Dehalar geçidinde yalnız ve huysuz bir ihtiyar: Arthur Schopenhauer

19.yüzyılın ilk yarısında Orta Avrupa’da, özellikle de o dönemin Prusya ve Weimar topraklarında, insanlık tarihinin belki de en bereketli zihinsel patlamalarından biri sahne alıyordu. Sanayi Devrimi’nin kök saldığı bu coğrafyanın havasında sadece gelişen endüstrinin kömür dumanı değil, kelimenin tam anlamıyla saf bir deha kokusu da vardı. İnsanlık tarihi büyük bir dönüşümün eşiğinde, tarihin en ciddi kırılma noktalarından birinin tam ortasında duruyordu. Bu öyle bir çağdı ki, İki Şehrin Hikayesi kitabının o inanılmaz girişi cümlesindeki gibi bir dönem yaşanıyordu:

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü…”

Sokağa çıktığınızda bir köşede felsefe tarihini baştan yazan bir düşünüre, bir kafede edebiyatın zirvesindeki bir şaire ya da üniversite bahçesinde doğanın sırlarını çözen bir bilim insanına rast gelmeniz işten bile değildi.

●●●

Arthur Schopenhauer, felsefi pusulasını büyük filozof Immanuel Kant’a göre ayarladığı hayatında, böylesine görkemli bir dehalar geçidinin tam ortasında çıktı sahneye. Bugün Polonya sınırları içinde kalan Prusya şehri Danzig’de, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğduğunda hayat ona gümüş tepside sunulmuş gibiydi. Ailesinin hali vakti yerindeydi. Ancak karanlık, onun ruhuna çok erken sızdı. Önce ailesi ile beraber gittiği Avrupa gezisindeki Fransa durağı derinden etkiledi bu mavi gözlü meraklı delikanlıyı. Toulon’da şahit olduğu sefalet ve idamlar gelecekte felsefesini derinden etkileyecekti. Ardından ticari baskılara dayanamayıp kanala atlayan babasının intiharı, Schopenhauer’ın zihnindeki ikinci büyük kırılma oldu.

●●●

Dönemin en popüler romancılarından biri olma yolunda hızla ilerleyen annesi Johanna ile yaşadığı o yıkıcı çatışma ise genç düşünürü kendi ayakları üzerinde durmak zorunda bıraktı. Annesi, Weimar’da Goethe gibi devleri ağırlayan şatafatlı salonların yıldızıyken, genç Arthur, dünyanın acılarına odaklanan, karanlık ve tavizsiz bir gençti artık. Annesi ona, “Senin o asık suratın ve ukalalığın, benim neşeli dünyamı karartıyor” diyerek kapıyı gösterdiğinde, Schopenhauer kendi yolunu çizdi ve bir daha asla onunla yüz yüze gelmedi. Kadınlara, evliliğe ve romantizme duyduğu o meşhur, öfkeli güvensizliğin tohumları belli ki o genç düşünüre gösterilen kapının ardında atıldı.

●●●

Oysa, annesinin Weimar'daki ünlü edebiyat salonunda Alman edebiyatının tartışmasız tanrısı Johann Wolfgang von Goethe ile bizzat aynı masada oturmuş, çayını yudumlarken onunla renk teorisi üzerine kafa yormuştu. Yine aynı salonda, dönemin ünlü oryantalistlerinden Friedrich Majer ile tanışmış, eline tutuşturulan eski Hint metinlerinden (Upanishadlar'ı) zihnine süzülenler ile, Batı'nın rasyonel aklını Doğu'nun gizemli bilgeliğiyle harmanlayıp o eşsiz felsefenin kapısını sonsuza dek aralayacak düşüncelerin tohumlarını ekmişti zihnine.

●●●

Merak ve öğrenme dürtüsünün ateşiyle kavrulan bu genç Prusyalı, sadece edebiyat ve felsefeyle yetinmedi tabii ki. İnsanın biyolojik doğasına ve evrene duyduğu entelektüel açlığı, dönemin efsanevi coğrafyacısı ve doğa bilimcisi Alexander von Humboldt'un bizzat girdiği derslerinde dindirdi. Ancak bu bereketli topraklardaki herkesle dost olamadı. Hatta bu dehalar kumpanyasında nefret ettikleri, hayran olduklarından çok daha fazlaydı. Berlin Üniversitesi koridorlarında o dönemin felsefe ilahları olan Hegel ve Fichte ile soludu bizzat aynı havayı. Gelin görün ki onların soyut laf kalabalığı olarak gördüğü fikirlerine duyduğu tiksintiyi, defter kenarlarına kazıdığı küfürlü notlarla tarihe geçirdi (son nefesine kadar Hegel’e olan nefreti hiç dinmedi). Yıllar sonra felsefesi Avrupa'da patlama yaptığında, o çağın müzik dehası Richard Wagner başyapıtlarının metinlerini ona adayacak kadar büyük bir hayranlık beslerken, o bu görkemli notalara sadece burun kıvıracak kadar kendine has bir adamdı (Çoğuna göre de huysuz ve kibirli). Alman topraklarından yükselen o kalabalık ve iyimser entelektüel koronun içinde o, her zaman çatlak ama bir o kadar da dürüst ve sarsıcı sesi çıkaran adam oldu.

whatsapp-image-2026-07-02-at-14-42-53

O, çağdaşları gibi fildişi kulelerde sahte bir iyimserlik oyunu oynamadı. İnsanın aklıyla her şeyi çözebileceğine, tarihin sürekli iyiye gittiğine inanan Aydınlanma Çağı’nın şımarık çocuklarına okkalı bir tokat attı. Dünyanın, zihnimizin bize oynadığı bir oyundan (Tasarım) ve içimizde doymak bilmeyen, bizi sürekli oradan oraya sürükleyen kör bir arzudan (İstenç) ibaret olduğunu haykırdı.

●●●

Filozofa göre İstenç, akıllı, mantıklı veya merhametli bir yaratıcı güç değildi. O, kör, amansız, durdurulamaz ve sadece var olmak isteyen devasa bir arzuydu. Dünyanın maskesini kaldırdığımızda karşımıza bu doymak bilmez bu enerji çıkıverirdi. Betonu çatlatıp güneşe ulaşmaya çalışan bir sarmaşığın inadında da, avını parçalayan bir aslanın güdüsünde de ve tabii modern insanın daha çok para, daha çok statü kazanma hırsında da hep aynı kaynağın izine rastlardık. Biz aklımızla mantıklı kararlar aldığımızı sanırdık, oysa akıl sadece içimizdeki bu kör arzunun, yani istencin emrindeki bir hizmetçiydi sadece.

●●●

Eğer evrenin özü doymak bilmez bir arzu ise, bu durum insanın kaderini de belirler mi peki? Schopenhauer’e göre insan sürekli bir şeyler ister. Bir şeyi arzularken, onun eksikliğini duyduğu için acı çeker. Ne var ki o arzuya ulaştığında mutlu olmaz. Bu kez de tatmin olmanın getirdiği büyük bir boşluğa, yani can sıkıntısına düşer. Hayalini kurduğumuz o üniversiteyi kazanmak, çok istediğimiz o eşyayı satın almak… Hedefe ulaştıktan sadece birkaç gün sonra o ilk coşku söner ve yerini “Peki şimdi ne olacak?” boşluğu alır. Biz insanoğlu boş durmayız tabii. Hemen yeni bir arzu yaratırız. Schopenhauer'a göre insan hayatı, acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaçtan ibarettir. Filozof bunu şu sözlerle ifade etmiştir: “…insan ırkının hepsi doğası gereği ıstırap ve çöküşle belirlenmiştir. Bununla beraber, adaletsizlik ve ihtiyaçlar devlet yoluyla giderilirse, miskin bir hayat biçimi oluşacaktır. İnsanlar aralarında sıkıntıdan birbirlerine girip kavga edeceklerdir ya da aşırı çoğalmaları aç kalarak yok olmalarına neden olacaktır.”

Schopenhauer bu kadar karamsar bir tablonun içine iki eşsiz kurtuluş kapısı gizlemiştir aslında. Ve ona göre ancak iki şekilde bu kör arzunun esaretinden kurtulabiliriz.

●●●

Sanat ve Estetik (Geçici Kurtuluş)

Harika bir müzik dinlediğimizde veya kusursuz bir tabloya daldığımızda, işte o büyülü anda kim olduğumuzu, banka borçlarımızı, yarınki sınavımızı veya dertlerimizi unutabiliriz. Böylesi anlarda arzularımız (İstenç) tamamen susar. Sanat, bizi zaman ve mekanın dışına çıkarıp acı çekmeyen saf bir izleyiciye dönüştürdüğü için en büyük sığınağımızdır Schopenhauer’e göre.

●●●

Merhamet ve Vazgeçiş (Kalıcı Kurtuluş)

Nihai kurtuluş ise çok daha radikal olmalıdır. Eğer dünyadaki tüm canlıları aynı kör İstenç sürüklüyorsa, bana zarar veren o kötü insan da aslında aynı mekanizmanın kurbanıdır değil mi? İşte bunu idrak eden insan filozofa göre, önce her canlıya karşı derin bir merhamet duyar. Son adım ise İstemeyi bırakmaktır (Asketizm). Beklentilerini, hırslarını, mülkiyet duygusunu ve bencilce arzularını sıfıra indiren bir insanı artık hayatın hiçbir sillesi incitemez. Dünyevi gözle her şeyden vazgeçmiş gibi görünen bu insan, aslında İstenç'i yenmiş ve mutlak özgürlüğe kavuşmuş tek kişidir. Bu istencin avaz avaz bağıran o doymak bilmez iştahını susturabilen en güçlü duruştur Prusyalı düşünüre göre.

