Mutlu Hesapçı
Fotoğrafla kurulan mimari hafıza
Mimar-fotoğrafçı Ahmet Ertuğ, elli yılı aşkın süredir mimari mirası yalnızca belgeleyen değil, onun ruhunu görünür kılan bir bakış sunuyor. Ertuğ’un Venedik’te açılacak Beyond the Vanishing Point başlıklı sergisi, 21 Şubat–6 Nisan tarihleri arasında Le Stanze della Fotografia’da izleyiciyle buluşuyor. Sergi, Ayasofya’dan İtalya’nın anıtsal yapıtlarına uzanan seçkisiyle, mimarlığın zamanlar ve coğrafyalar arasında kurduğu sessiz diyaloğa odaklanıyor. Sanatçı Ahmet Ertuğ ile sergi öncesinde buluştuk. Sanatçıyla mimarlık eğitiminden fotoğrafla kurduğu ilişkiye, serginin çıkış noktasından Ayasofya çekimlerine uzanan üretim sürecini konuştuk.
Mimar olmak hayaliniz miydi sonrasında fotoğrafçılığa ilgi nasıl başladı?
Hayalim her zaman bir jazz müzisyeni olmaktı. Ancak tıp doktoru olan babamın yönlendirmesiyle mimarlık eğitimine Türkiye’de başladım. 1968–69 yıllarında yaşanan politik olaylar nedeniyle üniversitelerdeki eğitim ciddi biçimde aksayınca, öğrenimime İngiltere’de, Londra’da devam etmeye karar verdim. Architectural Association School of Architecture’ta (kısaca AA) ikinci sınıftan başladım. AA’da mimarlık birdenbire son derece heyecan verici bir disipline dönüştü. Sınıf ayrımlarının olmadığı, herkesin dilediği konferanslara katılabildiği ve kendi mimari dilini özgürce geliştirebildiği bir ortamdı burası. Aslında kendimi, tam anlamıyla jazz’ın doğaçlamaya açık dünyasının ortasında bulmuştum. AA’da geçirdiğim beş yıl boyunca fotoğrafla yakın bir ilişki kurmaya başladım. Londra’nın fotoğraf sanatı açısından olağanüstü zengin kitapçıları ve galerileri vardı. Henüz öğrenciyken bile önemli bir fotoğraf kitaplığı oluşturmaya başlamıştım. 1974 yılında mezun olduktan sonra, 1974–1976 yılları arasında İran’da iki yıl mimar olarak çalıştım. Bu süre içinde Yazd, Kashan, Isfahan ve Masuleh gibi eşsiz kerpiç mimari yerleşimleri siyah-beyaz ve renkli olarak fotoğrafladım. 1978 yılında Japon Vakfı bursunu kazanarak, Japonya’da on iki ay boyunca mabetleri, Zen bahçelerini ve geleneksel ahşap Japon mimarisini fotoğrafladım. Bu süreçte Yukio Futagawa gibi efsanevi fotoğrafçıların, yöresel mimari, mabetler ve bahçeler üzerine yaptıkları çalışmaları yakından tanıma fırsatı buldum. Japonya’da yayımlanan mimarlık ve fotoğraf kitaplarının olağanüstü baskı ve içerik kalitesi, beni giderek fotoğraf sanatına ve yayıncılığa yöneltti. Japonya’dan İstanbul’a döndüğümde Sedad Hakkı Eldem ile tanıştım. Bu tanışıklık, on yılı aşkın süren çok yakın bir dostluğa ve mimari işbirliğine dönüştü. Sedad Bey’in Japon mimarisine duyduğu derin ilgi, aramızdaki ilişkinin temel taşlarından biri oldu.
“MİMARİ MİRASI KORUMAK…”
Elli yılı aşkın süredir mimari mirası fotoğraflıyorsunuz. Bu uzun yolculukta temel motivasyonunuz ne oldu?
Mimarlık mesleğimin ilk yıllarında, tarihî yapıların geri dönüşü olmayan biçimde yok edilişine yakından tanıklık ettim. Bu süreçte, mimari mirasın ancak geniş kitleler tarafından tanınması ve benimsenmesiyle korunabileceğini fark ettim. Bu bilinçle, tarihî anıtların ve tarihî kentlerin fotoğraflarını çekmeye; bu yapıları kalıcı kılacak kitaplar yayımlamaya başladım. Fotoğraf ve yayıncılık, benim için yalnızca bir belge üretme aracı değil, mimari hafızayı koruma ve aktarma sorumluluğunun bir parçası haline geldi.

Mimarlık eğitiminiz, fotoğraf pratiğinizi nasıl şekillendirdi? Bugün üretiminizde bu iki disiplin nasıl bir arada duruyor?
Mimarlık eğitimimle şekillenen ve Japon estetik anlayışıyla olgunlaşan bakış açım, çektiğim fotoğrafların hem mekânsal kurgusunda hem de taşıdığı ruhsal atmosferde kendini hissettirir.
Venedik’te La Stanze della Fotografia’da açılan bu sergi, İtalya’nın mimari mirasına ve Akdeniz dünyasıyla kurduğu tarihsel ilişkiye odaklanıyor. Bu seçkinin çıkış noktası neydi?
İtalya, mimarinin ve sanatın insanlarla iç içe, karşılıklı bir saygı ve süreklilik içinde yaşadığı nadir ülkelerden biridir. Bu topraklarda dolaşırken, Mimar Sinan’ın da burada bulunmuş olabileceğini; gördüğü yapılardan etkilenmiş olabileceğini hissediyorum. Sinan’ın yarattığı olağanüstü mimariyi çok yakından incelemiş ve fotoğraflamış olmam, bu hissi benim için daha da somut kılıyor. İtalya’da, Michelangelo’nun Floransa’daki Laurenziana Kütüphanesi girişinde tasarladığı merdiven ile, Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii ana giriş kapısının iç mekânındaki detaylar arasında adeta sessiz bir diyalog vardır. Bu iki yapının mekânsal dili, farklı coğrafyalara ait olsalar da ortak bir mimari bilinç ve sezgiyle birbirine temas eder. Bu tür karşılaşmaları hissetmek ve bu sezgisel bağları fotoğraflarım aracılığıyla paylaşmak, benim için son derece özel ve anlamlı bir deneyimdir.

“BİTMEYEN BİR ÖĞRENME VE OLGUNLAŞMA SÜRECİ”
Sergide yer alan eserler, izleyiciyi çoğu zaman erişimi kısıtlı ya da gizli mekânlara davet ediyor. Bu mekânları görünür kılmak sizin için neden önemli?
Mimarlık mesleği, son derece geniş ve zamanla biriken bir yaşam deneyimi gerektirir. Sedad Hakkı Eldem, bana bir gün, “Altmış yaşından önce bina yapmayınız” demişti. O an çok bozulmuştum. Ancak ne demek istediğini yıllar sonra gerçekten anlayabildim. Gördükçe öğreniyorsunuz; öğrendikçe yeniden başlıyorsunuz. Mimarlık, bitmeyen bir öğrenme ve olgunlaşma sürecidir. Bugün artık şuna inanıyorum: İyi bir mimarlık için yalnızca mimarın değil, işverenin de mimar kadar görmüş, düşünmüş ve hissetmiş olması gerekir.
VENEDİK İLE İSTANBUL ARASINDAKİ İLİŞKİ
Sergide yaklaşık 30 fotoğraf yer alıyor; katedraller, kütüphaneler ve tiyatroların yanı sıra Ayasofya’nın 6. yüzyıl kubbesi de izleyiciyle buluşuyor. Ayasofya fotoğrafının bu sergideki yeri ve anlamı nedir?
Venedik ile İstanbul arasında tarih boyunca kurulmuş çok özel bir ilişki vardır. İpek Yolu, bu iki kent arasındaki ticari ve kültürel etkileşimin gelişmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Doğu ile Batı arasındaki bu karşılaşma, mimariden sanata uzanan derin bir ortak hafıza yaratmıştır. Sergide, Pantheon’un kubbesi ile Ayasofya’nın kubbesi karşılıklı bir diyalog içindedir. Bu iki yapı, dünya mimarlık tarihinin günümüze ulaşmış en görkemli ve en etkileyici anıtları arasında yer alır. Farklı coğrafyalarda yükselmiş olsalar da aynı mimari sezgi ve evrensel arayışın izlerini taşırlar. Bu diyalog, benim bir Türk sanatçısı olarak geldiğim noktayı ve baktığım yönü de açıkça ifade eder.
“AYASOFYA ÇEKİMLERİNİ 1997 YILINDA GERÇEKLEŞTİRDİM”
Ayasofya çekimi ne zaman gerçekleşti, ne kadar sürdü, doğru ışık ve kadraj için ne kadar uğraştınız?
Ayasofya çekimlerini 1997 yılında gerçekleştirdim. Altı ay boyunca, haftada üç-dört kez yapıya giderek sistemli bir çalışma yürüttüm. Bu yoğun sürecin ardından, sanat tarihi alanının önde gelen isimlerinden Cyril Mango ile işbirliği yaparak, onun kaleme aldığı metinler eşliğinde fotoğraflarımdan oluşan Ayasofya kitabını yayımladım.

Fotoğrafladığınız bir mimari eserde mükemmele ve işte budur dediğiniz o göze ulaşmak nasıl bir süreç? Ve eser çıktığında hissettiğiniz duyguları tarif edebilir misiniz?
Fotoğraf ortaya çıktığında o eseri tasarlayan mimarın gözünden yaptığı binaya baktığımı ve ona saygı gösterdiğimi hissederim.
“Sizi o durumda görmek beni mutlu eder”
Bir eserinizin önünde saatlerce oturabiliriz, o derece büyüleyici... Sizde durum nedir?
Sizi o durumda görmek beni mutlu eder.
Eserlerinizde mimariyi, geçmişin donmuş bir kalıntısı olarak değil, insan hayal gücünün yaşayan bir tanığı olarak ele alıyorsunuz. Bu yaklaşımınızı biraz açar mısınız?
Bazı hisleri açmak mümkün değildir.
Serginin düşünsel çerçevesini, mimarinin sürekliliği ve dönüşümü kavramları üzerinden tanımlıyorsunuz. Bu iki kavram bugün izleyiciye nasıl bir perspektif sunuyor?
Sergiyi gezenlerin hissedebileceği bir konu bu. Gezenlerden duymak isterim.

“VENEDİK, MİMARLIK VE SANATIN ZİRVESİ”
Venedik gibi tarihsel ve kültürel katmanları yoğun bir şehirde sergi açmak, çalışmalarınızın algılanışını sizce nasıl etkiliyor?
Venedik mimarlık ve sanatın zirve yaptığı bir yer. Burada yer alacak bir serginin hazırlanışı bile sanatçıyı öyle yaratıcı boyutlara çıkarıyor ki kendinizi aşıyorsunuz. İnanıyorum ki bu atmosfer içinde sergiyi izleyenler, sunulan eserlerin yalnızca yüzeyini değil; derinliklerini, katmanlarını ve içerdikleri sessiz anlamları da görebilecekler.

Trendyol Sanat’ın sergiye verdiği destekle, bu projenin uluslararası ölçekte gerçekleşmesi mümkün oldu. Bu tür kurumsal desteklerin kültür-sanat alanındaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Venedik sergisinin ardından, üretim sürecinizde ya da sergi planlarınızda yeni bir yönelim olacak mı?
Trendyol Sanat’ın verdiği destek sayesinde bu sergiyi genişletme ve uluslararası bir platforma taşıma imkânı buldum. Bu tür iş birlikleri, Türk sanatçılarının yurt dışında kendi kültürel birikimlerini ve sanatsal derinliklerini görünür kılabilmeleri açısından büyük önem taşıyor. Doğru destek ve sürdürülebilir ortaklıklarla, Türkiye’nin sanat alanındaki birikiminin uluslararası ölçekte daha güçlü biçimde temsil edilebileceğine inanıyorum. Venedik sergisini yaşayıp gördükten sonra yeni projelerin başlangıcı olabileceğini düşünüyorum.