Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

Sistemin içinde sıkışmak: İdealler, korku ve hayatta kalma arasında…

‘Sarı Zarflar’ filmini Türkiye’deki ilk gösterimi olan basın gösteriminde izledim. Filmi ilk izleyenlerden olmak benim için önemliydi. Berlin Film Festivali döneminde “keşke orada olsaydım” diyecek kadar da merak içindeydim. İlker Çatak’ın ‘Sadakat’ ve ‘Öğretmenler Odası’ filmlerini çok başarılı ve etkileyici buluyorum. Çünkü hayatımda akılda kalan ve iz bırakan filmler.

‘Sarı Zarflar’, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü almasıyla, yönetmen İlker Çatak’ın politik bir film yapmasına rağmen ödül konuşmasında politik bir dil kullanmamasından, basın toplantısında Özgü Namal’ın sorulardan birine verdiği cevaba ve Türkiye’de gösterime girip girmeyeceğine dair tartışmalara kadar uzanan bir rüzgârla gösterime giren bir film. Dolayısıyla herkesin merak ettiği, izlemeden bile tartışma yaratan bir film olarak vizyonda. Vizyona girebilmesi çok değerli.

sari-zarflar-poster-yatay-1

Neden değerli? Kuşatılmış bizlerin, masalarda memleketi kurtaran konuşmalarımızın, klavyeden yani sadece sosyal medyadan yazabildiğimiz cesur cümlelerin, idealizm ile sistem arasında sıkışmış korkaklığımızın sesi olduğu için değerli. “Ötekisin” denilerek yalnızlaştırılma hikâyesinde kendimizi görüp, sonrasında “hayır, ben yalnız ve parasız kalamam” diyerek çark ettiğimiz yerde kendimizi bulduğumuz, hayatımızdan bir parça yakaladığımız için önemli ‘Sarı Zarflar’…

sari-zarflar-gelbe-briefe-12credits-ellaknorz-ifproductions-alamode-film

Mobbing uygulanırken ve tam işe kabul edildiğinizi düşündüğünüz noktada bir sarı zarf almasanız da, bir mesajla “geçmişe yönelik Twitter paylaşımlarınızı keşke silseydiniz” cümlesine uyandığınız ve çeşitli gerekçelerle iş bulamadığınızı anlattığı için de bu film değerli. En önemlisi de Barış Bildirisi’ne imza attığı için, emekliliğine az zaman kala ve eğitim hayatınızın en önemli hocalarından birinin üniversiteye girişinin yasaklandığını öğrendiğiniz anda yaşadığınız üzüntünün izinde, imza attığı için üniversiteden çıkarılması hikâyesini çıkış noktası yaptığı için bu film elbette çok değerli.

SİSTEMİN İÇİNDE SIKIŞMAK

Sonrasında yalnızlaştırılan, tek başına bırakılan idealist hocanızın düştüğü durum içinizi acıtıyor; ama sistemin içinde olduğunuz için bir şey yapamadığınızda ve değersizleşen bir hayatın içinde olduğunuzu fark ettiğinizde bu filmin ağırlığı daha da hissediliyor. Bu film her ne kadar akademisyen bir hoca ve tiyatrocu eşi, çocuğu ve aileleri üzerinden hikâyesini anlatsa da, hangi meslekten olursanız olun kendinizi ve ailenizi onun içinde bulduğunuz için çok ama çok değerli. Hatta değerli olmasının ötesinde üzücü… “Biz bunu hak etmedik” cümlesinde saklı bir üzüntü! Güncel bir dilde ama evrensel; dünyanın her yerinde geçerli olan bireyin sistem içindeki durumu ve sıkışmışlığı bu kadar iyi anlatılabilirdi. Bu film size pragmatik bir şekilde olanı olduğu gibi veriyor ve bir tercih olarak da aslında “idealleriniz mi, geçim derdiniz mi?” sorgulamasını yaşatıyor.

sari-zarflar-gelbe-briefe-11credits-ellaknorz-ifproductions-alamode-film

“Kahramanlık peşinde koşmanın sırası değil”, “tek hayalimiz günü kurtarmak” ama “günü kurtarmak hayalimiz olmadı” diyor; hayat gerçekliği ilerliyor ve siz maalesef “günü kurtarmak” cümlesinin içinde buluyorsunuz kendinizi. İdeallerini satmaya kadar gidiyor filmdeki mesele. İçinde bulunduğumuz malum koşullar gerekçe oluyor ve hikâye zaten böyle ilerliyor. Bu koşullar neyse herkese sirayet ediyor.