●●●

Bu kadar sarsıcı gerçekleri söyleyen, sivri dilli ve pek de huysuz olan birinin hemen taçlandırılacağı düşünülemez tabii. Ne kadar çok çabalasa da akademi hiç bir zaman Schopenhauer’i tam anlamıyla bağrına basmadı. Berlin Üniversitesi'nde ders vermeye başladığında, özgüveni o kadar yüksekti ki, ders saatini dönemin felsefe ilahı sayılan ve hiç bir zaman yıldızı barışmayan Hegel ile tam olarak aynı saate koydurdu. Sonuç tam bir hüsran oldu. Öğrenciler Hegel’in o görkemli, anlaşılmaz ama popüler laf kalabalığını dinlemeye koşarken, Schopenhauer boş sıralara konuşuyordu. Fakat o, hakikatin bir gün anlaşılacağından emindi. “Benim felsefem,” diyordu, “zamanın ve mekanın ötesine aittir.”

Son kitabı olan Parerga ve Paralipomena dışında kitapları da hiç bir zaman istediği satış rakamlarına ulaşamadı. Çoğu zaman yayıncısı kitaplarının ikinci baskısını yapmak bile istemedi.

●●●

Schopenhauer’ın hayatındaki en güzel ironi, kendi felsefesiyle olan devasa çelişkisidir. Dünyevi arzuları reddetmeyi, hiçliğe ulaşmayı öğütleyen bu adam borsa oynar, telif hakları için kıyasıya pazarlık yapar, iyi yemek yemeyi sever ve kin tutmaktan asla vazgeçmezdi. Merhameti ahlakın temeli sayarken, gürültü yaptığı için yaşlı bir terzi kadını merdivenlerden itecek kadar öfkeliydi. Ancak eleştirilere hazırlıklıydı: “Bir heykeltıraşın güzel bir heykel olması gerekmediği gibi, filozofun da aziz olması gerekmez” diyerek savunuyordu kendini.

Yine de içindeki o devasa acıyı dindirdiği bir sığınağı vardı: Müzik. Her gün odasına kapanır, flüt çalardı. Notaların o kelimesiz dünyasında, istencin o doymak bilmez gürültüsü susar, üstün bilincin o eşsiz dinginliği başlardı.

Beklediği şöhret ise hayatının sonbaharında, artık iyice yaşlandığında geldi. Avrupa, geçirdiği savaşlar ve çöküşlerden sonra Schopenhauer'ın o karamsar ama dürüst felsefesine nihayet hazır hale gelmişti. Kitapları yok satmaya, evi hayranlarıyla dolup taşmaya başladı. Fakat o, bu duruma sadece hafifçe gülümsedi.

1860 yılının bir eylül sabahı, kahvaltısını ederken koltuğuna yaslandı ve sessizce bu dünyanın o bitmek bilmez nedensellik zincirinden ebediyen koptu. Frankfurt’taki o sessiz odada, eylül sabahının loş ışığında son nefesini veren bu huysuz bilgenin trajedisi de, zaferi de ölümünden sonra başlayacaktı. Çünkü Schopenhauer, sadece 19. yüzyılın şımarık kibrini sarsmakla kalmadı, geleceğin, yani bugünün modern dünyasının da görünmez mimarı oldu. Bugün insanı rasyonel olmayan bastırılmış dürtülerin yönettiğini söyleyen Freudyen psikolojinin temelinde de, bizi bir sonraki nesle tohum saçmaya zorlayan evrimsel biyolojinin bencil genlerinde de, Tolstoy’dan Kafka’ya, Proust’tan sinemadaki o karanlık, varoluşçu başyapıtlara kadar uzanan tüm edebi dehlizlerde onun ayak izlerine rastlamamız pekala mümkün. Sosyal medyanın bildirimleri, tüketim çılgınlığının o bitmek bilmez dopamin tuzakları ve daha fazlasına sahip olma hırsı, onun yüzyıllar önce tasvir ettiği o acımasız “acı ve can sıkıntısı sarkacının” bugünkü mekanik tıkırtılarından başka bir şey değildir. Schopenhauer, insanı teknolojiyle ne kadar donatırsanız donatın, içindeki o kadim arzu canavarının asla değişmeyeceğini biliyordu çok daha önceden. Şatafatlı illüzyonların bittiği, tüm o renkli ekranların kararıp kendimizle baş başa kaldığımız o sessiz gecelerde içimizden yükselen o çıplak, korkusuz ve dürüst ses, hâlâ Frankfurtlu o yalnız ve huysuz ihtiyarın sesidir. Gözünü kırpmadan karahindibaların rüzgardaki savruluşunu izleyen ama o rüzgarın yalanlarına asla inanmayan bir zihnin, zamansız zaferidir bu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Kerem Gürel Arşivi

Modernite ve Örgütlü Şiddet

21 Aralık 2025 Pazar 07:00

Sackler Ailesi ve Opioid Krizi

30 Kasım 2025 Pazar 07:00