşıran son damlalardan biriydi.
İstanbul’un fethi esnasında kuşatma boyunca Çandarlı Halil Paşa'nın "Avrupa'yı üzerimize çekeriz" diyerek fetihten vazgeçilmesi yönündeki baskıları, Fâtih'in zihnindeki infaz kararını kesinleştirdi. 29 Mayıs 1453'te şehir düştüğünde, sadece Bizans yıkılmadı, Osmanlı'nın eski düzeni de tarihe karıştı. Fetihten kısa bir süre sonra Çandarlı Halil Paşa idam edildi. Bu idam, padişahın gücüne ortak olmaya kalkan tüm aristokrat sülalelere verilmiş kanlı ve net bir mesajdı.
● ● ●
II. Mehmed’i “Fâtih” yapan asıl unsur, fethettiği toprakların değil, zihninin sınırlarının genişliğidir. Osmanlı padişahları içerisinde bambaşka bir konuma yerleşen Fâtih, İlber Ortaylı’nın sıklıkla altını çizdiği üzere, Topkapı Sarayı’nın loş odalarında Homeros’un İlyada’sını aslından (Grekçe) okuyan, Truva’nın intikamını aldığını hisseden bir entelektüeldir de. Arapça, Farsça, Grekçe, Latince ve Slavca dahil olmak üzere pek çok dili bilen, felsefe, coğrafya, astronomi ve teolojiye derin bir vukufiyeti olan bir münevverdir.
Trabzon Rum İmparatorluğu'nu fethederken yaya olarak dağları aşarken ettiği "Bu zahmetler din yolunadır" sözüyle bir İslam mücahidi; sarayında İtalyan ressam Bellini’ye portresini çizdirirken ve Bizanslı bilgin Georgios Amirutzes’e dünya haritası hazırlatırken tam bir Rönesans prensidir. İlk oğluna büyük dedesi Yıldırım Bâyezid’in adını, üçüncü oğluna İran geleneğinin ünlü hükümdarı Cem'in adını ve torununa da Oğuz Han’ın adını vermesi Halil İnalcık’a göre Türk, İran, İslam ve Roma hükümdarlık geleneklerini ihtiva eden bir Osmanlı padişahlığı tesis etmesini sağlamıştır.

Onun entelektüel dünyası, bağnazlıktan tamamen uzaktı. İstanbul’u fethettikten sonra Ortodoks Kilisesi’ni himayesine alması, Patrik Gennadios ile Hristiyan teolojisi üzerine derin felsefi münazaralara girişmesi, sadece siyasi bir manevra değil; hakikati arayan, farklı kültürleri anlamaya çalışan bir dimağın tezahürüdür. O, “Avnî” mahlasıyla divan şiirinin en nadide incilerini dökerken de, saray kütüphanesini Batlamyus’un eserleriyle doldururken de aynı büyük ufka bakıyordu.
Ve şüphesiz, bu büyük ufkun kızıl elması: Roma…
● ● ●
Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul'u (Nova Roma) fethederek Bizans'ın, dolayısıyla Roma İmparatorluğu'nun yasal varisi olmuş ve “Kayser-i Rum” (Roma İmparatoru) unvanını gururla kuşanmıştır. Ancak onun hayali, bölünmüş bir coğrafyanın değil, tıpkı antik çağlarda olduğu gibi tek bir merkezden yönetilen, sınırları ufka uzanan evrensel bir imparatorluğun tacını giymekti. Dünya üzerinde tek bir imparatorluk, tek bir inanç ve tek bir hükümdar olması gerektiğine inanırdı.
İnalcık Hoca, İstanbul’un alınmasını izleyen yıl J.Languschi’nin Fâtih’in ağzından şu sözleri bize aktardığına dikkat çeker: “Dünyada bir tek iman ve bir tek saltanat olmalıdır.”
Bu vizyonla, birinci Roma'nın asıl topraklarına, İtalya Çizmesi'ne gözünü dikti. 1480'deki Otranto seferi, bu büyük tahayyülün, cihanı tek bir bayrak altında, yani "Üçüncü Roma" veya tam anlamıyla "Birleşik Evrensel Roma" ideali etrafında toplama rüyasının ilk ve en cesur adımıydı. İlber Ortaylı Fâtih’in bu idealini kısmen de olsa yerine getirdiğini ifade eder ve ekler: “Birinci Roma pagandı, ikinci Roma Hristiyan’dı ve üçüncü Roma Müslüman’dı.”
● ● ●
Bunca başarının, entelektüel çabanın getirisi belki bir yönden de Fâtih’i yalnızlığa itmişti. Zira Fatih, ne babası II. Murad gibi babacan ve derviş meşrepliydi, ne de dedeleri gibi beyler meclisinde eşitler arasında birinci (primus inter pares) idi. O, gücünü paylaşmamak, zaaflarını göstermemek ve antik Roma imparatorlarının ihtişamını Osmanlı sarayında yaşatmak için o "kibirli, soğuk ve erişilmez" maskeyi kendi yüzüne kendi elleriyle takmış bir dehaydı. İnalcık Hoca’ya göre, Fâtih’in bu tavrı tamamen "devlet aklı" ve kurumların inşası içindir. Zira Fâtih’in en büyük amacı, devleti padişahın şahsında bütünleşmiş mutlak bir güce (patrimonyal devlete) dönüştürmekti. İlber Ortaylı ise meseleye biraz daha entelektüel ve psikolojik bir pencereden bakmakta. Ortaylı sık sık Fatih'in bir "Rönesans adamı" olduğunu hatırlatıyor. Ona göre göre Fâtih, çağının çok ötesinde bir entelektüel zekaya sahipti ve kendi zeka seviyesinde muhatap bulamamanın yalnızlığını çekiyordu. Fâtih’in bu tür durumlardaki tavrını ve zekasını anlamak için 16. yüzyılın en büyük Osmanlı tarihçilerinden ve şeyhülislamlarından biri olan İbn Kemal’in (Kemalpaşazade) "Tevârih-i Âl-i Osman” isimli eserine bakmak gerek. Bu kaynağa göre İstanbul’un fethinden sonra kendisini tebrik etmeye gelenler arasında fethe karşı çıkanlar ile ulemanın bir kısmı vardır. Gelenler “Elhamdülillah, duasıyla şehir fethedildi. Eğer dua ordusu yardım etmeseydi, cenk ordusunun hançeri kör olurdu.” demeye getirirler. Bunun üzerine Fâtih “Hiç boşuna gösterişte ve sahte övgülerde bulunmayın!” der ve ekler “Bu şehri kendi kılıcımla aldım; sizden hiçbir yardım ve destek gelmedi.”

"Cenab-ı Şerifimle kimesne taam yemek (yemek yemek) kanunum değildir, meğerki ehl-i iyalden (aileden) ola. Ecdad-ı izamım (ulu atalarım) vüzerasıyla (vezirleriyle) yerler imiş, ben ref' etmişimdir (kaldırmışımdır)." diyordu.
Bugün, Fâtih'in mirasına bakarken sadece surlara dikilen sancakları veya fethedilen kaleleri değil; Doğu'nun mistik bilgeliğiyle Batı'nın rasyonel aklını birleştirmeyi başarmış, atının yelesinde rüzgarı, kütüphanesinde evrenin sırlarını aramış o devasa ruhu görmeliyiz. Tarih, bu iki dünyayı aynı kalpte bu denli muazzam taşıyabilen çok az hükümdar tanımıştır.