Dünyanın neresinde olursanız olun, sistem içinde sıkışmış bir yalnızlık insanınki; bu yalnızlık, özellikle de yalnızlaştırılma, ömür boyu bitmeyen bir savaş. İnsanlar aslında tutunamayanlar ve tutunabilenler diye ikiye ayrılıyor…

OYUNCULUKLARIN GÜCÜ

Film, oyuncu kadrosuyla, yazdığı diyaloglarla ve duygu akışıyla birbirini o kadar iyi tamamlıyor ki… Ankara rolünde Berlin, İstanbul rolünde Hamburg fikri filmi evrensel bir noktaya taşıyor. Tansu Biçer ve Özgü Namal o kadar iyi oynuyorlar ve birbirlerini o kadar iyi tamamlıyorlar ki etkisinden çıkamıyorsunuz; o karakterleri film bittikten sonra da tartışmaya devam ediyorsunuz. Tansu Biçer, yani Aziz karakterine üzülmemek çok zor; onun yalnız ve yalnızlaştırılmış hâli içinizi ürpertiyor.

mahkeme-sahne-kullaniriz

Filmden çıkınca kendinizi sorgulamalar içinde buluyorsunuz. “Her şey yoluna girecek” diye gökyüzüne bakıyor ve derin bir nefes alıyorsunuz. Bu duygularla, az sayıda gazetecinin yer aldığı basın toplantısı planına dahil olarak toplantıya gittim. Basın toplantısında filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi olan İlker Çatak, filmi birlikte yazdığı eşi Ayda Meryem Çatak ve yapımcı-senarist Enis Köstepen vardı. Topluca sorular sorduk; kişiye özel olmayan sorular ve cevaplar şu şekilde. Ekibin cevaplarını toplu bir şekilde derledim, bilginize!

imza
Ayda Meryem Çatak, İlker Çatak, Mutlu Hesapçı, Enis Köstepen

Gündelik Tercihler, Büyük Kırılmaların Yerini Alabilir mi?

Film, ifade özgürlüğü ve bireysel kaygılar üzerinden çok tanıdık bir yere temas ediyor. Bu hikâyeyi kurarken nasıl bir araştırma süreci yürüttünüz?
Bu süreci yaşamış insanlarla konuşmadan ilerlemek mümkün değildi. Akademisyenler, sanatçılar ve farklı alanlardan pek çok kişiyle görüştük. Aynı zamanda kapsamlı bir okuma süreci geçirdik. Özellikle bazı kitaplar ve makaleler yazım sürecinde belirleyici oldu. Yaklaşık altı ayı sadece araştırmaya ayırdık, ardından senaryoyu ilgili isimlere de okuttuk.

Filmde karakterler büyük kahramanlık anlarıyla değil, gündelik tercihlerle sınanıyor. Bu yaklaşım bilinçli miydi?
Evet, çünkü hayatın gerçeği bu. Çoğumuz büyük kırılmalar yerine küçük kararlarla şekilleniyoruz. Bir tweet’i silmek, susmak ya da geri adım atmak… Bunlar çok tanıdık ve evrensel anlar. Biz de hikâyeyi tam olarak bu yerden kurmak istedik.

Barış Akademisyenleri süreci filmde güçlü bir arka plan oluşturuyor. Neden bu noktadan yola çıktınız?
Aslında çıkış noktamız bir çift hikâyesiydi. Ancak o dönemin güncel gerçekliği bu hikâyeye doğal olarak sızdı. Yine de filmi doğrudan belirli bir olaya sabitlemek istemedik. Hikâyeyi biraz soyutlayarak daha evrensel bir alan açmayı tercih ettik.

Sanat ve politika ilişkisi filmde önemli bir tartışma başlığı. Sizce sanat politikadan bağımsız olabilir mi?
Bence zor. Politik bir duruşun olmaması bile bir duruş. Günlük hayatta olduğu gibi sanatta da tamamen nötr bir alan yaratmak pek mümkün değil. Film de zaten kesin cevaplar vermektense bu soruları çoğaltmayı amaçlıyor.

Filmin ikinci yarısında politikanın daha çok “özel alana” sızdığını görüyoruz.
Çünkü özel olan da politiktir. Kimlik, aile, ilişkiler… Bunların hepsi bir noktada toplumsal bağlamla kesişiyor. Filmde siyaset ortadan kaybolmuyor, sadece daha içsel bir forma bürünüyor.

Bu hikâye ne zaman şekillenmeye başladı?
Yaşananların sindirilmesi zaman aldı. İlk fikir 2019’da netleşti, 2021’de somut bir projeye dönüştü.

Yurt dışında yaşıyorsunuz ama filmlerinizde Türkiye hep güçlü bir şekilde yer alıyor.
İnsan kimliğinden kaçamıyor. Başta bundan uzaklaşmaya çalıştım ama zamanla bunun bir yük değil, zenginlik olduğunu fark ettim. Bu da doğal olarak sinemama yansıyor.

Yazım sürecinde en çok hangi noktalar üzerine yoğunlaştınız?
Karakterler üzerine çok düşündük. Özellikle onları idealize etmeden, zaaflarıyla birlikte kurmak önemliydi. Bir de filmin finali üzerine uzun süre tartıştık.

Filmdeki yalnızlık hissi oldukça çarpıcı.
Evet, çünkü bu tür süreçlerin en ağır bedellerinden biri yalnızlaşma. İnsan sadece işini değil, çevresini de kaybedebiliyor. Filmdeki karakter de tam olarak bu kırılmanın içinde var olmaya çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi